Kültür - Sanat

İki seyahatname dolayısıyla

BüyüyenAy Yayınları tarafından, ‘Başlangıcından Bugüne Ortadoğu’ isimli kitabıyla tanıdığımız[1] Yusuf Yazar’ın çeviri ve açıklayıcı dipnotlarıyla ilginç bir seyahatname yayınlandı: Rus İşgali Altındaki Orta Asya’da: Hîve’den Altın Semerkant’a (Bir İngiliz Hanımın Tek Başına Olarak, Orta Asya Çölleri Üzerinden Türkistan’ın Kalbine Olan Maceralı Seyahatinin Dikkate Değer Hikâyesi: 1910-1912). Bu arada hemen belirtmeliyim: BüyüyenAy kısa süre önce yine Y. Yazar çevirisiyle önemli başka bir seyahatname yayınlamıştı: Balkan Açmazının Yirmi Yılı (1900-1920). Esasen bu Balkan Seyahatnamesi ile ilgili bir değerlendirme yapmayı plânlarken Türkistan Seyahatnamesi geldi. Her iki seyahatnameye de esas teşkil eden seyahatler dünyanın emperyalist emellerin hedefinde büyük ve derin bir çalkantıya, işgal ve tasfiyelere sürüklendiği aynı dönemde (Birinci Dünya Savaşı öncesi yıllarda) gerçekleşiyor; dolayısıyla bu iki kitabı bir arada değerlendirmek uygun olacakmış gibi düşündüm.

Kökleri daha önceki yüzyıllara uzansa da 1800-1917 en gerçek ve yalın hâliyle çürüyüşümüzün ve dolayısıyla çöküşün ve giderek de üzerinde at koşturduğumuz toprakların bir paylaşım pazarlığı konusu hâline getirilişinin ete kemiğe bürünmüş olduğu dönemdir. O dönemde, bizim o günlerde şöyle ya da böyle hükmeder göründüğümüz topraklarda seyahat edip izlenim, gözlem ve kanaatlerini paylaşmış Batılı seyyahların seyahatnameleri özellikle ilgimi çekiyor.[2] Çöküş ve düşüşümüzün onların aynasında yansıyan görüntüleri ve bu çöküş ve düşüşün onların dilindeki niçin ve nasılını duymayı o dönemi doğru anlamanın gerekli anahtarlarından birisi olarak görürüm. Aksi taktirde, önemli ölçüde hamaset söylemleri ve kendince iyi niyetli de olsa ‘şanlı tarih’ mühendisliği ürünü literatürle kendimize göre seçtiğimiz fotoğraf kareleriyle oyalanır dururuz. Kısacası; kendimizin kendimizden kaçırdığı ya da gizlediği bazı tarihî kareleri bazı batılı seyyahların seyahatnamelerinde keşfetmemiz mümkündür. Bu yazının konusu olarak aldığım her iki seyahatname de altını çizdiğim keşfetme olayını okuyucusunda yaşatabilecek nitelikte ve güçtedir.

Balkan Açmazının Yirmi Yılı kitabı, ilk sayfasında, içinde Nevzat Mutlular’ın isminin geçtiği ithaf cümlesiyle dikkatimi çekmişti. Dikkatimi çekmişti, çünkü Nevzat Mutlular iş çevrelerini olduğu kadar düşünce ve edebiyat dünyasını da yakından tanıyan ve izleyen, önemsediğim bir isimdi. Eskişehir’de yaşamakta olan Nevzat Mutlular’ı ben yine onun kadar dikkate değer bir isim olan Bayram Kök (Odunpazarı’ndaki –Eskişehir- Tiryakizade Kıraathanesi’nin mimarı ve işleteni) sayesinde tanımıştım. (Kıraathane dediysem, binlerce kitabın bulunduğu gerçek bir kıraathane, bir uğrakhâne, bir kültür mekânı). Bayram beyin bana ifade ettiği kadarıyla, Nevzat Mutlular, kendisiyle ilişkili çevrede (Eskişehir’le sınırlı değil) Balkan ilgisini canlandırmış bir isimdir (kendisi de köken olarak Üsküp yakınlarında bir köyden imiş –Yalovyane-).

Yakın zamanlarda, Bosna Savaşı’nın benim üzerimde Balkan dikkatimi daha çok Bosna’yla özdeşleştiren (ve bir ölçüde de sınırlandıran) bir etki oluşturmuş olduğunu fark ettim. Balkan Açmazının Yirmi Yılı (1900-1920) kitabını okuduğumda ise Balkanlar’a büyük bir çerçeveden bakılması gereğini ve oradaki tüm dinî ve etnik unsurların belli bir yer ve ağırlığa sahip olduğu gerçeğini ve dahası, bu unsurlar arasında ortaklıktan daha çok farklılık ve kırılma hatlarının olduğunu gördüm. Dolayısıyla gördüğüm şey, Balkanların gerçekten de zor bir yer olduğu ve oradaki barışın istenildiği zaman kolaylıkla kundaklanabileceği gerçeğiydi. Kitabın arka kapak yazısında yer alan şu cümlelerse bölgedeki istikrarsızlığın neden giderilemediği ya da giderilemeyeceği, bölgeden elini çekmeyen büyük güçler arasındaki paylaşma kavgası nedeniyle, antlaşmalarla yapılmış olan düzenlemelerin adaletsizliğine işaret etmektedir. “Kitabın konu ettiği açmaz, bölgeye özgü potansiyeller olarak etnik, dinî ve siyasî nitelikte kırılma hatlarına sahiptir ve bu hatlar hâlen de kolaylıkla hareketlendirilebilme niteliğine sahiptir. Dolayısıyla, bu açmazın son safhası henüz görülebilmiş değildir ve belki de hiç görülemeyecektir. Aslında oynanan Balkanlar Büyük Oyunu’nun oynanan ve oynanabilen, Ortadoğu’da olduğu gibi hep, o günün yıldızı parlayan –ya da parlatılan- ekiplerin oynadığı perde hep, ‘sondan bir önceki’ perdedir.”

Vurgulamış olduğum gibi bu seyahatnamelerin önemi büyük ölçüde, ürünü oldukları seyahatlerin yapılmış olduğu dönemden gelmektedir. Her ikisi de İngiliz ve hanım olan yazarlarımız (Edit Durham ve Ella Christie) söz konusu bölgelerde çok uzun süren seyahatleri sırasında yapmış oldukları gözlemleri ve edinmiş oldukları kanaatleri paylaşırlar. Edit Durham’ın seyahatnamesi müstesnadır: Onunkisi, on beş yıl boyunca hemen her yıl aylarca süren ve Balkanlar’ı at sırtında köşe bucak dolaşıp her kesimden insanlarla hemhâl olan seyahatlerinden damıttığı izlenimlerdir. Diğer taraftan, Ella Christie de ülkesinden binlerce kilometre uzaklıkta, Rus işgali altındaki ve kendileri için bilinmeyen ve irtibat kurmaları zor bir coğrafyada (Hazar Denizi’nin doğusundan Moğolistan sınırlarına kadar: Türkistan) dolaşır.

Çevirmenimiz Yazar, özet bir değerlendirme sunduğu önsözünde, Edit Durham’ın 1900’de başlayan ve on beş yıl boyunca hemen her yıl tekrarlamış olduğu uzun süren Balkan seyahatleriyle, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki hükümranlık alanlarında Avrupalı büyük güçler (özellikle de, gözü İstanbul’da olan Rusya) tarafından nihaî bir hareketliliğin başlatılmış olduğu fırtınalı dönemde uluslararası yardım kuruluşları adına faaliyet gösterme adına Balkanları at sırtında şehir şehir, köy köy dolaşmış bir seyyah-gözlemci yazar oluğu tanımlamasını yapar. Durham, Balkanların yangın yerine dönmüş olduğu bu yirmi yıl (1900-1920) boyunca Balkanların her köşesinde hemen her kesimden bilgi edinip gözlemlerini derinleştirirken, bir yandan da, büyük güçlerin bölgeye ilişkin politika ve tutumları konusunda ilgili diplomat ve devlet adamlarıyla (başta İngilizler olmak üzere) yakın temasla onlar üzerinde kısmen de olsa etkili olabilmiştir.

Balkan Açmazının Yirmi Yılı kitabında yer alan önsözünde çevirmen Y. Yazar kitabın önemine şu sözleriyle işaret eder: “Bu kitap şunun için önemlidir: Yüzyıllarca Osmanlı hükümranlığı altında bulunan Balkanlardaki çözülme ve Balkanların Birinci Dünya Savaşı öncesindeki son 40-50 yılı, aynı zamanda Osmanlı’nın yıkılışı ve tasfiyesinin en önemli etken ve aktörlerinin belirgin hâle geldiği ve bu yöndeki çabalarının yoğunlaştığı ve sonuç aldığı bir dönemi oluşturur.”

Çeviriyi gerçekleştirmiş olan Y. Yazar, önceki kitaplarında da vurguladığı bir düşüncesini Türkistan seyahatnamesindeki önsözünde bu kez Timur vesilesiyle vurguluyor: “Orta Asya tarihinin önemli bir bölümü bir Timur ve Timurlu tarihidir de. Kültürel açıdan da bakıldığında, Orta Asya’ya mührünü vurmuş olan, yine Timur’dur. Timur’a bizim entelektüel çevrelerimizde çok sıcak bakılmıyor olduğu sır değildir. Bu bakışın belli haklılıkları olduğu kadar belli bir önyargıyla da malûl olduğunu söylemek yanlış değildir.”  

Aynı önsözde çevirmen Yazar, şahsen benim daha öncesinde cahili olduğum bir konuya, Timur’un Hâcegân öncüsü pîrlere göstermiş olduğu yakın ve sıcak ilgiye dikkat çeker:  Orta Asya, kalbin tezkiyesine odaklanarak Hakikat’e göre ve Hakikat ile yaşamanın ve İslam’ın iç incelikleriyle günlük hayatı taçlandırma yolunun öncü uluları Hoca Ahmed Yesevi ve Hâcegan yolu erenlerinin (Yusuf Hemedani, Abdulhâlık Gucdüvânî, Bahaeddin Nakşibend, vd.) iz ve hatıralarının belli ölçüde hâlâ canlı olduğu bir coğrafyadır. Dolayısıyla, Timur ve cevresinin de bu öncü Türkistan pîr ve velîleriyle yakın temaslarının olduğu da altı çizilecek dikkate değer bir husustur.” Bu bağlamda Yazar, ‘Hâcegan yolu’nun Anadolu coğrafyasında geç zuhuru konusuna da işaret eder: “Dikkat çeken bir husus, uzunca bir süre Maverâünnehir ve çevresini oluşturan bölgede tartışmasız bir teveccüh ve itibara muhatap olmuş olan Hâcegan yolu üslûp ve tarzının (kısaca Nakşibendîliğin) Anadolu coğrafyasına” geliş ve etkin bir biçimde yaygınlaşmaya başlamasının 18.ncü Yüzyıl sonlarında olduğuna işaret eder. Yazar ilgili dipnotta, Timur’un Maverâünnehir’deki Nakşibendî şeyhlerine göstermiş olduğu yakın ve sıcak ilginin, Nakşibendîliğin Anadoluda geç yayılmış oluşundaki etkisine (dolayısıyla da Osmanlı yönetiminin bu yola karşı temkinli bakmış olabileceğine) işaret eder.  

Yazıyı sona erdirmeden önce değinmek istediğim bir husus da kitapların çeviri tarzıyla ilgili olmalıdır. Yusuf Yazar, ilk yayınlanış tarihi oldukça eski olan bu tür seyahatnameleri çok sayıda açıklayıcı dipnotla zenginleştiriyor ve aslında anlaşılmasını kolaylaştırıyor. Çünkü doğal olarak bu kitaplar, yayınlanış yıllarının okuyucusunun aşina olduğu birçok isim ve olaya atıfta bulunuyor; bizim içinse bugün o isim ve olayların büyük bölümü bilinmez durumdadır. Dolayısıyla Yusuf Yazar’ın yaptığı iş bir çeviri olayını biraz aşmış oluyor. Doğrusu Yazar’ın bu kitaplara yazmış olduğu önsözleri de önemsiyorum; 1900’lerin başlarında seyahatnamelere konu olan yıl ve coğrafyalara dair ilk gerekli temel fotoğrafları da bu önsözlerde bulabiliyoruz.


Dipnotlar:

[1] Yazarın ayrıca aynı yayınevi tarafından yayınlanmış olan Ortadoğu’nun Son Yüzyılı (1901-2017) isimli bir kitabı da bulunmaktadır.

[2] Zaten o dönemlerde bizim dedelerin seyahat edip gözlem devşirecek hâli mi vardı, ya o cephe senin bu cephe benim sürüklenip duruyorlardı, ya da askere malzeme, erzak, vd. teminine çabalıyorlardı. Dolayısıyla geriye, büyük güçlerin ayrıntı düşkünü (tam da ihtiyacımız olan şey), tuzu kuru seyyahlarının seyahatnameleri kalıyordu. Diğer taraftan, bizdeki hamaset bağımlılığını düşünürsek, Avrupalı seyyahların çoğunun (haçlı ruhu taşımayanlarının) resmettiği fotoğraflar bizimkileri (varsa eğer) nispeten hep biraz daha az deformedir.

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
All Pages