Kültür - Sanat

Şahsiyet imar eden adam: Nurettin Topçu

“Serilmiş secdemin inler durur yerlerde mi’râcı;

Semâlardan gelir ummanların tehlîl-i emvâcı!

Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki Allah’ım,

Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim âh’ım…”

Nurettin Topçu’nun “millet mistiği” olarak nitelediği Mehmed Akif’in bu dizesi,

Topçu’nun mezar taşında da hayatının bir özeti gibi yer alır. 
 

5253Yıllar önce babamın köydeki kütüphanesini karıştırırken bir kitabın kapağı dikkatimi çekmişti: kırmızı zemin üzerinde bir mezar kitâbesi ve o kitâbenin önünde açılmış bir kitap… Hemen kitabın sayfalarını açtığımı ve önsözden itibaren yazarın zihnime ve algıma indirdiği sağlı sollu yumruk darbeleriyle afalladığımı, sendelediğimi, sanki şiddetli bir rüzgâr çıkmış da o ufak, zayıf oğlan sağa sola yalpalıyormuş, değil yürümek ayakta durmakta zorlanıyormuş gibi bir hâlet-i rûhiyeye sahip olduğumu bugünmüş gibi hatırlıyorum. Diyordu ki, “Anadolu’nun kurtuluş savaşı ruh cephesinde henüz yapılmadı.” O kitapYarınki Türkiye idi ve kitabın derinlerine daldıkça o mezar kitâbesinin bizim Yûnus Emre’nin mezar kitabesi olduğunu, önünde açılmış kitabın da Kur’an-ı Kerim olduğunu öğrendim. Hayatım boyunca unutmayacağım bu sahne, bu çarpılış, bu mütefekkirâne olduğu kadar ve belki daha da fazla âşıkane söyleyişler, kitabın müellifi Nurettin Topçu ismini fikrime ve gönlüme nakşetti desem inanın abartmış sayılmam. Çünkü bu dünyaya geliş nedenini sorgulayan, varlığının anlamını hiçbir zaman bilemese de en azından bir şeyleri sezen her “rahatsız” ruh, uçurumun kenarındayken kendine doğru uzanan bir el, fırtınalı havada dalgalarla boğuşurken sığınacak salim bir liman arayışı içindedir. Nurettin Topçu’ya beslediğim derin muhabbetin sebebi belki de bu olsa gerek.  

Nurettin Topçu şöyle tarif ediliyor: “Hayatı ahlâk dersi vermekle geçmiş bir ‘ideal’ ve ‘mesûliyet’ adamı, ismi isyan-ahlâk-hareketle özdeşleşmiş Türk düşünce hayatının vazgeçilmez entelektüeli, …, bir dava adamı ve gerçek bir mutasavvıf… Kısacası 10 Temmuz 1975’te sessizce aramızdan ayrılan, ancak geride bıraktığı kavi duruşu ve ölümsüz eserleriyle hâlâ saflarımızda ve yüreklerimizde canlı duran âşıkların aşkına âşık bir âşık: Nurettin Topçu…” Bu tarifteki “mesûliyet”, “ahlâk” gibi kavramları artık kimin “dert” edindiği tartışılır ama biz bu büyük mütefekkirin hayatından ve fikirlerinden kesitler sunarak bunları dert edinmeye devam edelim.

Nurettin TopçuÖğretmenden doçentten öte!

Nurettin Topçu’nun 1934’te Türkiye’ye dönüşü, bir bakıma, sürgünlerle dolu öğretmenlik hayatının başlangıcını da teşkil etmekte. Evet, öğretmenlik hayatı, çünkü Topçu’nun Türkiye’de herhangi bir üniversitede ders verilmesine engel olunuyor çeşitli sebeplerden ötürü. Bu sürgünler, onun eğilmez, bükülmez, dünya bir yana gitse hak bildiği yoldan dönmez kişiliğinin de göstergesidir aynı zamanda. Topçu çileli bir hayatı peşinen seçmiştir; akademik kariyerini tamamlamasına engel olunmuş, çeşitli kovuşturmalara uğramış ancak, Ömer Lekesiz’in tabiriyle, o deyim yerindeyse kendi “sivil üniversite”sini de kurmaktan geri kalmamıştır. 

Çağdaşı mütefekkirlerden daha entelektüel ve donanımlı, daha soruşturmacı bir kimliğe ve kimi zaman da daha coşkun bir üsluba sahip olan Nurettin Topçu, ilimlerin ve güzel sanatların neredeyse hemen her sahasına ilgi duymuştur. İnsanlığın, insanın ve milletimizin meselelerine bîgâne kalamayan her mütefekkir ve filozof gibi o da, 1939’dan 1975’e kadar devreler halinde çıkardığı “Fikir ve Sanatta Hareket” dergisindeki yazılarında da İslâm’dan tasavvufa, milliyetçilikten Batıcılığa, kültür ve medeniyetten ahlâka çeşitli konulardaki görüş ve düşünceleriyle yerli düşünceye bir istikamet vermeye çalışmıştır. Türk fikir hayatı üzerine çalışmalarıyla tanınan Lütfü Şehsuvaroğlu’na göre, eğer bir Türk düşüncesinden bahsedilecekse, velud kalemi, yazılarındaki tespit, tenkid ve çözüm önerileriyle ve buna binâen kelimenin tam manasıyla filozofluğu ile, kendisini tanıma şansı bulamasak da rahatlıkla hissedebileceğimiz, üzerimize nüfuz edici tesiri ile, mütevazı ve beyefendi tavrıyla, o şüphesiz zirvedeki birkaç şahsiyetten birisidir. Yine Nurettin Topçu, İsyan Ahlâkı’na dayalı hürriyet anlayışı ve bu anlayışın temel doktrini olan hareket felsefesi ile mesuliyetini idrâk eden gençliğin, bir filozof aradığında karşısına çıkan orijinal bir Türk düşünürüdür. Topçu’nun fikirlerinin izini süren birkaç akademisyenden biri de Süleyman Seyfi Öğün’dür ve ona göre, yukarıda bahsettiğimiz “orijinalliği”nin yanı sıra, “Topçu’nun fikirlerinin güncelliği, üzerinde insanlığı taşıyan ‘uygarlık’ gemisinin bir ‘Titanic’ olmaması adına kafa ve yürek çatlatırcasına yazdıklarında somutlaşmaktadır”. Dolayısıyla özellikle yeni neslin, daha doğrusu bir kaygısı olan gençlerin yollarının muhakkak Nurettin Topçu durağına uğraması ve nasiplerine ne düşerse oradan bir şeyler devşirmeleri gerekmektedir.  

Mukaddes davanın bekçisi

Her mütefekkir gibi onun hayatının da kahramanca çıkışlara ve meydan okumalara sahne olduğu bir gerçektir. Hareket dergisi adına küçük broşürler halinde yayınlandıkları tarihlerde büyük yankı uyandıran ve aslında her devrin insanına seslenen bu yazılardan birisi de, Demokrat Parti devrinde meydana gelen Malatya Hadisesinin akabinde yayınlanmıştır. Bu hadiseden sonra, Milliyetçiler Derneği mensuplarına ve “irtica” yaygarasıyla milliyetçi-muhafazakâr çevrelere karşı ağır ithamların, saldırıların yoğunlaştığı bir ortamda yayınladığı bu broşür (9 Ocak 1953) muhtevası ve üslûbu bakımından hiç eskimeyecek bir âbide metin gibidir. Bugün de, türlü siyasî manipülasyonlarla hor görülen, ezilen ve aşağılanan mazlumları titretip kendine döndürecek nitelikteki bu broşürün son kısmında Nurettin Topçu bakın nasıl sesleniyor: 

Nurettin Topçu, Bergson“Siz, Roma’da Hristiyan mahallelerini yaktırdıktan sonra Romalıları, ‘şehrinizi Hristiyanlar yakıyor!’ diye mazlumlara karşı tahrik eden ve bu kıtada ilk defa ‘Bir Allah’ın adını tebcil eden masum insanları sirklerde vahşi hayvanlara parçalattıran Neron’u taklit ediyorsunuz. 

Biz de, kendisine Hakk’ın emaneti olan mukaddes davadan ‘vazgeç’ diyenlere, gözyaşları ve içindeki isyan yıldırımlarıyla dönüp de ‘güneşi sağıma, ayı da soluma koysalar yine bu işten vazgeçmem’ diyen büyük Peygamberimizin izinden yürüyoruz. Millete söz verdik! Vicdana söz verdik! Allah’a söz verdik! Eğilmeyiz, dönmeyiz ve dimağımızdaki son hücrenin hayatı bâki kaldıkça bu mukaddes davadan vazgeçmeyeceğiz!” (İradenin Davası-Devlet ve Demokrasi kitabından) 

Ya Tahammül Ya Sefer

Âkif’in “Âsım’ın Nesli” diye nitelendirdiği gençlik, Üstad’ın “bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik” diye başlayan hitabesinde beklediği gençlik… Bana öyle geliyor ki, Topçu bu nesli daha özlü tarif etmiştir. Böyle bir nesil gelmiş midir orası ayrı bir mesele. Bir nesil ki yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, bir nesil ki hüneri hep fedakarlık olacak. Bir nesil ki gürültülü değil, gösterişsiz ve nümayişsiz çalışacak. Bir ağabeyim özel bir sohbetimizde söylemişti, bir davayı savunan bir grupta, cemaatte (böyle bir gruba, cemaate istediğiniz sıfatı yakıştırabilirsiniz, yeter ki vicdanı olsun) kim çok fedakarsa o öne çıkar. Bu, yapay bir süreç değildir, doğal bir süreçten sonra bir de bakarsınız ki en önde siz varsınız. Ki bu ağabey beni çok “dava delisi” görmüş olacak ki, “bak sonun ne olacak” dercesine Mustafa Kutlu’nun Ya Tahammül Ya Sefer’ini hediye etmişti. Neyse, en önemli eserlerinden birisi olan Yarınki Türkiye’nin, “Anadolu’nun kurtuluş savaşı ruh cephesinde henüz yapılmadı” cümlesiyle başlayan önsözünde de Nurettin Topçu, “Yarınki Türkiye” idealini gerçekleştirecek nesli şöyle tarif eder: 

“Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümâyişsiz çalışan ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemeyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir… Yarınki Türkiye’nin kurucuları, millet ve cemaat uğrunda fedakârlıkları kabullenenlerin bulunmadığı cemiyetimizde, muhtelif simâda insanları şahıslarında birleştireceklerdir. Onlarda Yûnus Yavuz’la birleşecek; Sinan Âkif’e uzanacak; Ebu Hanife Hüseyin Avni’yi tebrik edecektir. Ve onların eseri olacak Yarınki Türkiye, şu temellerin üstünde kurulacak: Anadolu’nun toprağında kaynayan bir kan, cemaat için harcanan emek, bin yıllık bir tarih, otoriteli bir devlet ve ebedî olduğuna inanmış bir ruh…” (Yarınki Türkiye kitabından) 

Peki “Ebedî olduğuna inanmış bir ruh” neydi, neye benziyordu? İşte bu sorunun cevabı da Topçu tarafından Var Olmak adlı eserinde verilmektedir: 

“Cemiyeti yoğuracak ruh, ne bir sihirbazın ruhudur ne de Gordiyon’daki düğümün üzerine kılıcını indiren kahramanın ruhudur. O, bir halaskârın zafer neşesiyle sarhoş ruhu olmadığı gibi kara kaplı, kaba cüsseli kitapların üzerine eğilen bilgiçlerin ruhu da değildir. Taklit mayası onu yoğuramayacağı gibi itham ve inkâr mayası da onu yoğuramaz. O ruh bize kaybolan benliğimizi bulduracak. Bin nedametle nihayet anladık ki dünyada belki her şeyi bulmak kolay, kendini bulmak zormuş. Kendimizi nerede bulalım? Kendi dışımızda nereye koştuksa gurbette kaldık. Kendimize nasıl koşalım? Bize bir aydınlık, bir rehber lazım, diyorlar. Her tarafı, her zerresi rehber olan, her ciheti aydınlıkla dolu âlemde tek aydınlık, bir rehber arıyoruz. 

Nurettin Topçu, İsyan AhlakıCemiyeti yoğuracak ruh, eski Asya’nın hikmetiyle Kur’an’daki ilhamı kendinde birleştirdiği halde, Garb’ın dört asırlık ilmine, zihniyetine sahip, felsefesine âşina olacak Anadolu dervişinin ruhudur.”  

O büyük münzeviye selam

Bir TV kanalınca hakkında hazırlanan belgeselde bir fotoğraf karesi gözümün önünden hiç gitmez, bir ağacın altına oturup talebeleriyle sohbet eden bir Nurettin Topçu. Derken o fotoğraf karesi küçülür, çevresindekiler silikleşir ve objektif Topçu’ya odaklanır. Bir görsel oyunla bu kadar mı güzel resmedilir Topçu’nun yalnızlığı; çevresinin kalabalık olmasına rağmen ruhunun yine de yalnız olması, belki de hakikat perdesini aralamaya çalışmanın bedelidir yalnızlık, kimbilir… Talebesi Emin Işık’ın anlattığına göre, Nurettin Topçu, sabah namazdan sonra Sultanahmet’teki evinden çıkar, Eminönü’ne kadar yürür, ordan bir Üsküdar vapuruna biner, Çamlıca’da Tomruk Suyu’nun çıktığı yerde bir ağacın dibine oturur, acıkınca yanına aldığı somundan yer, susayınca Tomruk Suyu’ndan kana kana içer, akşam geç vakte kadar orada temâşâ eyler, tefekkür eder, imiş. Yine aktarılanlara göre, bu büyük mütefekkirin, Kasım 1974’te öğretmenlikten yaş haddinden emekli olmak mecburiyetinde kaldığı zaman, yakınlarına müteaddit defalar şu isteklerini dile getirdiği görülmüş:  

“Keşke ilk mektep hocası olsaydım…”

“Acaba Bursa’daki küçük camilerden birinde bir vazife istesem, ömrümün sonuna kadar orada, o küçük camide kalsam kabul ederler mi?..” 

Fakat dikkat buyurursanız, Nurettin Topçu bunları söylediği zaman felsefe doçentiydi. Arkasında parlak bir akademik kariyer ve fikir adamlığı, yazarlık ve itibar vardı. Kendi kozasında sağlam bir felsefe kuran da yine Topçu’ydu. O, aynı zamanda tavır sahibi bir ahlak adamı ve tabiatı canlı bir varlık, bir âyet olarak temâşâya öncelik veren bir mistikti. Fakat… 

Yaptığı sohbetlerde talebelerine, “40 yıl öğretmenlik yaptım, mâbede nasıl girdimse sınıfa da öyle girdim” diyen bir muallimdi. (aktaran Emin Işık) 

“Bize, ‘siz ne iş yapar, ne vazife görürsünüz?’ diye soranlar olursa, onlara, sonsuz sevinçle içimiz taşarak, ‘Bizim vazifemiz karakter yapmaktır, şahsiyet yaratmaktır’ diye cevap vermede saadetlerin en güzelini buluruz” diyen bir muallimdi. (Türkiye’nin Maarif Davası kitabından) 

“Keşke hep derslerimi dikkatle dinleyeceğinize, zaman zaman pencerenin dışında bir böceğin kımıldanışına, bir yaprağın rüzgârdan sallanışına dalsanız… Hatta arada bir dersten kaçıp kırlara açılsanız…” diyen bir muallimdi. (aktaran Orhan Okay) 

Emekliliğinde, etrafında talebeleri olmasına rağmen ayaklarının onu okula, yıllarca emek verdiği İstanbul Erkek Lisesi’ne çektiği bir muallimdi. Hatta bir defasında, bir akşamüzeri, etrafı da kollayarak okulun kapısına kadar gittiğine, demir parmaklıkların arkasından bahçeye, sınıflara, binaya hasretle baktıktan sonra geri döndüğüne talebelerinin şahit olduğu bir muallimdi. (aktaran İsmail Kara) 

Müjdelerle gelen ölüm

Bu muallimlik hasreti kaderle birleşince menhus hastalık ve nihayet ölüm çıkagelir. Dostları, sevdikleri yani Hüseyin Avni Bey, Remzi Oğuz Arık, Maurice Blondel, Abdülaziz Bekkine Efendi Hz.leri, Celâl Hoca, Rahmi Eray ve diğerleri zaten öte taraftadır. Nurettin Topçu da yola revan olmakta gecikmez. Ötelere dair aldığı müjdeli haberlerle 10 Temmuz 1975 tarihinde vefat eder, Fatih Camii’nde binlerce seveninin kıldığı cenaze namazı sonrası Topkapı’nın hemen dışındaki Kozlu mezarlığına defnedilir. 

Mehmet Emre Ayhan hürmetle anlattı

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
All Pages