Sufilerin inanç ve ahlakı: Tevekkül

Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter.”[1]
“Müminler, Allah’a tevekkül etsinler.”[2]
“Eğer müminseniz Allah’a tevekkül edin (güvenip dayanın).”[3]
Abdullah b. Mesud’un (r.a.) rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Hac mevsiminde bana ümmetler gösterildi. Ümmetimin dağları ve ovaları doldurduğunu gördüm. Onların bu durumu ve çokluğu çok hoşuma gitti, Bana, ‘Razı mısın?’ denildi. Ben de: ‘Evet’ dedim. Allah şöyle buyurdu: ‘Onlarla birlikte ümmetinden yetmiş bin tanesi hesapsız olarak cennete girecektir. Onlar, dağlama yapmazlar, uğur için kuş uçurmazlar (fal ile uğraşmazlar), üfürükçülük yapmazlar ve Rabblerine tevekkül ederler (Her halde O’na güvenip dayanırlar.)’”
Bunları işiten Ukkâye b. Mihsan ayağa kalkarak: “Ya Resulullah! Allah’a dua ediniz de beni onlardan yapsın.” dedi. Resulullah (s.a.), “Allah’ım, bunu onlardan yap!” diye dua etti. Bir başkası daha ayağa kalkarak: “Allah’a dua ediniz, beni de onlardan yapsın.” dedi. Resulullah (s.a.), “Ukkâşe seni geçti” buyurdu.[4]
Ebu Abdullah Ruzbâri demiştir ki: Ömer b. Sinan’a, “Bana Sehl b. Abdullah Tüsteri’den bir şey anlat dedim” şunları söyledi: Sehl dedi ki: “Tevekkül sahibinin alameti üçtür: Kimseden bir şey istemez. Verileni geri çevirmez. Eline geçen malı kenarda biriktirmez (infak eder).”
Ebu Musa Debili demiştir ki: Bâyezid-i Bistami’ye, “Tevekkül nedir?” diye soruldu; o da bana: “Bu konuda sen ne diyorsun?” diye sordu. Ben de şöyle dedim: “Arkadaşlarımız içindeki alimler bu konuda şöyle diyorlar: ‘Tevekkül, seni sağından ve solundan yırtıcı hayvanlar ve yutucu yılanlar sarsa, bundan dolayı sırrında (kalbinde) bir hareketlenme (korku ve endişe) olmamasıdır.’”
Bunun üzerine Bâyezid-i Bistami şöyle dedi: “Evet, bu, tevekküle yakın bir tariftir. Fakat gerçek tevekkül şudur: Cennet ehli cennette nimetler içinde keyif etse, cehennemlikler de ateşin içinde azap görse, sonra sen bunlardan birini diğerine tercih etsen (Allah’ın bu tercihine aynen katılmasan) tevekkül halinden çıkarsın.”
Sehl b. Abdullah Tüsteri demiştir ki: “Tevekkül makamının evveli, kulun Allah Teâlâ’nın önünde yıkayıcının elindeki ölü gibi olmasıdır. Ölüyü yıkayan onu istediği tarafa çevirir: ölünün ona karşı hiçbir hareketi ve müdahalesi olmaz.”
Hamdun Kassar demiştir ki: “Tevekkül, Allah Teâlâ’ya tam bir şekilde itimat etmektir.”
Adamın biri Hatim-i Esamm’a, “Nereden yiyor ve içiyorsun?” diye sorunca hazret, “Göklerin ve yerlerin hazineleri Allah’a aittir. Fakat münafıklar bunu anlamazlar.”[5] ayetini okuyarak cevap vermiştir.

Tevekkülün aslı
Bil ki tevekkülün asıl yeri kalptir. Kul, bütün takdirin Allah Teâlâ tarafından yapıldığına kesin olarak inandıktan sonra, rızık ve geçim için zahirdeki birtakım çaba ve gayretleri kalpteki tevekküle ters düşmez. Kul bilir ki bir şey zorlaşıyorsa (tıkanıyor ve önü açılmıyorsa bu, O’nun takdiri iledir. Bir şey kolayca oluyorsa bu da O’nun kolaylaştırmasıyla olmaktadır.
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor: “Bir adam devesi üzerinde Resulullah’ın (s.a.) yanına geldi ve: ‘Ya Resulullah, bu hayvanı serbest bırakıp Allah’a tevekkül edeyim mi?’ diye sordu: Resulullah (s.a.), ‘Onu önce bağla, ondan sonra tevekkül et!’ buyurdu.”[6]
İbrahim Havvas demiştir ki: “Kimin kendisi için tevekkülü sahih ve güzel olursa, başkası hakkında da güzel olur.”
Bişr-i Hafi demiştir ki: “İnsanlardan biri, ‘Ben Allah’a tevekkül ediyorum (O’na güveniyorum)’ der. O bu sözünde yalancıdır. Eğer o gerçek manada tevekkül etseydi, Allah’ın kendisine yaptığı bütün işlere razı olurdu.”
Yahya b. Muiz’a, “İnsan ne zaman tevekkül sahibi olur?” diye sorduklarında, “Her işine vekil olarak Allah Teâlâ’dan razı olduğu zaman” demiştir.
İbrahim Havvas demiştir ki: “Bir gün çölde yürürken aniden gizli bir ses işittim. O tarafa yöneldiğimde yolda giden bir bedevi (çölde yaşayan insan) gördüm. Bedevi bana dedi ki: ‘Ey İbrahim! Gerçek tevekkül hali bizim yanımızdadır. Bizimle birlikte kal ki sen de gerçek bir tevekküle erişesin. Bilmiyor musun, senin içinde yiyecek bulanan bir beldeye girme ümidin, seni orada ikamet etmeye sevk etmektedir. Sen öyle bir beldeden ümidini kes, Allah’a öyle tevekkül et (Sebepleri gönlünden sil ki Rabbine itimadın tam olsun).’”
İbni Ata’ya, “Tevekkülün hakikati nedir?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Şiddet ihtiyacın olmasına rağmen sende sebeplere bir meylin (ve iştiyakın) bulunmaması ve geçim sebepleriyle meşgul olduğun halde kalbinin Cenab-ı Hakk’a bağlılığının hiç kopmamasıdır.”
Ebu Nasr Serrac demişti ki: “Tevekkülün şartı, Ebu Turab-i Nahşebi’nin söylediği şu şeylerdir: Bedeni kulluğun içine atmak, kalbi yüce Rabbe bağlamak, O’nun yeterli rızkı vereceğine güvenerek kalbi huzur içinde olmak; verilirse şükretmek, verilmezse sabretmek.”
Zünnûn-ı Mısri’nin şu sözü de tevekkülün şartlarını belirtmektedir: “Tevekkül, nefsin tedbirlerine terk etmek, kendi güç ve kuvvetinden sıyrılmaktır. Kulun tevekkülünü ancak, kendisinin içinde bulunduğu her hali yüce Allah’ın bildiğini ve gördüğünü bilmesi kuvvetlendirir.”
Ebu Cafer b. Ebu’l-Ferec demiştir ki: “Cemel-i Âişe (Aişe’nin devesi) lakabıyla meşhur olan bir adamı gördüm. Bir grup ahlaksız insanlarla yakalanmış, kamçı ile dövülüyordu. Kendisine, ‘Hangi vakit size vurulan darbeler daha hafif geliyordu?’ diye sorduğumda, ‘Kendisi yüzünden dayak yediğimiz kimse bize baktığı zaman’ dedi (Yani niçin dayak yediğini ve bunu nasıl hak ettiğini bilen kimse cezaya itiraz etmez. Kul da başına gelen her şeyin bir sebep ve hikmetle olduğunu bilince Rabbine itiraz etmez).”
Hallac-ı Mansur, İbrahim Havvâs’a, “Şu yolculuklarında ve çölleri aşarken ne yaptın?” diye sordu. İbrahim Havvas, “Tevekkül üzere kaldım, nefsimi gerçek bir tevekkül üzere tuttum” dedi. Hallac-ı Mansûr, “Ömrünü iç âlemini mamur etmekle (kendinle ilgilenmekle) tükettin; peki tevhidde fani olma (her şeyinle Rabbinin birliğini ve zatını müşahede) hali nerede kaldı?” dedi.
Ebu Nasr Serrac demiştir ki: “Ebu Bekir Zekkâk’ın söylediği gibi tevekkül; sadece içinde yaşadığı günün geçim derdine düşmek, yarın düşüncesini kalpten silmektir.”

Bir tevekkül örneği
Ebu Yakub-i Nehrecuri demiştir ki: “Allah Teâlâ’ya tam olarak tevekkül hali, Hz. İbrahim’in (a.s.) ateşe atıldığı zamanki tavrıdır. Cebrail (a.s.), ateşe atılırken kendisine, ‘Bir hacetin var mi?’ diye sorduğunda, Hz. İbrahim (a.s), ‘Sana gelince hayır, bir ihtiyacım yok. Rabbime gelince O, zaten benim halimi görüyor, bu bana yeter’ dedi. O anda Hz. İbrahim’in (a.s.) nefsi Allah Teâlâ’yı müşahede hali içinde kaybolmuştu, Yüce Allah’la birlikte başka bir varlık görmüyordu.”
Tevekkülün tarifleri
Bir adam, Zünnûn-ı Mısri’ye, “Tevekkül nedir?” diye sorunca şu cevabı verdi: “Allah’tan başka bütün mal-mülk sahiplerine itimadı terk etmek ve sebeplere güvenmeyi kalpten silip atmaktır.”
Soru sahibi, “Biraz daha açıklama yapın.” dediğinde, Zünnûn-ı Mısri, “Tevekkül, nefsi kulluğun içine atmak ve onu bir şeyin sahibi olduğu iddiasından çıkarıp kurtarmaktır” demiştir.
Hamdun Kassar’a, “Tevekkül nedir?” diye sorulunca şu cevabı vermiştir: “Tevekkül, senin on bin dirhem gümüş paran olsa, bir danik de (dirhemin altda biri) borcun olsa, üzerinde bu borçla ölmekten emin olmamandır (Rabbini unutup kendine ve parana asla güvenmemendir. Yine tevekkül, senin on bin dirhem gümüş borcun olsa, geride de hiçbir şeyin olmasa, Allah Teâlâ’dan senin o borcunu ödeyeceğinden ümidini kesmemendir.”
Ebu Abdullah-ı Kureşi’ye, “Tevekkül nedir?” diye sorulunca şöyle demiştir: “Bütün hallerde Allah Teâlâ’ya güvenmendir.” Soruyu soran zat, “Biraz daha açıklama yapın.” dediğinde, “Aradaki bütün sebepleri terk etmektir. Öyle ki kul bütün şeyleri Cenab-ı Hakk’ın üstlendiğini görür bir duruma gelmelidir.”
Sehl b. Abdullah Tüsteri demiştir ki: “Tevekkül, Hz. Peygamberin (s.a.) hali ve ahlâkıdır. Çalışıp kazanmak O’nun sünnetidir. O’nun hali üzere olmak isteyen kimse, sünnetini terk etmesin.”
Ebu Said Harraz şöyle demiştir: “Tevekkül, (kul sebeplere baktığında) sükûnu bulunmayan bir ıstıraptır. (İşlerini Rabbine havale edince ise) artık hiçbir ıstırabı olmayan bir sükûndur (ve huzur halidir).”

Tevekkül, senin nazarında, dünya malının çok olmasıyla az olmasının eşit durumda bulunmasıdır
İbni Mesrûk, “Tevekkül, ilahi kaza ve hükümlere itirazsız teslim olmaktır” demiştir.
Ebu Osman-ı Hîrî ise: “Tevekkül, Allah Teâlâ’ya itimat ederek O’nunla yetinmektir” demişti
Hallac-ı Mansur şöyle demiştir: “Gerçek tevekkül sahibi olan kimse, bulunduğu beldede kendisinden daha muhtaç biri varken orada bir şey yemez.”
Ömer b. Sinan demiştir ki: “İbrahim Havvas yanımıza uğradı. Kendisine, ‘Bize, seferlerinde gördüğün en hayret verici bir olayı anlatır mısın?’ dedik, şunu anlattı: Bir seferinde karşıma Hızır (a.s.) çıktı. Benimle arkadaşlık ve sohbet yapmak istedi. Ben onunla sükûn ve huzur bulup tevekkül halimi bozmasından korktum ve hemen kendisinden ayrıldım.”
Sehl b. Abdullah Tüsteri’ye, tevekkülün ne olduğu sorulunca şöyle demiştir: “Tevekkül, kalbin hiçbir şeye bağlanmaksızın sadece Allah Teâlâ ile olması ve o hal içinde yaşamasıdır.”
Tevekkül sahiplerinin dereceleri
Üstadım Ebu Ali Dekkâk’ın şöyle dediğini işittim: “Tevekkül sahiplerinin üç derecesi vardır. Bunlar sırasıyla tevekkül, teslimiyet, tefviz. Tevekkül eden kimse, Allah’ın (rızık) vaadine güvenir. Teslimiyet sahibi, halini Allah’ın bilmesiyle yetinir. Tefviz sahibi ise, Allah’ın her hükmüne razı olur.”
Yahya b. Muaz demiştir ki: “Sufilerin (salihlerin) elbisesini giyinmek, (maddi şeyler el de etmek için) bir kazanç sebebidir. Zühd (dünyadan gönlü çekmek) hakkında konuşmak (insanları kendine yönlendirip çıkar sağlamak için kullanılan) bir sanattır (Bir azık ve hazırlık olmaksızın) yoldaki kafilelere katılmak, (Hakk’ı unutup yoldaki insanlara) halini arz etmektir. Bütün bunlar, adi sebeplere bağlanmaktır.”
Şibli’ye bir adam gelerek ailesinin çokluğundan şikâyet etti. O da: “Evine git, kimin rızkı yüce Allah’a ait değilse onu evden uzaklaştır” dedi.
Sehl b. Abdullah-ı Tüsteri demiştir ki: “Kim çalışıp kazanmayı (ve tedbir almayı) tenkit ederse, (Allah ve Resulü’nün koyduğu) sünneti tenkit etmiş olur. Kim de tevekkülü tenkit ederse imanı tenkit etmiş olur.”
İbrahim Havvas şöyle anlatır: “Mekke yolunda yolculuk yapıyordum. Tuhaf bir şahıs gördüm. Ona, ‘Sen cin misin insan mısın?” diye sordum; o, ‘Ben cinlerdenim’ dedi. ‘Nereye gidiyorsun?” diye sordum, ‘Mekke’ye’ dedi. Azıksız mı?” diye sordum, ‘Evet, bizde de sizin gibi tevekkül üzere (yüce Allah’a güvenerek) yolculuk yapan bulunur’ dedi. Ben, Tevekkül nedir?’ diye sordum. ‘İhtiyacımı bizzat Allah Teâlâ’dan almaktır’ dedi.”
Üstadım Ebu Ali Dekkâk’ın şöyle dediğini işittim: “Tevekkül müminlerin sıfatıdır. Teslimiyet velilerin sıfatıdır. Telviz (bütün işleri yüce Allah’a havale etmek) gerçek tevhid ehlinin sıfatıdır. Tevekkül, avam halkın sıfat, teslimiyet havassın (seçkin velilerin) sıfatı, tefviz ise seçkin velilerin içindeki seçilmiş kimselerin sıfatıdır.”
Ebu Cafer Haddad demiştir ki: “On küsur senedir tevekkül hali üzere bulunmaya devam ediyorum. Ben çarşıda çalışıyor ve her gün ücretimi alıyordum; ancak ondan bir içim su ve bir hamama gidip yıkanmak olsun istifade etmiyordum. Aldığım ücreti götürüp Süniziyye Mescidi’ndeki fakirlere veriyordum, kendim tevekkül hali üzere devam ediyordum.”
Hamdun Kassar’a, “Tevekkül nedir?” diye sorduklarında, “Bu yüksek bir derecedir, ben ona henüz ulaşamadım. Daha iman hali sahih ve sağlam olmayan bir kimse, tevekkül hakkında nasıl konuşur?”
Denilmiştir ki: Tevekkül sahibi, süt emen küçük çocuk gibidir. Çocuk, annesinin memesinden başka sığınacak bir yer bilmez. Tevekkül sahibi de böyledir; o da bütün işlerinde ancak Allah Teâlâ’ya yönelir ve sığınır.
İbrahim Havvâs demiştir ki: “Şam yolunda edep ve hali güzel genç bir delikanlı gördüm. Bana, Seninle arkadaş olup sohbet edebilir miyim?’ dedi. Ben, ‘Ben (Allah’a itimat eder, O’nun göndereceği yemeği bekler) aç kalırım’ dedim. Genç, ‘Sen acıktığın zaman ben de acıkırım’ dedi. Böylece (bir şey yemeden) dört gün devam ettik.
Sonra bize bir yiyecek kapısı açıldı. Elimize bir miktar yiyecek geçti. Gence, ‘Gel, ye!’ dedim. Genç. Ben yiyeceğimi (Rabbimin dışında) bir vasıtadan almamaya kesin karar verdim dedi. Ben, ‘Ey genç, (tevekkül konusunda) çok ince söz ettin’ dedim. Genç, Ey İbrahim, beni övme. Hiç şüphesiz kalpleri kontrol eden Rabbim her şeyi görmektedir. Sana göre tevekkül nedir?’ dedi ve şöyle devam etti: ‘Tevekkülün en aşağı derecesi, başına birçok ihtiyaç halleri geldiğinde, nefsinin kifayet miktarı rızık gönderen Rabbinden başkasına gözünü dikmemesidir’.”
Denilmiştir ki: Tevekkül, şikâyeti ortadan kaldırmak ve bütün işleri mülkün sahibine havale etmektir.

Tevekkülün diğer tarifleri
Denilmiştir ki: Tevekkül, Allah Teâlâ’nın elindekine güvenmek ve insanların elindekinden ümidini kesmektir. Şöyle de denilmiştir: Tevekkül, sırrı (gönlü), rızık arama konusunda ne yapacağım düşüncesinden boşalmaktır.
Haris-i Muhasibî’ye tevekkül sahibinin hali sorulup “Ona tamah düşüncesi gelir mi?” diye bilgi istediklerinde şöyle demiştir: “Tevekkül sahibine de insan tabiatı icabı bazı şeylere tamah düşüncesi gelir, fakat bu ona bir zarar vermez. Tevekkül sahibinin insanların elindekilerden ümidini kesmesi, onu içindeki tamah düşüncelerini atmasına destek ve yardımcı olur.”
Sufilerin tevekkül halleri
Anlatıldığına göre Ebu Türâb-i Nahşebi, üç gün bir şey yemediği için aç kalan bir sufinin yemek için karpuz kabuğuna el uzattığını gördü. Ona, “Senin bu halinle tasavvufa yaşaman uygun değildir, sen çarşıya git, çalış!” dedi.
Ebu Bekir-i Râzi demiştir ki: “Minnad-i Dineveri’nin yanında bulunuyordum. Bir ara borç konusu geçti. Mümşid şöyle dedi: ‘Benim bir miktar borcum vardı. Kalbim onunla meşgul oldu. O sırada bir rüya gördüm. Rüyamda biri bana şöyle diyordu: ‘Ey cimri, bu borcu sen bize güvenerek aldın. Korkma; almak senden, gerekeni ihsan etmek bizden.’ Bundan sonra bir bakkala, kasaba ve başkasına vereceğimi düşünmedim (Allah’ın lütfu ile borçlarımı kolaylıkla ödedim).”
Bünan Hammal’in şöyle dediği anlatılır.
“Mekke’ye yolculuk yapıyordum. Yanımda biraz azığım vardı. Yolda yanıma bir kadın geldi ve bana, ‘Ey Bünan! Sen yiyeceğin rızkı sırtında taşıyorsun, O’nun sana rızık vermeyeceğini mi düşünüyorsun?’ dedi. Bunu duyunca, azığı bir kenara attım. Üç gün hiçbir şey yemeden yola devam ettim. Yolda bir halhal (gerdanlık veya ayağa takılan bilezik) buldum. Kendi kendime, ‘Bunu sahibi gelene kadar yanımda taşıyayım; belki bana bir hediye verir, ben de malını kendisine veririm’ diye düşündüm. Az sonra yine o kadın gördüm. Bana, ‘Sen tüccar mısın? Malın sahibi gelir de ondan bir şey alırım diyorsun’ dedi. Sonra kadın bana bir miktar gümüş para vererek, ‘Onları ihtiyaçlarına harca!’ dedi. Ben de Mekke’ye yaklaşana kadar onlarla idare ettim.”
Hasan Hayyat demiştir ki: “Bişr-i Hafi’nin yanındaydım. Bir grup insan geldi, kendisine selam verdiler. Bişr, ‘Nereden geliyorsunuz?’ diye sordu. Onlar, ‘Bizler Şamlıyız. Size selam vermek için geldik. Hac yapmak istiyoruz’ dediler. Bişr, ‘Allah amelinizi kabul etsin, size bol mükafat versin’ dedi. Adamlar, ‘Siz de bizimle birlikte gelmek istemez misiniz?’ diye sordular, Bişr şöyle dedi: Üç şartla gelirim:
1. Yanımızda hiçbir azık taşımayacağız.
2. Kimseden bir şey istemeyeceğiz.
3. Biri bize bir şey verirse onu kabul etmeyeceğiz.
Adamlar, ‘Yanımızda bir taşımamaya ve kimseden bir şey istememeye tamam. Fakat bize bir şey verildiğinde kabul etmemeye gelince buna güç yetiremeyiz’ dediler. O zaman Bişr, ‘Siz diğer hacıların azıklarına güvenerek yola çıkmışsınız’ dedi. Sonra bana dönerek, ‘Ey Hasan, dervişler (sufiler) üç gruptur:
- Bir grup vardır, kimseden bir şey istemez, kendisine bir şey verilse almaz. Bu kimse, ruhaniler (her şeyi ile yüce mevlasına yönelmiş salihler) grubundan biridir.
- Bir grup vardır, kimseden bir şey istemez, ancak kendisine bir şey verilirse kabul eder. Bu kimseler için kudsi dairede (ilâhi huzurda) sofralar hazırlanmıştır.
- Bir grup vardır ki, insanlardan ister, verilirse kabul eder. Bunun (istemesindeki) kefareti, (fakirlik ve ihtiyaç halindeki) sadakatidir.”
Şöyle denilmiştir: Kim kendisini tefviz (her şeyini Allah’a havale etme) meydanına atarsa, bütün istedikleri, damadın geline hazırlanması gibi kendisine hazırlanıp getirilir.
Abdullah b. Mübarek demiştir ki: “Bir kimse haramdan bir kuruş alsa, o gerçek tevekkül sahibi değildir.”
Ebu Hamza-i Horasani de başından geçen şu olayı anlatmıştır.
“Bir sene hacca gitmiştim. Yolda yürürken aniden bir kuyuya düştüm. Nefsim birinden yardım istemem için beni zorladı. Ben de ‘Hayır, vallahi (Allah’tan başka) kimseden yardım istemem (bu benim tevekkül ahlâkıma terstir)’ dedim. Ben bu düşünce içindeyken kuyunun başına iki kişi geldi. Biri diğerine, ‘Gel şu kuyunun ağzım kapatalım; biri içine düşmesin’ dedi. Sert kamış otları getirdiler ve kuyunun ağzını toprakla kapattılar. Önce, ben varım diye bağırmaya niyetlendim; sonra kendi kendime, ‘Halimi bana onlardan daha yakın olan Rabbime açarım’ diyerek vazgeçtim. Nefsim sakinleşti. Böylece bir saat geçti. Bir de baktım bir şey geldi, kuyunun ağzını açtı, ayağını uzatıp sanki bana tanıdığım bir sesle, ‘Bana tutun’ diyordu. Ben de ona sarıldım; beni kuyudan çıkardı. Bir de baktım ki (Allah Teâlâ’nın benim emrime verdiği) bir yırtıcı hayvan! Hayvan beni orada bırakıp gitti. O esnada gizli bir ses bana şöyle seslendi:
!Ey Ebu Hamza! Bu daha güzel değil mi? Bak seni kuyuda telef olmaktan insanları telef eden bir varlıkla kurtardık.’ Ben hem yürüyor hem de şöyle diyordum:
‘Gizlediğim şeyi (sevgimi) sana açıklamaya çekiniyorum, ama sırrım gözümün kendisine söylediğini ortaya koyuyor.
Senden haya etmem, sevgimi gizlemekten beni menediyor. Sen tarafından ihsan ettiğin bir anlayışla beni keşfe muhtaç olmaktan kurtardın.
Benim işimde bana özel lütufta bulundun, zahirdeki halimi gizli halime işaret eden bir delil yaptın. Zaten senin lütfun yine senin lütfunla bilinir.
Bana gayb âleminin güzelliklerini gösterdin. Öyle ki gayb âleminde senin sanki bana avucumun içinde gibi yakın olduğunu müjdeledin.
İçimde senin heybetinden kaynaklanan bir ürpertiyle birlikte sana bakıyorum. Sen ise lütuf ve ihsanınla benim ürpertimi giderip kendine yaklaştırıyorsun.
Sen (nefsinin kötü arzularının) ölümü sevgide olan aşığa hayat vermektesin. (Manevi) hayatın (nefse ait) ölümle birlikte olması ne kadar şaşılacak bir şey!”
[1] Talak Suresi, 3
[2] İbrahim Suresi, 11
[3] Maide Suresi, 23
[4] Ahmed, Müsned, 1/403, 404; İbni Hibban, Sahih, nr. 6084; Ebu Yala, Müsned, nr. 5318, 5319; Heysemi, ez-Zevaid, 9/304. İlk kısmı hariç bkz. Buhari, Tib, 17; Müslim, İman, 374; Tirmizi, Kıyame, 16
[5] Munafikun Suresi, 7
[6] Tirmizi, Kıyame, 60; Hâkim, Müstedrek, 3/623; Kudai, Müsnedüş-Şinab, nr. 633; İbni Hibban, Sahih, nr. 731; Heysemi, ez-Zevaid, 10/303



