İsmet Özel: Kayığı boşaltın!


İnsanlarla olan ilişkilerimizde bizi acıya ve sıkıntıya sokan şey kendi anlayış biçimimizi başkasında bulma gayretimizdir. İnsanlar bizi anlasın isteriz veya insanları biz anlayalım. Bununla da yetinmeyiz insanlardan kendi işimize gelen davranışları bekleriz. İnsanlar da bizden kendi işlerine gelen davranışları beklerler. Kendi anlayış biçimimizi başkasında bulma gayretimiz olmasaydı farklı görüşler bizi öfkelendirmeyecek, düş kırıklığına uğramayacaktık. Kendimiz dışındaki insanlardan işimize gelen davranışları beklemeseydik ne ihanete uğradığımızı düşünecek, ne de başkasının elinden başımıza felaketler geldiğini düşünecektik. İnsanların bizden belli davranışlar beklediğini düşünmeseydik ezilip büzülmeyecek, bir şeyler ispat etmek üzere çırpınıp durmayacaktık.
İnsanları yönetme durumundaki kişi ister istemez kafa karışıklığına uğrayacaktır. Çünkü kendi tasarılarıyla yönettiklerinin tasarıları sürekli olarak birbiriyle çatışacak, her zaman karşılaşılan sonuç önceden düşünülenden farklı olacaktır. İnsanlar tarafından yönetilmekte olan kişi, daha doğrusu, kendi hal ve tavırlarının başka insanların kararları sonucunda belirlendiğine inanan kişi acılar içinde kalacaktır. Çünkü kendi yolunu yürüyememenin acısı ve üzüntüsü peşini bırakmayacaktır. İradesini başkalarını etkileme yolunda kullanan nasıl karmakarışık ruh durumları içine düşerse, başkalarının iradesi etkisiyle sürüklendiğini hisseden insan da huzursuzluğun ve üzüntünün ortasına gömülecektir.
İnsanlarla yaşadığımıza göre bu karışıklık ve üzüntünün kaçınılmaz olduğunu mu kabul etmeli? Yoksa bir çıkış yolu var mı?
Bir nehrin kıyısındasınız. Bulunduğunuz kıyıdan karşıya geçmek istiyorsunuz. Yüzecek, bir köprü arayacak veya bir sal yapıp ırmağı kat edeceksiniz. Siz bu çareleri düşünürken nehrin ortasında boş bir kayık gördünüz. Boş kayık salına salına karşı kıyıya geçiyor, üstelik yarı yolu geçmiş, ona ulaşmanız söz konusu değil. Bu durumda ne yaparsınız?
Hiç. Belki biraz hayıflanırsınız ama nehri geçmek üzere önceden düşündüğünüz çarelere dönmek, onları gerçekleşebilir kılmak daha önemli olur sizin için. Boş bir kayığın nehri geçmiş olması içinizde nefret uyandırmayacak, kimseyi suçlamayacak, karışık duygular içine düşmeyeceksiniz. Ve fakat bu olayın içinde sizden başka bir insan daha olsaydı, yani nehrin ortasında gördüğünüz kayığın içinde bir adam bulunmuş olsaydı vakıanın duygusal yönü bir öncekinden büsbütün değişik olacaktı.
Eğer geçmek istediğiniz nehrin ortasındaki kayık ta bir insan olduğunu görmüş olsaydınız ona işaret edecektiniz, seslenecektiniz. Sesinizi duymazsa, daha çok bağıracaktınız. Siz adama seslendiniz ama adam aldırışsızca kürekleri çekip karşı kıyıya yaklaşıyor. Sesinizi duyuramadınız mı? Öyleyse kendinize kızıyorsunuz, daha çok bağırabilir, havaya bir el ateş edebilirdiniz. Yoksa adam sesinizi duydu da sizi almak için bulunduğunuz kıyıya yanaşmadı mı? O zaman adama kızıyorsunuz. Önce sizi dönüp alması için seslendiğiniz kişiye şimdi öfkeyle bağırıyorsunuz ve belki hakaretler yağdırıyor, sövüyorsunuz.
İnsanlarla yaşıyoruz. İnsanlar tarafından anlaşılmak, insanları anlamak istiyoruz. İşte bu çabada bize zorluk çıkaran bizim insanlardan beklentilerimizdir. Kayığı boş kabul etmeliyiz, kayığı kendi kavrayış gücümüz oranında boşaltmalıyız. Siz kayığa seslenin bulunduğunuz kıyıya yanaşırsa ne âlâ yanaşmazsa, öfkelenmenin bir gereği yok. Boş bir kayıktır o. Onun vereceği kararla hayatınızı düzenlemeniz söz konusu değil. Siz bu ırmağı geçmek için kendi çarenizi bulun. Yüzecek misiniz, bir köprü mü arayacaksınız veya bir sal mı yapacaksınız, yapın yapacağınızı: Kayığı boş kabul etmek insanları “nesne” saymak değildir. Tam tersine insanları nesneleştiren şahsiyet kabuğunun, “persona”nın hesaba katılmaması bunun yerine kayığın da insanın da tâbi olduğu “öz” dışında hiç bir şeyin güvenilir kabul edilmemesidir.



