Kültür - Sanat

Yaban, hangi dünyanın yabancısı idi!

Türkiye’de kurtuluş mücadelesini ve o zamanki yaşamı farklı yönleri ile ele alarak işleyen birçok roman, -sayısı her ne kadar yeterli olmasa da- bulunmakta. İşledikleri meseleyi, bakış açılarına ve ifade ediş biçimlerine göre mukayese etmeye kalkıştığımızda farklı sonuçların çıkacağını bildiğimiz bu eserlerin içinde bir tanesi var ki, yazarı ile ismi ile ileri sürdüğü tezi ile başlı başına bir mesele olarak ele almak iktiza etmektedir: Yaban.

Bizde hangi ideolojinin müntesibi olursa olsun, ideolojilerin bayrağını edebiyatçılar dalgalandırmış ve fikirlerin kitlelerle bütünleşmesi işini de yine onlar üstlenmiştir. Örneğini uzaklarda aramaya lüzum yok. Bu ülkenin tarihinde bir kırılma noktası olan Tanzimat ve Batılılaşmanın ivme kazandığı süreçteki fikir hareketleri bize edebiyat ve edebiyatçılar tarafından ithal edilmiştir. Kendilerini birer toplum mühendisi, mimarı, işçisi olarak görüp yenidünyanın münevverleri olma misyonuyla halkın aydınlatılması ve gelişmesi için gerekli olan eczaları Batıdan getirip “şifa niyetine” verdikleri eserlerle, insanların hem ilmini hem de fikrini yükseltmeyi düşünen Namık Kemal, Şinasi, Ahmed Mithat Efendi ve niceleri…

Tanzimat’la başlayan Batılılaşmada önceleri, Namık Kemal örneğinde olduğu gibi “ahlakçı ve faydacı” bir yapı gözetiliyordu. Sonraki evrelerde ise getirilen değerlerin bilinçsizce seçiminden dolayı bizlere çarpık bir miras kaldı: alafrangalık algısı.

Hem teknik hem dil hem de kuram açısından zayıflıklarının yanı sıra, edebiyat tarihimizdeki ilk örnekler olmaları açısından bu dönem eserlerinde bilinçli veya bilinçsiz ele alınan konularda gösterilen yaklaşımlar, döneme dair birçok ipucu vermektedir. Bu döneminden Cumhuriyet’e kadar devam eden ve birçok tiplemesi çizilen alafrangalık, ele alınış tarzı ile yazarının izdüşümünü yaşatarak okurları ile buluştu.

Alafranga züppe tiplemesi

Arketipini A. Mithat Efendi’nin Felatun Bey ile Rakım Efendi adlı roman kahramanlarından Felatun Bey’in oluşturduğu alafranga züppesi tipi, artık birçok romanda sıkça göreceğimiz bir tanıdık olarak karşımıza çıkar. Giyim kuşam tarzlarının yanında hayata bakışları, hazıra konarak mirasyedilik yapmaları ve toplumun yapısına sağır davranışları ile romanlarda nakıs yönleri yüzünden alay konusu olan bu tiplemenin en komik çizimi Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası romanındaki Bihruz Bey’le verilmiştir. Bu Batıya âşık olmuş mirasyedi ve budala tiplemesinin art arda kullanılarak çoğaltılmasından sonra artık Cumhuriyet devrine gelindiğinde karşımıza “züppelikten” “alafranga hainliğe” terfi etmiş bir ihanetin anatomisini görüyoruz.

Şüphesiz ki, Türk romancısı için ülke tarihi ve bunun da ötesinde Batılılaşma süreci roman malzemesi olarak kullanılan geniş bir alandı. Ve isteyen istediği doğrultuda romanlarında bunu işliyordu. İşte bu tarihi dönemin tezli romanlarından biri de Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun kaleme aldığı Yaban adlı eseridir.

Bize kuru bilgi niyetine verilen açıklamada roman kısaca; yüzüstü bırakılmış olan köylü ile aydın arasındaki uçurumu konu edinmektedir. Köylüler tarafından “yaban” olarak itham edilen ve romanın başkahramanı olan Ahmet Celâl, bir paşa oğludur. Yedek subay olarak katıldığı 1. Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybetmiştir. Daha otuz beş yaşına basmadan kendisi için her şeyin bittiğini hissetmektedir. İstanbul’a İngilizlerin girmesi üzerine oraya dönemez ve emir eri Mehmet Ali’nin çağrısına uyarak onun Orta Anadolu’nun Porsuk Çayı kıyısındaki köyüne gidip yerleşir.

Yazar, bu romanda ana düşünce olarak, aydınlar tarafından yüzyıllarca yüzüstü bırakılmış köyü, Anadolu’yu, Anadolu insanını bütün çıplaklığı, acılığı ve sertliğiyle göz önüne serer. Bu konuda aydınımızı suçlar. Anadolu bozkırındaki Anadolu insanının feryadını, Türk aydınına duyurmak ve ona vatan sorumluluğunu hatırlatmak ister.

Türk aydınının halka yabancılaşması

Genel olarak roman üzerine söylenenlere bakıldığında, yazarın esas meselesinin “aydının halka olan yabancılığı”dır, denilse bile, kitabı okuyanların açıkça göreceği bir gerçek var. Ahmet Celâl üzerinden gönderme yapılan Türk aydınının tamamının temsil edilmesi çarpıklığının yanında bu aydın tiplemesinin, Anadolu halkına büyük bir kin ve nefret beslediği görülmektedir. Bu nefretin izlerini hemen hemen her sayfada her satırda görmek mümkündür. Öyle ki, Ahmet Celâl için bu köy halkı, milli-manevi duygular şöyle dursun ahlak, sosyal yaşam ve sağlık açısından bile geri kalmış bir yamyama benzemektedir.

Yakup Kadri, Anadolu seyahatlerinde tuttuğu notları ve hatıraları üzerine kurduğu, bu köy romanında muhayyel bir Anadolu insanı portresi çizerek, hayali bir köylü tasavvuru oluşturmaktadır. Tabii bunu yaparken elinden geldiğince gaddar davranmıştır. Bunun altında yatan sebepse resmin büyük boyutta görülmesine yardımcı olmaktadır.  

Ahmet Celâl’in yarı çıplak halde yaşayan, adı bilinmez otlar yiyerek ağaç kovuklarında yaşamlarını sürdüren ve bir yabancının yanlarına gelmesi ile kaçıp o kovuklara saklanan insanlar olarak natüralist bir yaklaşımla tasvir etmeye başladığı bu halk, esasen onun nazariyesinde, bir insan olma hüviyetine de sahip değildi. Zaten romanın girişinde yazar, insanların hayvanların en kötüsü ve en az sevimlisi olduğunu belirtiyor. İlerleyen sayfalarda Ahmet Celâl kaç defa eline sopa alarak bunları önüne katıp ormanlara –layık oldukları yerlere- sürmek istediğini belirterek, artık böylesine pis ve kokuşmuş insanlara tahammülünün kalmadığını söylüyor.

Halka dair menfi bir tasavvur

Onun için bu halk, sudan sabundan haberi olmayan, sahtekârın üçkâğıtçının önde gidenidir. Hoca mı? O düzenbazın, dolandırıcın ta kendisidir, üstüne üstlük işgal askerleri ile işbirliği yaparak gizli bilgileri satmakta ve vatana ihanet etmektedir. Hele bir de köydeki şeyh yok mu? Yüzüne bakılacak meymeneti olmayan saçı sakalı birbirine karışmış kirden kokuşmuş biri olarak tarif edilmekte. Bu köy adeta bataklıktaki uyuz bir manda gibi kokmaktadır onun burnuna. Kadınlar, namus ve iffet perdeleri olmayan ve temizlik anlayışı bakımından ise hayvanlardan farkları kalmayan, çamaşırlarını ve hasat mevsimi geldiğinde buğdaylarını, çayda değil de çeşmenin, hayvanların sulandığı yalakta yıkayan, arsızlar olarak tarif ediliyor.

Yine bir gün Ahmet Celâl bu küçümsediği halkın hissiyatına dokunmak adına, onları köyün kahvesinde toplayarak bir nutuk çekiyor. Maksat milli bir his uyandırabilmek ama başarılı olamıyor. Yine kendince bunun da sebebini açıklıyor. Bunlarda ne din ne iman ne ırz ne namus ne vatan hiçbir hayat ibaresi kalmamıştır. Hatta fütursuzca yaşayışlarından yola çıkarak bu insanlarda zaman ve mesafe kavramının bile olmadığını söylüyor. Köy onun için adeta eski bir Hitit harabesidir. İnsanları da henüz topraktan yeni çıkartılmış toprak heykellerinden hiçbir farkı yoktur; zira ona göre bu halkta ruh adına hiçbir meta bulunmamaktadır. Halkın düğünleri bile acayip ve ilkeldir. Bundan öylesine emindir ki, o Avrupa’daki cenazelerin bile bundan daha eğlenceli olacağı kanaatindedir.

Aydınına yaban kalan millet mi?

İşte böylesine aşikâr bir gerçek: Yakup Kadri bu halkı ve Anadolu’yu romanında paçavra bir imajıyla tasvir etmiştir. Peki, bunu neden yaptı; amacı neydi?

İşgal askerleri köye girdiğinde Ahmet Celal de kılını kıpırdatmadı ama suçu hep köylüye attı. Bunun yanında yazar, romana sık sık İncil beslemeli söyleyişler katmayı da ihmal etmedi. Toplumun mayasıyla, bozulmamış duyguları ile alay etti. Peki, bu roman için artık basit bir aydın-halk çatışması adını koyabilir miyiz? Ya da gerçekte “yaban” kalan halk mıydı? Bunun cevabını bulmak için eseri tekrar okumalı ve özellikle de yazarın hayatının izdüşümlerini takip etmeli.  

Edebiyatın gücünü de kullanarak bu halkı aydınlatmak derdine düşen yazar neyin peşindedir? “Biz bu halk için onun kendini geliştirmesi için elimizden gelen her şeyi yaptık. Onun için gerekli ve yeterli olan her şeyi Batı’dan ithal ettik, getirdik. Ama her ne iştir ki, bu halk bunları kabul etmek yerine reddetti. Bizimle mücadeleye girişti. Öyleyse bu cahil ve kör halk aydınlığa layık değildir.” İşte bu düşüncelerden dolayı romanda gerçekte yaşayan Anadolu halkı ile uzaktan yakından alakası bulunmayan hayali bir toplum icat edildi. Ve bu eserle gerçek halka gönderme yapılarak seslenildi: Kıymetimizi bilemediniz. Ey millet! Sen bize yaban kaldın.

Sefa Toprak

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu