Kültür - Sanat

Demlenişi, sunuşu, içişi adap öğreten Çay’ın hikâyesi

Çayın pek çok doğum hikâyesi vardır. Çin inançlarına göre çay, milattan önce 2737 yılında İmparator Shen Nung, bahçesinde dolaşırken fincanındaki kaynamış suya çay yaprağının düşmesiyle ortaya çıkar. İmparator suya buruk bir tat veren bitkinin hemen bulunmasını isteyince saray hizmetlileri etrafa dağılır. Hizmetliler silindir şapkalarının altında iki büklüm halde dolaşa dolaşa sonunda bulurlar çay bitkisini. Başka bir hikâyeye göre çayı çobanlar keşfetmiştir. Çobanlar hayvanlarını eskisinden daha dinç görünce onların ne yediğini merak ederler. Koyunlarının otladığı yerleri araştırmaya başlarlar ve çay bitkisiyle karşılaşırlar. Hareket ettiği coğrafyalarda kendine yeni doğum hikâyeleri yazdıran çayın Japonya’daki hikâyesi ise altıncı yüzyılda yaşamış bir din adamıyla ilgilidir. Geceleri ibadet eden bu kişi bir akşam uyuyakalınca kendine çok kızar ve gözkapaklarını keserek toprağa fırlatır. Bir gün sonra o topraktan çay bitkisi çıkar.

Doğumuyla ilgili farklı farklı hikâyeler anlatılan çay başlangıçta ilaç olarak kullanılır. Yüzlerce yıl kas ağrıları, soğuk algınlığı gibi hastalıklarda şifa niyetine yudumlanan çayın zamanla farmakolojik yönü geride kalır. Çayın kişiyi uyanık ve zinde tutuşu onu rahipler arasında da değerli kılar. Çinli rahipler insanüstü varlıklar olduklarını kanıtlamak için bol bol çay içip uzun süre uykusuz kalırlar. Onların bu davranışları çayı Budizm’in âdeta sembolü haline getirir. Japonya’da Çâîlik denilen bir mezhep bile oluşmuştur. Bu mezhep güzele hayran olma esası üzerine kurulur. Bu inancın gereği olarak, çay sanatının incelikleri küçük yaşlardan itibaren okullarda öğretilmeye başlanır.

Çayı yudumlayan ilk Türk kavminin Hunlar olduğunu ise arkeolojik kazılar ortaya koymaktadır. Çinlilerden etkilenen Hunların çay içtiklerini biliyoruz. Ama çay ve Türk deyince akla ilk gelen hikâye 12. yüzyıla aittir. Menkıbeye göre Ahmed Yesevi Hazretleri bir gün Türkistan köylerinden birine misafir olur. Misafir olduğu çiftçinin karısı doğum yapmak üzeredir. Baba olacak çiftçi, Yesevi Hazretleri’nden doğumun hayırla neticelenmesi için dua ister. Alınan bu mübarek dua ile kolay bir doğum gerçekleşir. Sevincinden ne yapacağını bilemeyen çiftçi, Yesevi Hazretleri’ne neşe dolu simasıyla sıcak çay ikram eder. Yesevi Hazretleri çayın tadını pek beğenir. “Bu içecek şifalı, hastalığınızda bundan için ki şifa bulun, Allah kıyamete kadar bu içeceğe revaç versin.” diye de dua eder. Çayın Türklerin olduğu coğrafyalara girişinde ise Timur’un etkisinin olduğu söylenir. Askerlerinin zindeliğine önem veren Timur, ordusuna çay içmeyi zorunlu tutmuştur. Timur’un ordusunun ilerlediği topraklara da böylece çayın kokusu yayılır.

Çayın Türkler arasındaki geçmişi eski olsa bile onun içecek olarak revaç bulması Tanzimat’tan sonradır. Önceleri ilaç olarak tüketilen çay, Tanzimat’la beraber başta üst sınıfın, ardından da tüm toplumun vazgeçilmez içeceği haline gelir. Çay, çayhaneler vasıtasıyla sokaklara, İngilizlerden özenilerek yapılan ‘beş çayı saatleri’ ile sosyeteye, ‘küçük derviş’ ismini alarak tekkelere girer.

Halkın çaya yönelmesi Osmanlı’da asırlardan beri birinci sırayı işgal etmiş olan kahvenin yerini iyice sarsar, Cumhuriyet döneminde ise onu koltuğundan eder.

İdari, askeri, bürokratik, ekonomik ve daha pek çok sahada sayısız yeniliğin başlangıcı olarak kabul edilen Tanzimat aynı zamanda büyük toplumsal dönüşümlerin de başladığı dönemdir. Dönüşümün en belirgin görüldüğü sahalardan biri de yeme içme kültürüdür. Bu kültürle farklı yiyecekler ve onların hazırlanması için yeni edevatlar Osmanlı’nın mutfağına girer. Çayla birlikle fincanlar, süzgeçler, kaşıklar da yurdumuza giriverir. Fakat bu gereçlerin arasında en çok anılanı ‘semaver’dir. Semaverin mucidi Ruslar olsa da Türkler ona bambaşka anlamlar yükleyerek kendilerinin kılmışlardır. Özellikle tasavvuf hayatında semaver pek kıymetlidir. Rus gözünün onda göremeyeceği pek çok manayı tekkedeki gönüller ona bakarak icad etmişlerdir. Osmanlı döneminde böylece Çayname adı altında eserler kaleme alınmıştır. Bilinen en eski Çayname, 18. yüzyıl ortalarında Amasya’da yaşayan Azeriler arasında oluşmuştur. Bu beyitler sonradan bestelenerek ilâhî tarzında Anadolu’nun hemen her yöresinde söylenmeye başlamıştır.

Yine 19. yüzyılda Mir Seyyid Nigâr Emir Hamza Hazretleri’ne ait mesnevî tarzında yazılmış bir Çayname daha bulunmaktadır. Nigârî Hazretleri’nin Çayname mesnevîsi Azeri Türkçesinin özelliklerini ihtiva etmekte ve 521 beyitten oluşmaktadır. Mesnevîde semaver, çay, şeker, limon, anber ve kaymak gibi maddelerin kullanımını öğreten betimlemeler vardır. Biz bu eşsiz eserden kısaca bahsedelim isterseniz.

Nigârî Hazretleri, mesnevîsinde çayın şirin tabiatlı bir aşk üstadı olduğunu, bin bir rengiyle mis gibi koktuğunu, gönülleri ferahlandıran ve cezbeye getiren misk gibi hoş kokulu olduğunu, ehl-i tarîk kimselerin de Hû ism-i şerifini zikrederken âhûnun göbeğindeki misk dolu kese misali hoş bir koku yaydıklarını söyler.

“Ey tab-ı şîrîn ey aşk-ı üstad

Tarh eyleyelim bir özge bünyâd

Simaver içün virek nizamı

Minâ revişin bozak tamâmı

Miftahı ele alak dil-âver

Cennet kapusın açak beraber

Evsâf-ı çaya virek revâci

Meyhaneden ahz idek harâcı

Feth eyliyek ol hezar rengi

Tâ açıla ıtr-ı müşk dengi

Zîrâ ki o çay-ı dilber-i bânın

Ol müşk-bû ol ferah-fezânın

Nâfe-i Hıtadır aşinâsı

Seyrengehidur Hıta fezâsı

O nâfe-i ahû çay-ı hoş-bu

İhvan-ı tarîk zikri ya Hû”

Nigârî Hazretleri ‘Bu çây-ı müşk-bunun evsâfından bir vasf-ı semen-sâdır’ isimli mesnevîsinde ise çaya değer vermeyenlerin büyük hata ettiğini söyler. Hazret-i Nigârî’ye göre çayın yüzü güzeldir, gül kokuludur, koyulduğu fincanda endamı laleye benzer. Çayın rengi hünnap meyvesi gibi kıpkırmızıdır, yakut taşı onun yanında hem rengi hem de kıymeti açısından değersiz kalacağı için mahcubiyet duyar. Mercan, çayın yüzünü görse kendisini renksiz hissederek kahrından ölür. Damarlarda dolaşan kan, çayın karşısında mahcup olur. Hatta tavus kuşu bile çayın yanında kendisini renksiz hisseder.

“Ne çay ki âyet-i Hıtây

Meyl eylemeyen olur hatay

Simâsı güzel azrâ-yı gül-fâm

Gül-buy u nefisî lâle-endâm

Gül-çehre arûs-ı dilber-bâdır

Erbâb-ı dile ferah-fezâdır

Gül-renk vücudu erguvani

Şîrîn reviş mezâk-ı cânî

Hoş reng ne reng reng-i unnâb

Nûşâne virir harâret-i şâb

Gül-gûn-i beden ü gaddârî nârî

Yakût-i hacel ü şerm-sârî

Güya görüp izârı mercân

Ol vecheden oldu sanki bî-cân

Reşk- âvaridir ki hûn ider kût

Şermende şarâb-ı la’l ü yakût

Bezminde şarâb-ı nâb-ı meyûs

Bi-levn yanında hûn-i tâvus”

Nigârî Hazretleri Çayname’de yazdığı mesnevîlerden birinde Hz. İbrahim peygamberin mucizesini hatırlatır. Hazret-i İbrahim kendisine inanmayan Nemrut tarafından mancınıkla büyük bir ateşe atılmıştır ama bilindiği gibi ateş suya, odunlar da balığa dönüşmüştür. Yeşil çay yaprakları da kavurma işlemi sırasında ateşle karşı karşıya kalırlar. Fakat yanmayıp nefis bir içecek olarak karşımıza çıkarlar. Çayın gerçek bir aşk olduğunu onun bedeninin kül olmaması ispat eder.

“Var özge kemâli kim devâdır

Emrâz-ı vebâya hem şifâdır

Bin derde devâ veli ne tiryak

Zehr-âbı bedenden eyler ol pâk

Biyhûde değil bu söz ki ey ya

Kim müdmin çâyadur bu güftâr

Ahû-yi Hoten gazâl-i Çîndir

Nâfe-i Hitâ vü gül-i Mâçîndir

Bî şüphe ki mazhar-ı inâyet

Evsaf-ı kemâli bi-nihâyet

Almış nefesi ki bir gazâli

Bi-gâye kemâl-i bî zevâli

Perverde-i peridir o dil-cû

Kim müşk-i nefes vucûdu gül-bû

Erbâb-ı nefesdir ehl-i dildir

Yanmış bedeni izârı güldir

Yanmış bedeni vücudu büryân

Aşıklığına yeter bu bürhan

Şirin-reviş mezâk-ı şeker

Mezc olsa şeker olur mükerrer

Limon ile bir olunca kand-âb

Bir özge lezzet virir o gül-nab

Hoş tab’-ı şîrîndür ki mizacı

Kim şiriyle eyler imtizâci

Bezminde eger bulunsa kaymak

Ol neşede yok ebed usanmak”

Nigârî Hazretleri, Çayname’sindeki diğer mesnevîlerde bizlere semaveri de anlatır. Onu heybetinden ötürü önce çınara benzetir. İçinden alev püskürmesi onun âşık oluşunu gösterir. Semaverin aşktan dolayı volkan gibi kaynaması yanan âşıkların hali gibidir. Semaver gerçekte yan yana gelmesi mümkün olmayan iki unsuru, ateşle suyu aynı anda bağrında tutar. Bu yüzden o sırlı bir bilmecedir. İçindeki su Kevser gibidir, bolluğun ve cennetin sembolüdür. Yine mesnevîsinin başka yerinde Hazret-i Nigârî, bu suyu ben-gisuya yani âb-ı hayat suyuna benzetir. Çünkü bu su karanlıktan gelmektedir. Suyun kaynarken fokurdamasını ise yeni bir hayatın habercisi olarak bize anlatır.

Nigârî Hazretleri eserinin ilerleyen kısımlarında semaverden yükselen dumanla ondan yayılan sıcaklığı da bambaşka değerlendirmiştir. Mesela semaver musluğunu Süleyman peygamberin Hüthüt kuşunun başına benzetmiştir. Bilindiği gibi bu kuş cennete girecek on hayvandan biridir.

Semaverin iki yanındaki kolları İranlıların mitolojik hükümdarı Dahhak’ın omuzlarından iki yana salınan heybetli yılan gibidir. Semaverden çıkan buhuru Mesih’in nefesine, her bir nefesi de Meryem’in buhuruna benzetir.

“Bu evsâf-ı simver-i dil-küşâden bir vasf-ı dil-âray-ı Ferruh-fezâdır”

Simâver ne çınar ve gül-nâr

Aşıklığına delil içi nâr

Simâver ne tılâ-ver nigîn

Simâverliğin rengi zerrîn

Zer sevine zâhiri boyanmış

Aşk-ı ateşi ile içi yanmış

Simâver cânı ehl-i diller

Aşk ateşi ile yandırırlar

Bir dâiredir aceb muammâ

Ateş ile ab içinde peyda

Hurşid-sifat ruhu münevver

Hem ateşi nûr u âb-ı

Kevser Ateş-gehi hûb mecmer-i öd

Gül-nâr hemin içindeki od

Ab-gehi ab-gâh-ı hayvân

Zulmet yeridir soy verir cân

Cûşî ki ne cûş cünbüş-i cân

Abî ki ne ab âb-ı hayvân

Sözünde buhârı mürg-i perân

Ab-rîzî Hüdhüd-i Süleymân

Her bir tarafında nice gâhî

Sîmürg özü o bâl-i şâhî

Bezm içre ki sanki şâh-ı Dahhak

Her bir omuzunda mâr-ı bi-bak

Dud-keşi mevâvi külahi

Yanmış içi âhı derd-i âhi

Dûd-keşî ne kim Mesîhî dem

Her bir nefes buhûr-i Meryem

Başındaki çây-dân Çînî

San şâh-nişiîde şâh-ı Cînî

Sîmâver ü çây-dân kab-kac

Güya ki o şeh başında o tâc

Dem-keşî üzre o şâh-ı temyûs

Ser ü âvâz reh öterdi sanki tavus

Ger yokdu peri ki ide pervâz

Ammâ ne duruş ki ayn-ı şeh-bâz

Yakût-i muhellâdır o dil-suz

Ne la’l döker o reng-i firûz”

Nigârî Hazretleri, Çayname’sindeki son mesnevîsinde ise semaver ile diğer çay takımlarını tasvir etmiştir.

Çayın kadehe dökülürken ses çıkarmamasını bağırıp çağırmayarak içindeki sıkıntıyı açığa vurmayan dertli âşıkların haline benzetir. Demliğin heybetli görünüşü kimi zaman kartal bakışını hatırlatmakta kimi zaman tavus ve yaban tavuk kuşlarını akla getirmektedir. Süzgeci rahmet bulutuna, onun deliklerinden akan suyu da bereket saçan güler yüzlü yağmur tanelerine benzetir. Nigârî Hazretleri mesnevîsinin sonlarına doğru yumuşak dillilik ile şeker arasında ilişki kurarak toplumsal huzurun ancak tatlı konuşmayla sağlanacağını söyler.

Yazılan ilk Çayname

Çayname ilk kez Kafkasya’dan Amasya’ya göç eden Azeriler tarafından 18. yüzyıl ortalarında yazılmıştır. Daha sonra bestelenip ilâhî tarzında okunan bu şiirlerde çaydan ziyade semaver motifi işlenmiştir. Yazılan bu ilk Çayname sonra- ki dönemlerde Amasya’dan İstanbul’a göçenler tarafından payitahta taşınmış ve şöhreti oradan tüm Anadolu’ya yayılmıştır. Pek çok varyantı bulunan şiiri Ragıp Memişoğlu yirmi kıta olarak derlemiştir.

“Semaverin bacası var

Karabağda yücesi var

Kafkasya’da hocası var

Hüner senin ay semaver

*

Semaverin rengi sarı

Bardakları gülden arı

Şüle verir kalbe nuru

Hüner senin ay semaver

*

Semaverin rengi beyaz

Beyaza ederler niyaz

Terakkisi güzel avaz

Hüner senin ay semaver

*

Semaverin kulpu iki

Hiç durmadan çeker zikri

İçtik çayı ettik şükrü

Hüner senin ay semaver

*

Semaverin musluğu var

Çoban gibi ıslığı var

Müridlerin dostluğu var

Hüner senin ay semaver

*

Ortasında ateş yanar

Giraginda sular kaynar

Müridlerin kalkar oynar

Hüner senin ay semaver

*

Semaverin çayı çiçek

Gelin ihvanlar çay içek

Çay olmayan meclisi geçek

Hüner senin ay semaver

*

Çay lezzeti pek hoştur

Üç bardak geçen sarhoştur

Çayı bilmeyen ne boştur

Hüner senin ay semaver

*

Çay suyu taştan süzülür

Hasretem canım üzülür

Divanın elde gezilir

Hüner senin ay semaver

*

Çayın dirhemi bir altın

Tüccarından aldım satın

Mest eder ailemi bütün

Hüner senin ay semaver

*

Semaverin çayı güzel

Semavere günler benzer

 Müridlerim kalkar süzer

Hüner senin ay semaver

*

Semaveri alıştırın

Maşa ile karıştırın

Küsülüyü barıştırın

Hüner senin ay semaver

*

Semaveri kurduk düze

Bu tarîkat cümlemize

Pîrim himmet etsin bize

Hüner senin ay semaver

*

Semaver benzer coşkuna

Aşkı başından taşkına

Yansın Allah’ın aşkına

Hüner senin ay semaver

*

Ortaya kurulur masa

Tepsiye dizilir kâse

Aşıklar gelir hevese

Hüner senin ay semaver

*

Semaveri kim gargardı

Çekti ciğerim dağladı

Anı gören kan ağladığı

Hüner senin ay semaver

*

Akşamdan çaya başlanır

Suyu tükense aşlanır

Yârim bundan pek hoşlanır

Hüner senin ay semaver

*

Semaveri haleyleyin

Çay kandilin bol eyleyin

Dili dudak bal eyleyin

Hüner senin ay semaver

*

Semaverim neyler malı

Kömekçisi Hazret-i Ali

Biz Allah’ın yahşi kulu

Hüner senin ay semaver

*

Ortasında aşk ateşi

Kenarında gözler yaşı

Semâya kaldırmış başı

Hüner senin ay semaver”

Çayın tekkelerde sunuluşu, içilişi bile dervişlere âdâb öğretir. Çay burada rastgele biri tarafından değil, bu işle vazifelendirilmiş derviş tarafından aşkla demlenir, yine ikramı da vazifeli dervişler tarafından yapılır.

Çay demlerken ve ikram ederken olduğu gibi onu içerken de edep gösterilir. Sohbetlerde sessizliğin bozulmaması için genelde çay kaşığı kullanılmaz. Erzurumlu Muhammed Lütfi Efe’nin de Divânçe’sinde ‘Semaver’ isminde bir şiir bulunmaktadır. Şiirin ilk dörtlüğünde semaver, postunun üzerine kurulmuş bir mürşid olarak düşünülmüştür. İçinden gelen kaynamalar ise onun aşkı aşkla anlatmasıdır. Semaverin çeşmesi göz olarak düşünülmüş, çayın doldurduğu camlar ise dervişlere benzetilmiştir. Mürşid göz çeşmesini açarak dervişlere nazar etmekte ve onları feyiz ile doldurmaktadır.

Şiirin tamamı şöyledir:

“Emîrâne kurmuş semaver özün

Aşıkâne söyler söylerse sözün

Mürşidâne haline bakar açınca gözün

Dervişane benzer çayın camları

*

Merd-i zemân aman gibi meydana girmiş

Şecaati derûnunu doldurmuş

Semaver aşk ile aklın kaldırmış

Ferzâneye benzer çayın camları

*

Sızlar derûnunda bin niyâz eyler

Huzur-i kalp ile münâcat söyler

Bahr-i muhabbeti semaver boylar

Aşıkâne benzer çayın camları

*

Bezm-i muhabbette bazarı kurmuş

Can u dilden yanmış cemâli görmüş

Semaver gönülden sivayı sürmüş

Sâlikâne benzer çayın camları

*

Kerem-i Kerim’den itkina ferman

Almıştır Hudadan bulmuştur eman

Semaverde şem-i tevhîd fürüzan

Pervaneye benzer çayın camları

*

Semaver ezelden derde boyanmış

 Allah Allah demiş derûnu yanmış

Nûr-i imân ile Hakk’a dayanmış

Dil-hâneye benzer çayın camları

*

Zâkirler zikirden fariğ olunca

Hararet-i zikir kalbe dolunca

Demli çaylar nur semaver gelince

Can hâneye benzer çayın camları

*

Saadet tacıdır başında demlik

Bezm-i semaverde olur mu gamlık

Sezadir şehzade yapsa huddemlik

Emirane benzer çayın camları

*

Demlikten devr olur feyz-i âşıkan

Devr-i zamânede miftah-ı derban

Safalar bahseder misl-i gülistan

Güldaneye benzer çayın camları

*

Semaver merkezi muhabbet olmuş

Meyyan-ı uşşakta meydanı almış

Lütfiya kenarsız deryaya dalmış

Ehl-i hale benzer çayın camları”

Çay, bizim hayatımıza Osmanlı’nın son dönemlerinde girmesine rağmen hızla yayılmış ve günümüzde en çok tercih edilen içecek haline gelmiştir. Tasavvuf erbâbı hayattaki her şeye aşkla baktıkları gibi çaya ve onun demlendiği semavere de aşkla bakmışlar ve normalde akla gelemeyecek güzellikler icat etmişlerdir.

Ayşe Sevim

Keşkül dergisi, 41. sayı

Source link

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
All Pages