İyileştiren mimari: Biyofilik tasarım

Modernleşme ile beraber artan nüfus, kentleşme ve yapı stokuna olan ihtiyacı da beraberinde getirmektedir. İnsanlar barınmak ve çalışmak için gündelik hayatlarının çoğunu bu yapılı mekânlarda geçirmektedir. Mekânların, insan üzerindeki baskısı artmakta ve bu durumun yanı sıra binalarda geçirilen süre arttıkça insanlar doğadan uzaklaşmaktadır. Böyle bir durum da hiç kuşkusuz insan sağlığını olumsuz etkilemekte çeşitli fizyolojik ve psikolojik problemlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu nedenle “biyofili” kavramı hem kentleşmede hem de mimaride oldukça önemli bir noktada yer almaktadır.
Biyofilik kavramı
Biyofili kavramı, “biyo” ve “fili” kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. “Biyo” kelimesi “canlı” veya “yaşamak” anlamına gelmektedir, “fili” kelimesi “insanların doğal ortamlardaki bazı canlılara, eylemlere veya varlıklara karşı hissettikleri olumlu duygular” anlamına gelmektedir. Biyofili kavramı ilk defa 1964 yılında psikolog Erich Fromm tarafından kullanılmıştır. Erich Fromm bu kavramı, “Canlı ve yaşamsal olan şeylerin insanları etkilemesi; yaşayan her şeyin onları cezbedebildiği psikolojik saplantı” olarak kullanmıştır.[1]
Biyofilik kavramı konusunda yapılan birçok çalışma, doğa ile temas halinde olmanın fizyolojik ve ruhsal sağlık açısından insanın iyi hissetmesine fayda sağladığı kadar çalışma hayatında üretkenliği artırdığı da yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır. Doğa ile temasın insan sağlığı üzerindeki etkisini inceleyen ilk deneysel çalışma, 1984’te Roger Ulrich tarafından, bir hastanedeki aynı türden ameliyat geçiren iki grup hasta üzerinde yapılmıştır. Hasta odalarındaki pencerelerden bir grubunki ağaçlık alana açılırken diğer grubun pencereleri tuğla duvara açılmıştır. Yaş, cinsiyet ve genel sağlık durumu ortalama olarak eşleşen gruplarda ameliyat sonrası doğayla görsel temas halinde olan grubun daha az ağrı kesiciye ihtiyaçları olduğu ve iyileşme süreçlerinin diğer gruba göre daha kısa olduğu saptanmıştır. Ulrich ve arkadaşları bir sonraki deneylerinde, strese maruz bırakılan deneklerin doğal sahneler ve doğadan yoksun kentsel sahnelere maruz bırakılmasıyla yapmıştır. Neticede doğal sahneleri izleyen deneklerin fizyolojik stresi azaltıp, ruh halini hızla iyileştirdiği sonucuna ulaşılmıştır. Ulrich, yaptığı bu deneylerle doğanın canlılar üzerindeki olumlu etkilerini somutlaştırmıştır.
İnsan ve doğa birbirinden ayrı düşünülemez
Doğanın insan üzerindeki iyileştirici gücünü, şehirlerimizi ve evlerimizi imar ederken göz ardı etmek veya onu yok saymak insanın yaratılışına uygun olmayan bir davranıştır. İnsan doğaya bağımlı olan ve onu her zaman deneyimlemek isteyen bir varlıktır. Günümüzde artan yapılaşma sonucu kentsel yaşamdaki yapılı çevrenin ve doğal sistemlerin bozulması, insanın doğa ile olan bağının kopmasına yol açan ve doğrudan veya dolaylı olarak da insan sağlığının olumsuz etkilendiği bir durumdur. Büyük bir sorun haline gelen bu durum, kentsel planlama stratejilerini, insan-doğa ilişkisini temel alan ‘biyofilik tasarım’ ile çözülmeye çalışılmaktadır.
İyileştiren mimari: Biyofilik tasarım
Biyofilik tasarım, kentsel kamusal alanlarda, iç ve dış mekânlarda insanın doğayla olan bağının devam etmesini sağlayan ve insana birçok yararlar sunmayı amaçlayan tasarım modelidir. Biyofilik tasarımın en önemli amacı kent, mahalle ve bina ölçeğinde insana konforlu ve onu iyileştiren ortamların kurulmasıdır. Bu tasarım modelinde doğa, gündelik hayatın birer parçası haline getirilmekte ve insanın onu deneyimlemesi sağlanmaktadır. Doğal malzeme, doğal aydınlatma, iç mekânda yeşil bitkiler, yeşil elemanlar, doğada var olan dokular ve fraktallar, su elemanı, hava sirkülasyonu gibi birçok özellik biyofilik tasarım kapsamında değerlendirilmektedir. Gökdelenlerde tasarlanan kat bahçeleri, binaların dış cephesinde bulunan yeşil duvar, iç mekânlar da kullanılan su ögesi gibi örnekler biyofilik tasarımın birer parçasıdır.
Bu tasarım modeli, sürdürülebilir ve ekolojik tasarıma dayanarak, doğrudan, dolaylı veya sembolik olarak doğaya atıfta bulunmaktadır. Gün ışığı, bitki örtüsü, hayvanlar ile doğrudan temas halinde olmak doğayı deneyimlememizi sağlarken, tasarımda kullandığımız saksı bitkileri, su ögesi, yeşil duvarlar vs. doğayla dolaylı olarak etkileşime girmemizi sağlamaktadır. Sembolik olarak ise doğadaki örüntüleri, fraktalları, sesleri taklit yoluyla tasarımda kullanarak doğayı deneyimleme fırsatı yakalamaktayız.
Peki, ya biyofilik tasarıma sadece modern kentlerde mi rastlıyoruz?
Her ne kadar yukarıda yazdıklarımızda “modern kentlerdeki kentleşme stratejilerine doğa-insan odaklı çözümler üretmeyi amaçlayan tasarım modeli” desek de geleneksel mimariye bakıldığında biyofilik tasarımın pek çok örneğini görmek mümkündür.
Geleneksel mimarimizin göz bebeği Türk Evi gerek topografyaya yerleşim olsun gerekse kullanılan malzeme açısından, doğaya, yaşama, çevreye uyum içinde ve doğadan beslenen bir mimariye sahiptir. Türk evlerinin belki de en önemli özelliği, doğayla savaşmadan ona uymaları ve bu tasarımı yaparken insanın kendini diğer varlıklarla aynı dengede görerek doğaya ve diğer tüm varlıklara saygılı kalacak bir tasarım ürünü olmasıdır.
Yukarıda da bahsettiğimiz biyofilik tasarım kriterleri bağlamında Türk evini inceleyecek olursak, gün ışığı etkeni bu evlerin olmazsa olmazı. Avlulu olarak tasarlanan bu evlerin bir tarafı bütün gün boyunca gün ışığı alırken diğer tarafı gölgede kalarak rahat bir mekân sağlamaktadır. Bu avluda bulunan su ögesi, çiçek, ağaç, hayvan sayesinde doğayı deneyimleme fırsatı bulunmaktadır. Kimi yerlerde odalar, lodos odası, poyraz odası gibi adlar alıyorlar, daha doğrusu buna göre yerleştiriliyorlar. Oylumlar dıştan içe doğal dengeler içinde sıralanıyorlar. Açık, yarı kapalı, kapalı oylumlar sırası, yöre ikliminin dört mevsiminin bütün özelliklerini sonuna dek yaşama olanağı veriyor. Bu, hem de, aydınlık- yarı aydınlık- gölge dengesini kurmak demek oluyor.[2]
Fakat günümüzde artan nüfus, gelişen teknoloji ve değişen ihtiyaçlar sonucu mimarinin de yön değiştirmesiyle, gündelik hayatımızda doğayı bu kadar net deneyimleme fırsatı bulamıyoruz. Zamanımızın büyük bir kısmını kapalı mekânlar içinde geçirmek zorunda kalıyoruz. Bu nedenle biyofilik tasarımla oluşturulacak yeni çevrelerin insan sağlığı açısından bir tercihten öte zorunluluk olduğu düşünülebilir. Hem böyle bir ortamın oluşması kültürümüz için de önemli olacaktır.
Emine Beyza Öztürk
Gebze Teknik Üniversitesi MİMARLIK ANABİLİM DAL
Hüma dergisi, Sayı: 21



