Kültür - Sanat

'Gör Neyledi Muhyiddin’i'

Tekrarı zevk veren bir husus var: Muteber hocalarımızdan işitmiş veya okumuş olduğumuz “Osmanlı iki anadan süt emmiştir: Hz. Mevlâna, Muhyiddin İbni Arabi.” (N. Keklik, M. Tahralı, M. Erol Kılıç). Selçuklu ve Osmanlı, bin yıla yakın âlemi etkilemiş hâlâ da müspet etkileri devam eden bir büyük merhamet ve adalet medeniyetinin adı.

Prof. Sadettin Ökten hocamız, “Örselenmiş Osmanlı’dan Medeniyet Umuduna” kitabında çok manidar hususlar anlatır. Zaten kendileri ve emsali muhterem zevat, medeniyetimizin hayatiyetinin devam ettiğinin canlı timsalleri.

Hz. Niyâzi, “Bedreddinle Muhyiddin kıldılar ihyayı din/ Derya Füsus’tur Niyâzi enharıdır Varidat” diyerek iki büyük zatın kadrini ifade eder. Hz. Niyâzi bu beyti şerifiyle İbnü’lArabî ve Bedreddin Simavi’nin iki büyük İslam âlimi olarak dinimizin unutulan, yanlış anlaşılan, eksik uygulanan yanları ve yönleri var ise bunlara yeniden hayat verdiklerini yaşanır hâle getirdiklerini ifade eder. Füsus’un uçsuz bucaksız bir hikmetler deryası olduğunu, Varidat’ın da ondan çıkan, ona akan büyük nehirlere benzediğini ifade ediyor.

Hoca talebesinden, talebe hocasından belli olurmuş. Mütefekkir muharrirlerimizden Fatma Barbarosoğlu Hanım ve Sakarya Üniversitesi’nin bir çok kıymetli hocasının hocası olmakla tanıdığımız Prof. Dr. Nihat Keklik hocamız büyük emek bezlederek İbnü’lArabî’nin Fütühat-ı Mekkiye’sine dair mübarek ve muteber bir kitabı şerif hazırlamış. Kültür Bakanlığının bin temel eser dizisinden 153.ncü sırada 1990 yılında neşredilmiş. Geç fark ettiğimiz bu kıymetli eseri biraz mütalaa ederek yeni baskısını da göremediğimiz için meraklı ve ehli zevk dostların hoşlanıp istifade edeceğini düşündüğümüz bazı kısımları iktibas edeceğiz.

Hocanın kitabın başındaki ithafları çok dikkate değer. İlim, irfan sahibi olmanın ve talebeliğin şanını çok veciz ifade ediyor. Ancak böyle talebe ve hoca olursa “Müfid ve muhtasar” eserler vücuda getiriliyor.

Önsözün şu paragrafı da nakle değer:

İthaf: 1949-1953 arasında, talebelik yıllarımda, Kuzguncuk (İst.)’deki mütevazi evine giderek lisan dersleri aldığım ve daha sonraki yıllarda geniş bilgisinden ve yüce faziletinden faydalandığım büyük insan Rahmetli Hocam Yusuf Cemil Ararat’ın (Ölümü: 15 Nisan 1963) ve Rahmetli Hocam Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken’in (1901-1974) aziz ruhuna…”

“İbn’ül Arabî (M. 1165-1240) Türk İslâm Felsefesi’ne büyük hizmetleri geçen bir mütefekkirdir. Özellikle Avrupa dillerinde onun hakkında ciddi birçok araştırma yapılmıştır. Felsefe çevrelerinde bu kadar ilgi toplayan İbn’ül Arabî 15 yıl süreyle Anadolu’da kalmış ve Sultan İzzettin Keykavus (1214-1219) ile dostane ilişkiler kurmuş ve bilhassa büyük Türk mütefekkiri Sadreddin Konevi (1210-1274)’yi yetiştirmiştir. Bu sebeple onu Türk düşüncesinin esaslı bir rüknü saymak gerekiyor.

Onun Eyyübiler ile de yakın dostluğu vardı, olmuştu. İfrat ve Tefrit gibi sivri uçlardan hoşlanmayan ve mutedil bir karaktere sahip olan Türk ulusu, galiba bu sebeple İbn’ül Arabî’nin görüşlerini beğenmiştir. Çünkü o kaskatı bir akılcılık ile kupkuru bir dogmatizm arasında uzlaştırıcı bir görüşe sahip mütefekkirlerden biridir.

Sadece Anadolu Selçukluları devrinde değil, Osmanlı Türkleri zamanında da Türk milletinin fikir önderlerinden biri İbn’ül Arabî ve diğerleri de onun izinden giden Türk düşünürleri Sadreddin Konevi ile Mevlâna (1207-1273) idi. Nitekim bu üç düşünürün eserleri üzerine Osmanlı Türklerinin yazdığı yüzlerce şerh ve haşiyeler bunu ispatlamaktadır.”

Önsözde hazretin birkaç prensibine de yer veriyor. “İbn’ül Arabi, bir tercümanın lafızları değil, fakat mânâları aktarması gerektiğini, daha doğrusu bu mânâlardan anladığı şeyi aktarması gerektiğini önemle işaret etmektedir. İkinci nokta İbn’ül Arabi’ye belli bir yönden tek taraflı değil, fakat onu sisteminin bütünlüğü içinde dikkate almak ve herhangi bir sözünü ancak bu çerçevede değerlendirmektir. Aksi takdirde İbn’ül Arabi hakkında ileri sürülecek kanaatler daima yanlış olacak ve onun fikirleri esas gayesinden başka gayelere saptırılacaktır. Galiba bu maksatla olmalıdır ki İbn’ül Arabi şöyle diyor: ‘Benim söylediğimi tek gözlü olanlar değil, iki gözlü olanlar anlar”

Nihat Keklik Hoca merhum, kitabının tam adını ‘İbn’ül Arabî’nin Eserleri ve Kaynakları İçin Misdak (sıdk, sadakat, tasdik ölçüsü) Olarak el-Fütuhat el-Mekkiye’ koymuştur. Fütuhat İbn’ül Arabi’nin en büyük ve en tanınmış eseridir. Binlerce sayfalık muazzam bir kitap. Burada kendi hayatı, bazı eserleri, müellif olarak zihin ve ruh yapısı, metodu, üslup hususiyetleri, felsefi ve tasavvufi düşünceleri gibi konularda çeşitli örnekler var.

Nihat Hoca bu mühim önsözü geleneğe uygun olarak “gayret bizden, yardım Allah’tandır.” diyerek bitiriyor. Sonra 12 sayfalık bir giriş bölümü eklemiş ki meraklısına çok şey söylüyor.

İlk paragrafta hazretin hayatı anlatılmış: “7 Ağustos 1165 Cuma ertesi (H. 27 Ramazan 560) tarihinde İspanya’daki Mürsiye şehrinde, soylu ve kültürlü bir aileden dünyaya gelen, 28 yaşına kadar daima Endülüs’te bulunan, 29-30 yaşları arasında Fas, Tunus, Cezair gibi Kuzey Afrika illerinde yaşayan, daha sonra 35-40 yaşları arasında Mekke dolaylarında ikamet eden; nihayet 40-75 yaşları arasındaki (M. 1206-1240) ömrünün uzun ve son devresini Orta doğu ülkelerinde ve bilhassa Anadolu’da (mesela Konya, Erzurum, Erzincan, Sivas, Malatya) gibi Türk şehirlerinde 15 yıl geçiren Muhyiddin İbn’ül Arabi (M. 10 Kasım 1240 Cumartesi) günü Şam şehrinde gözlerini ebediyen hayata kapamıştır.”

Devamında İbn’ül Arabi üzerinde çalışmış 25’i İspanyol’dan Japon’a, İngiliz’den Fransız’a müsteşrik, 15’i Türk, Arap, Hindu islam, 40 âlimin eserlerinden bahsediliyor. Japon Toshiko İzutsu’nun İbn’ül Arabi’ye dair eserini merhum Atom Fiziği Hocamız Ahmet Yüksel Özemre nefis bir Türkçeyle tercüme etmiştir.

Girişin İbn’ül Arabi’nin gerçek eserlerini bulmak için bazı misdaklara (doğruluk ölçüsü) dayanmak zarureti adlı son kısımdaki şu bölüm de meraklıların alakasını celbedebilir. “Kanaatimizce İbn’ül Arabi’nin gerçek eserlerini tam tespit edebilmek özel bir usule ihtiyaç gösterir. Bu usul İbn’ül Arabi’nin en meşhur ve büyük üstelik 37 sene gibi çok uzun bir süre içinde yazılmış olan El Fütuhat El Mekkiye adlı eserinden yola çıkmak suretiyle bulunabilir. Adı geçen bu eser, H. 598-635, M. 1201-1237 yılları arasında yazılmıştır. 560 bab hâlinde yazılmış ve her bab içinde belli bir konu ele alınmış olmakla beraber adeta kırk ambar biçiminde karmaşık bir sistemde meydana getirilmiştir. Her biri 37 satır tutan büyük boy 3500 sayfalık muazzam bir eserdir”.

Görüldüğü üzere Nihat Hoca merhum, öyle müdekkikane ve muhakkikane bir çalışma yapmış ki biz henüz eserin “giriş” inden çıkamıyoruz.

“Hakîm (=Filozof) metafizik ile matematik fizik ve mantık ilimlerini bir arada toplayandır. (Gerçeğe) ulaşan hakîm hak sahibine hakkını veren kimsedir. O da kendi asrının biriciği ve kendi vaktinin sahibidir. Hakîm (hikmet sahibi) ismi Allah’ın sıfatlarından biri olarak Kur’an’da 81 defa tekrar edilmiştir. Ayrıca bir defaya mahsus olmak üzere Vel Kur’an’ül Hâkim (Yasin Suresi, 1) tabiri sayesinde hâkim sıfatı Kur’an’a da izafe edilmiş, Kur’an’ın hikmet dolu olduğu belirtilmiştir. Hikmet sadece Allah’a ve Kur’an’a değil, insana da izafe ediliyor. Nitekim “Biz Lokman’a Hikmeti verdik” (Lokman Suresi, 12) ayeti bunu gösteriyor. Keza başka bir ayette ise kime hikmet verildiyse, ona çok hayır verilmiştir. (Bakara Suresi, 269) deniliyor. Nihayet nakledilen bir hadiste de Hz. Muhammed şöyle diyordu: “Hikmet iman sahiplerinin kaybolmuş malıdır. Nerede bulurlarsa onu almaları gerekir”

“Demek ki İbn’ül Arabi’nin savunduğu feylesoflar sadece tasavvufa muvafakat ve intibak edenlerdir. Fakat tasavvufun usul ve prensiplerini kabul etmeyen ve Allah’ın fiillerini yaratıcılığını inkâr eden feylesoflar onun nazarında makbul değildir”

“Yavuz Sultan Selim’e Mısır seferinde refakat eden Kemal Paşazade’nin İbn’ül Arabi’yi öven ve tam metni Şezeratüz Zeheb (cilt 5 sayfa 195)’de bulunan bir fetvası, İbn’ül Arabi’nin türbesine Yavuz’un emriyle asılmıştır” (N.Keklik Futh.M.s.11)

İbnü’lArabî hz’.ne dair Türkçe tercüme edilmiş bir kıymetli eser de “Muhyiddin İbn Arabi Kibrit-i Ahmer’in Peşinde” adını taşır. Claude Addas kitabının önsözünde “Çocukluğumda Şeyh-i Ekber’in kainatını keşfetmemi, gençliğimde onu sevmemi ve yetişkinliğimde de anlamamı sağlayan babam Michael Chodkiewicz, araştırmayla geçen bu yıllar boyunca daima çalışmalarıma katılan ve gereken bütün fedakârlıkları kabul eden kocam, bize canlılık ve huzur getirmek üzere yol esnasında aramıza katılan kızım Velayet, cömert yardımları ve dostane coşkusuyla üzerimdeki yükleri hafifleten Dominique De Menil onlara ayrıca çoğu zaman neredeyse hiç okunamaz haldeki müsveddeleri daktilo etmek için birçok zahmetli hafta geçiren kız kardeşim Agnes’e minnettarım.” diyerek esere başlıyor.

Yine 40. sayfadaki şu paragraf da manidar: “Rahmaniler, abidler, zahitler…hiçbiri İbn Arabi’nin ailesinde eksik değildir. Peki ya annesi? Ruhul Kuds’ün iki yerinde ondan bahsedilmektedir. İlk parçada İbn Arabi’nin annesine karşı hürmet ve muhabbetle dolu itaatkâr bir evlat olduğu anlaşılmaktadır, ki bu bir Müslüman için olağan, bir veli içinse aksi düşünülemeyecek bir haldir. İkinci parça vesilesiyle de İbn Arabi’nin annesinin kocasının ölümünden kısa bir zaman sonra vefat ettiğini öğrenmekteyiz; Öyle ki, İbn Arabi ailesinin ihtiyaçlarını tek başına karşılamak zorunda kalmıştır. Ayrıca Fütuhat’taki bir atıf sayesinde annesinin Fatıma Bint ü İbn’il Müsenna’ya  (ki İbn Arabi’nin de üstadları arasındadır) mürit olduğunu biliyoruz. Ve bu da en azından onun tasavvufi bir eğilimini gösterir”.

“Kullarıma nasihat et” 

Yine mezkûr eserin 279.ncu sayfasındaki paragrafı da naklini faydalı gördük: “Kitabu’l Mübeşşirat”ın bir yerinde İbn Arabi Mekke’de bir akşam müritlerinin zayıflığı karşısında yılgınlığa düştüğünü ve artık sadece kendisiyle ilgilenmek üzere onları terk etme arzusu duyduğunu itiraf etmektedir. “Aralarında hakiki manasıyla Allah yolunu takip edenlerin son derece az olduğunu görünce cesaretimi kaybettim. Ve artık kendimle ilgilenmeye insanları da kendi hallerine bırakmaya karar verdim”. Ancak İbn Arabi bu egoist ama son derece de insani arzuya kendini kaptırmayacaktır. Aynı gece rüyasında kıyamet gününde Allah’ın huzuruna çıktığını görür: “Rabbimin huzurunda başım eğik duruyor. Aldırışsızlığım yüzünden beni cezalandırmasından korkuyordum. Sonra bana şöyle buyururdu: “Ey kulum korkma bütün yapman gereken kullarıma nasihat etmekten ibaret” Bu vakıadan sonra insanlara ilim aktardım, onlara apaçık yolu ve korkunç tehlikeleri gösterdim, fukahadan, fukaradan, sufiyeden ve avam-ı mümininden herkese hitap ettim” Meşhur bir hadiste de ‘din nasihattir’ işaret edildiği üzere her Müslüman etrafındakilere nasihat etmekle mükelleftir. Fakat Şeyh-i Ekber bu vazifenin kendisi için daha da vurgulu ve hususi bir emir olduğunu birçok defa dile getirir: “Allah bana bir kez Mekke’de ve bir kez de Şam’da hususen vasıtasız olarak hitap etti. Ve şöyle buyurdu “Kullarıma nasihat et” Yani bu vecibe beni herkesten daha fazla bağlamaktadır.”

Osmanlı ecdadımız ve dolayısıyla milletimiz üzerinde büyük tesiri ve hukuku bulunan Sadrettin Konevi hazretlerini yetiştiren İbnü’lArabî’yi meraklılara ve gençlere tanıma kolaylığı olur/olsun maksadıyla bu derlemeyi yaptık.

Başlıktaki mısra Erzincanî Salih Baba’ya (v.1915) aittir. Kıtanın son mısraı:

“Gör âşıkın bâzârını” dır.

Sadettin Ökten hocamız, Osmanlı medeniyetinin manifestosu Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerifi’dir der. Biz de onun yani, Vesületü’n Necat’ın son beytini teberrüken buraya da dercediyoruz.

“Sana lâyık kullar ile hemdem et

Ehl-i derdin sohbetine mahrem et

Hem Süleyman-ı fakire rahmet et

Bu duaya cümlemiz diyelim amiiin

Rahmetullahi aleyna ve aleyhim ecmain”

Başta Risaletpenah Efendimiz olmak üzere M.İbn Arabi, S.Konevi ve diğer ism-i şerifi geçen mübarek zevatı minnet, hürmet, muhabbet, rahmetle yad eder, şefaat ve himmetlerine mazhar olmayı ümit, niyaz ederiz. Berhayat olanlara da sıhhat ve afiyet dileriz.

        

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
All Pages