Erzurum civarını irşad etmişti

Hacı Hafız Hoca, Erzurum’un Narman ilçesine bağlı Mahmut Çavuş (Kiğani) muhitinde ilmi irfanı ve faziletiyle tanınmış bir âlim ve Nakşibendî tarikatının Halidi kolunun Meşayihinin 35.sidir. Asıl adı Mustafa’dır. Soyadı Kanunu ile Okumuş soyadını alır. Miladi 1876’da Kiğani’de doğar. Babası Molla İbrahim Efendi, annesi Esma Hanımdır. Aşiretine Abağagil derler.
Selçuklular devrinde Orta Asya’dan Hazar kıyılarına, Anadolu’ya yapılan göç ve akınlar sırasında Hafız Hocanın dedelerinden Mustafazade Şam’a gelip yerleşir. Uzun yıllar orada kaldıktan sonra Mustafazade vefat edince oğulları Abağa ve Şabanağa, Erzurum’u terk ederek Narman’ın 6 km doğusundaki Mahmut Çavuş köyüne gelirler. O zaman 6-7 haneli olan bu köyde geniş araziler satın alarak çiftçilik yaparlar.
Kur’an’ı 1000 defa hatmetti
Hafız Hoca çok küçük yaşta köyün imamı Yunus Hocadan (Narmanlı)Kur’an-ı Kerim okumaya başlar. Her gün dersini muntazam yapan küçük hafız her sayfayı 1000 defa okur. Bu okuduğunu kavrayamadığından değil onun küçük yaşta Kelamullah’a olan aşkındandır. 9 yaşında Hafızlığı bitirir. Bitirince Kur’an-ı Kerim’i 1000 defa hatmetmiş olur. Bu durum yeni yetişen gençlerimiz için bir numunedir. Onun en çok okuduğu kitap, Kur’an-ı Kerim’dir. Hıfzını büyük bir cemiyet ve cemaat huzurunda baştan sona kadar ve hiç takılmadan verir. Duası yapılarak Hafız unvanını alır. Biraz esmer olduğu için halk arasında “Kara Hafız” diye hitap ederler.
Yunus Hoca çok sevdiği bu talebesine Arapça, sarf, nahiv okutur. Böylece ilme merakı da artar. 1890’da babası Molla İbrahim’i ikna ederek Erzurum’a gider. Bir çok meşakkatler çeken Hafız Hoca yine de okumayı bırakmaz. Kurşunlu Cami Medresesinde devrin meşhur müderrislerinden Hacı Süleyman Efendiden ders alır. Her gün hadis, fıkıh, kalem, derslerini birlikte yürütür. Arapçanın yani sıra Farsçayı da mükemmel bir şekilde öğrenir. 1896’da babası Molla İbrahim vefat edince ailenin geçim sıkıntısı ortaya çıkar. Hocasının tasavvuru ile 1 yıl boyunca Erzurum’a yakın Orta Düzü (Kevahor) köyünde imamlık yapar bu süre içerisinde derslerine de devam eder. 7 yıl süren Erzurum’daki medrese tahsilini tamamlamış olur. Artık icazeti hak etmiştir. Köyüne döndüğünde şöyle bir rüya görür: Kurşunlu Camiinin içerisine girer. Hocası bir ilim meclisi toplamış ve bir kişinin oturacağı kadar boşluk ayırmıştır. Talebesinin geldiğini gören hocası “Oğul Hafız nerede kaldın seni bekliyoruz.” der. Boşluğa Hafız Mustafa Efendiyi oturtur. Rüyasından uyanan Hafız Hoca hemen atına biner Erzurum’a giderek doğru camiye gelir. Rüyasında gördükleri aynen gerçekleşir. Zamanın müderrislerinin huzurunda icazet duası yapılır. Diplomasını (icazeti) alır.
Namaz kılmayanın demlediği çay içilmez!
Hacı Hafız Hoca sesi ve ahlakı güzel, ilme aşık bir gençtir. Onu kıskananlar da eksik değildir. Davet edildiği bir yemekte yemeğine katılan bir madde sesinin kısılmasına sebep olmuş, sonradan sesi açılmışsa da eski nevrakını bulamamıştır. O yaşlarda dahi tevazu sahibi ve ağır başlıdır. 1897’de medrese tahsili bitmiş “zülcenaheyn (çif kanatlı)” hem hafız hem de hoca olmuştur. Zamanın ve mekanın elverişsizliğinden hep küçük yerlerde kalmış, geniş çevrelere adını duyuramamıştır. Erzurum’daki talebelik dönemine ait bir hatırasını Narman’ın Beyler köyünde uzun yıllar eğitmenlik yapan zamanın kurra hafızlarından Hafız Halil Efendi şöyle anlatır: Hafız hoca ile aynı medresede kalıyorduk, o benden daha yüksek dersler okuyordu. Her sabah erkenden namaza kaldırırdı. Ben de namazı kılar o gelinceye kadar çay ve kahvaltı hazırlardım. Ancak bazen o camiye gittikten sonra, “az sonra kılayım” diye tekrar yattığım olurdu. O gelmeden kalkar çayı ve kahvaltıyı hazırlardım. Böylesi günlerde camiden gelip içeri girince bir bana bir çay demliğine bakardı. Demliği ayağının ucuyla dökerken “Namaz kılmayanın demlediği çay içilmez.” derdi.
1897’de o zaman köy olan Horasan’a imam olur. Diğer taraftan da muallimlik yapar. 1914’de Birinci Dünya Harbi çıkınca kendi köyüne geri döner. Sıkıntılı günler başlamıştır. Bir taraftan evin geçimi, bir taraftan harbin sıkıntısı, diğer taraftan kardeşi Mehmet’in Ruslara esir olması… Kardeş acısı ve aile sıkıntısı içerisinde yine de metanetini kaybetmez. Çevresine örnek insan olur, ışık saçmaya devam eder.
Rüya ile gelen intisab
Hafız Hoca talebelik yıllarında tasavvufla ilgilenmiş mana cihetinde de nasibini almıştır. İşte bu yıllarda bir rüya görür. Hocasına şöyle anlatır: Palandöken dağları üzerinde bir bahçe ve bir bağ gördüm. Bölüm bölüm yapılmış ve her birine bir şeyler ekilmişti. Bazıları gelişmiş ve bazıları da yeni bitmişti. Orada bulunan yaşlı adama “Burası nedir?” diye sordum. “Hikmet bahçesidir” dedi. Tekrar sordum “Burada benim de yerim var mı?” “Evet şurası senin yerindir yavrum.” diye cevap verdi. Hocası rüyayı “İyi rüya görmüşsün, hayırlı olsun” diyerek yorumlar. Bu rüya üzerine Hafız Hoca Erzurum’un Alipaşa mahallesinde yaşamakta olan emekli tabur imamı Muhammet Nuri (Erener)’e giderek ona intisap eder. Muhammed Nuri Efendi, Nakşibendi tarikatının şeyh Abdurrahman Tahi cihetinde Hacı Ahmet Taşkeseli’nin halifesidir. Hafız Hoca tarikata intisabını gizli tutar. Hatta 25 yıl hanımları dahi bilmez ancak manevi bir dereceye ulaştıktan sonra kendisini açığa vurur. 1932 yılına kadar süren bu tasavvufi çalışmalar neticesinde imam Muhammet Nuri Efendi, Hafız Hocayı çağırarak kendisine Hacı Ahmet Taşkesen’den aldığı kendi adıyla yazılı olan icazetnameyi takdim eder. Hafız Hoca halife olarak tarikat şeyhi olur. Vefatında iki bini aşan müridi vardır. Ani ölümü nedeniyle kimseyi halife bırakmamış.
Hafız Hoca 1914-1923 yılları arasında zor şartlar altında talebeler yetiştirmiştir. 1923-1930 yıllarında 2. kez Horasan’da imamlık yapar. Ancak arzuladığı huzur ortamını bir türlü bulamayınca köyüne döner. 1940-1945 yıları arasında Narman’ın Şekerli köyünde imam olarak irşad görevini sürdürür. Daha sonra Kiğani’ye dönerek ömrünün geriye kalanını burada geçirir. 1947’de hac maksadıyla Hicaz’a gider. Gemiyle yapılan bu yolculuk aylar sürer. Çok arzu ettiği ve aşığı olduğu makamları doyasıya ziyaret eder.
Müftülük teklif edilmişti
Hacı Hafız Hoca artık yaşlanmıştır. Evinde odasına çekilerek hususi sohbetlerde bulunur. Zaman zaman etrafında toplananlara sohbet eder ve müşküllerini çözer. Defalarca müftülük teklifi almasına rağmen kabul etmez.
Mahir olduğu herhangi bir dalda eser yazma fırsatı bulamamıştır. Tevazuyu hiç elden bırakmaz. Bu tevazudan dolayı Tarikat silsilesinde kendisine sıra gelince Kıtmir diye bahseder.
Hayatında dört defa evlenen Hacı Hafız Hocanın üç kızı ve iki oğlu vardır. Oğulları son hanımından olup yaşlılık devresine rastlamaktadır. Oğulları babasının ilmi kıymetini pek takdir edememiş, gereği gibi istifade edecek ortamı bulamamışlardır. Hafız Hocanın bütün bunlardan duyduğu üzüntüsü büyük olup, zaman zaman dile getirir.
Bir düğün vasıtasıyla gittiği Narman’ın Koçkaya (Arıstı) köyünde aniden rahatsızlanması nedeniyle Kiğani’ye getirilir. 07.12.1949’da ebedi âleme göçer. “Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir” sözü tahakkuk etmiş Narman ve ahalisi yetim kalmıştır. Vasiyeti dikkate alınarak mezarı üzerine oğulları tarafından yuvarlak kümbetvari bir türbe yapılmıştır. 1983’te depremden hasar gören türbe yeniden inşa edilmiştir.
Ondan geriye kalan hatıralar
Hacı Hafız Hocanın büyük oğlu emekli imam Hacı Vehbi Hoca anlatıyor:
Merhum babam bir hatırasını şöyle anlatmıştı: Horasanda görevli iken bir gün Mahmut Çavuş köyüne oradan da Narman’a gider. Çok kalabalık bir dinleyici topluluğu vardır. Orada bulunan Sümmani’ye şu iki suali sorar: Hz. Peygamberimizin miraca çıkmasının sebebi nedir? Muhip-Mahbup samimiyetinden dolayı Hz. Peygamber Efendimiz şayet deseydi ki “Ben gelmiyorum.” Cenab-ı Allah ne derdi? Sümmani bu suallere Peygamberimizin ruhi yaratılışından başlayarak vefatına kadar hayatını en ince teferruatıyla saz eşliğinde şiirle dört-beş saat boyunca anlatır. Dörtlüklerin sayısı belki beş yüz olur. Sonunda da “eğer gelmiyorum deseydi Yüce Allah arşı yere indirir, üzerinde gezdirirdi” diyerek sözünü bitirir.
Misafire çok ikram eder. Bizi, daha çocukken bile -o civarın geleneğinin aksine- misafirlerle yemek yerken yanında bulundurur, yemekten bizim de yememize izin verirdi. Annem: “Bu çocukları neden misafirlerin yanına alıyorsun?” dediği zaman şöyle cevap verirdi: “Misafirlerin yanında bulunsunlar ki büyüdükleri zaman onlar da misafire ikram etsin. Babasından böyle görsün.”
Erzurum’a beraber gitmiştik. Fetvahaneye (müftülük) uğradık. Müftü Solakzade Sadık Efendi: “Bu çocuk kim?” diye sorunca babam edebinden dolayı “Babamın torunudur” diye cevap verdi.
Zaman da mekan da Yaratıcı’nın elinde değil mi?!
Babamın Şekerli köyündeki müritlerinden Mısti Baba derdi ki: El ayak çekildikten sonra Hafız Hoca bir kır ata binerdi. Bende onun seyisiydim. “Haydi! Mısti gidelim” derdi. Beraberce Mekke’ye, Medine’ye, Horasan’dan Hüsnü Hefle’ye ve Mehmet Ali Hocanın yanına giderdik. Rüya gibiydi her şey. Bir seferinde rüyamda Hocaefendiyi bir odada masa başında elinde bir kalemle gördüm. Kalemin bir ucu göğe kadar uzanmış sanki zincirle bağlanmıştı. “Burada ne yapıyorsun” diye sordum. Dedi ki: “Ben burada ehli tarik olanların kayıtlarını yazıyorum.”
Molla Yusuf bir gün Erzurum Lalapaşa Camii karşısındaki şadırvana giderek abdest almak için kollarını sıvayarak oturmuş. Yanına biri yaklaşmış “Sana bir şey soracağım” demiş. “Buyur sor?”
“Alvarlı Mehmet efendiyi tanır mısın?”
“Elbette tanırım.”
“Manevi rütbesini biliyor musun”
“Hayır bilmiyorum.”
“Onun manevi rütbesi Yüzbaşıdır. Peki sana bir kimse daha sorayım ‘Alvarlı Mehmet Efendi’nin kardeşi Vehbi Efendi vardır onu tanır mısın?”
“Evet tanıyorum”
“Onun manevi rütbesi nedir?”
“Bilmiyorum”
“Onun manevi rütbesi binbaşıdır. Sana bir soru daha soracağım. “Kiğanili Hacı Hafız Hoca (Kara Hoca) derler onu da tanır mısın?”
Hafız Hoca, Molla Yusuf’un şeyhi olduğu için bu sözü duyar duymaz gözyaşı dökerek ağlar. Adam: “Hafız Hocanın manevi rütbesi generaldir (paşa)” der. Daha sonra ortadan kaybolan adamı Molla Yusuf her yerde arar fakat bulamaz. Hayrullah Hoca, Molla Yusuf’un bu halini görünce sebebini öğrenmek ister. Molla Yusuf aradığı adamı tarif eder. Molla Yusuf’a soru soran adamın Hz. Hızır olduğunu anlarlar.
Rüyalar gerçeğe dönüşüyor!
Merhum Şevki Dilek, Hafız Hoca ile başından geçen bir hatırasını şöyle anlatırdı:
Hafız Hoca hacdan dönmüştü. Ben de ziyaret edip Kabe’yi gören gözleri doya doya seyretmek istemiştim. Yanına gitmek için yola koyuldum. Yolda aklımdan şöyle bir düşünce geçti: “Hafız Hoca hacdan geldi ama at alış verişine yine başladı.” Böyle düşüne düşüne vardım evine. Beni güler yüzle karşıladı, oturduk. Hoş beşten sonra yemek yedik yüzüme baktı ve manalı manalı: “Şevki Usta ben atı aldığım zaman gönlüme değil avluya bağlıyorum.” dedi. Şaşırdım ve yoldaki düşüncemden dolayı çok üzüldüm.
Hafız Hocanın müritlerinden biri de Oltu’nun Tutmaç köyünden Hacı Ali Aktaş’tır. Hafız Hoca ile ilgili şu hatıralarını anlattı: “On yedi yaşında idim. Bir gece rüyamda Şekerli’de imamlık yapan Hafız Hocayı gördüm. Bir sofranın üzerinde elmaları kesmiş, dilimlere bir şeyler yazıyordu. “Böyle ne yazıyorsun efendim.” diye sordum? “Sana ders yazıyorum.” dedi. Ertesi gün yanına giderek intisap ettim. Bugün hala pek çok sabah namazına onun sesiyle uyanırım.
Bir gece rüyamda İstanbul’daydım. Bulunduğum evde üç alim vardı. Yatsı Namazı için abdest alıyorlardı bana dediler ki kimden ders aldın? Dedim ki “Siz Hafız Hocayı tanır mısınız?” Onlarda “O bizim arkadaşımızdır.” dediler içlerinden uzun boylusu “Hediyeyi getirdin mi?” dedi. Bende ona üç çekim bir tesbih verdim. Dedi ki: “Senin belin ağrıyor seni tedavi edeyim” dedi. Ellerini gömleğimin altından soktu sırtıma sürdü. Küt sesine uyandım. Belimde sahiden hiçbir ağrı kalmadı. O gün bugündür bel ağrısı görmedim.
Kiğanili Hacı Hafız Hoca, Yozgat’a yolu düştüğünde oranın ilim sahibi müftüsü ile arkadaş olurlar. Sonradan aralarında mektuplaşma ve dostluk devam eder. İşte Yozgat müftüsünün mektubuna Hafız Hoca da aşağıdaki cevabî manzum mektubu yazar.
Bu manzum mektubu kaynakmetinler.com’dan okumak için tıklayınız: http://www.kaynakmetinler.com/?p=43
Zahid Okumuş haber verdi



