Kültür - Sanat

Halide Nusret’in gönül verdikleri

Yıllar önce şehrimizde Valiliğimizin yürüttüğü il, ilçe tüm okul ve halk kütüphanelerini kitapla zenginleştirme çalışması vardı.  O zamanki Vilâyet erkânının inisiyatifi ve gayretleriyle epey kitap satın alıp peyderpey kütüphanelere göndermiştik. İşte bu çok meşakkatli ama bir o kadar da müstefid mesaimizde Halide Nusret’in kitaplarıyla tanışmamız müyesser oldu. Kültür Bakanlığı’nca yayınlanan Gül’ün Babası Kim, Sisli Geceler, Büyükanne, Beyaz Selvi, Aşk ve Zafer, Benim Küçük Dostlarım kitapları da böylelikle şehirdeki tüm kütüphane raflarında yerlerini bulmuştu. Yazarın ilk okuduğum kitabı Aşk ve Zafer’di. Severek ve beğenerek okuduğum bu romanı okuyanlar da aynı düşüncede idiler.

Bize göre bir tüccar nasıl malını teşhir eder, bir terzi nasıl kumaştan anlar, bir esnaf nasıl işinin esrarını bilirse kitapçı, kütüphaneci de kitaptan anlamalıydı. Neye göre, kime göre… genç kızlara, delikanlılara, çocuklara, yetişkinlere muvafık kitap elbette olurdu. Öncelikle tabi, kitaptan anlayan, okuyan tavsiye etmeye mezun kişi okullardaki muallim(e)lerimizdi.

Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984) da bir muallime. “Ümmü’l muharrirat”, kadın yazarların annesi denmiş. Doğu ve batı kültürüne hâkim hanım muharrirlerimizden Safiye Erol, Fatma Âliye hanım, Halide Edip, Samiha Ayverdi, Münevver Ayaşlı gibi.  Okuyan, okutan, okumayı sevdiren bir edebiyat muallimesi… Babası Avnullah bey hem bir mutasarrıf hem de siyasetçi, eşi de asker paşadır. Birçok vilayet gezmiş. İstanbul Kız Lisesi’nde de öğretmenlik yapmış. Arapça ve Farsça biliyor. Küçük yaşlardan itibaren Yunus’un şiirlerini okuyup bazılarını ezberlemiş, Mesnevi ve Gülistan’ı dinlemiş ve okumuş. Hz. Mevlana’ya da muhabbeti buradan geliyor. Hatta Hz. Mevlana’ya ithaf eden şiir ve ‘Efendime arzıhal’, ‘Mevlana Aman efendim’ adlı makaleleri de bulunmakta. Bu zengin kültürü aşkı ve şevki sebebiyle her derecedeki okulda zevkle hocalık yapmıştır.

“Kim ne derse desin, benim gönlümde bu iki aşk sultanının tahtları yan yanadır; ikisi önünde birden diz çökerim” diyen Halide hanımın kızı Emine Işınsu’ya da bu manevi hissiyatı sirayet etmiş olacak ki, onun da Yunus’u, Hacı Bayram’ı, Niyazi Mısri’yi anlatan enfes romanları var. Kızı Emine Işınsu’ya yazdığı şiirde de o mânâ tadını buluyoruz;

Işın kızım, sana oyuncak diye

Gökten yıldızları deresim gelir

Güneşleri verip sana hediye,

Baharı yoluna seresim gelir

Sesin bir rüzgardır tatlı ve serin

Gönlümdeki mâbed senin eserin

Ruhuma gülerken güzel gözlerin

Göklerdeki sırra eresim gelir.

MEB yayınlarından 1997 de neşredilen “Mevlana ile ilgili yazılardan seçmeler” kitabının son sayfasında Halide Nusret Zorlutuna’nın bir makalesine rastladık. Bu ârifane, âşıkâne makaleyi buraya dercediyoruz:

Mevlânâ Aman Efendim,

“O çağırmayınca gidilmez” diyorlardı. Ve ben; delice, yana yana istediğim halde, gidemiyordum.

Bir yıldan fazla Karaman’da kaldım; her gün, Konya’ya gidip “O”nun bahçe kapısının eşiğine yüzümü sürüp gelmek arzusu ile tutuştuğum halde, bir türlü gidemiyordum.

Sonra 1942 yazında Karaman’dan İstanbul’a geçerken, trenin istasyonda biraz kalacağını hesaplayarak sevindim, “Bir araba ile hemen gidip gelirim” diye düşünüyordum. Fakat Konya İstasyonu’nda tek bir otomobil yoktu ve at arabası ile gidersem trene yetişemeyeceğimi ilgililer söyledi. Bu hayal kırıklığı beni içimden sarstı, biraz ağladım, sonra da tren sarsıntıları içinde oturup şu manzumeyi karaladım:

Yanına varamadım, uzaktan selâmladım,

Başımı eğip geçtim Mevlânâ diyarından

Meçhule gömülürken ufkunda meçhul adım,

Aşkın dolusun içtim Mevlânâ diyarından

Tâ uzaktan okudu kalbimi üzene derdi,

Göz yaşlarıma karşı yoluma inci serdi,

Ben ona gönül verdim, o bana bir gül verdi,

Ekmeğimi biçtim Mevlânâ diyarından

Aradan gene yıllar geçti; ben yurdumun dört bucağını adım adım dolaştım; kâh doğu sınırlarımızın buzlarını, kâh güney sınırlarımızın kumlarını sevip okşayarak.

Nihayet 1948’lerde Ankara’ya geldik ve Mevlânâ hasreti yeniden içimi sardı.

Bir gün ansızın gördüm ki “Orada”yım; Kâbe-tül-uşşak’ta. Tam bir vuslat sarhoşluğu içinde, gümüş merdivenin yanına diz çökmüş ağlıyorum…

Bu ilk ziyaretim garip ve tatlı bir rüya havasında geçti. Konya’ya nasıl gittim, oradan nasıl döndüm? Orada neler yaptım?… Bilmiyorum. Galiba yalnız gidip dönmüştüm o kez. Orada da kimselerle görüşmemiştim. Kubbe-i hadrâ altında el bağlayıp “Efendi”min merkadini hayran hayran temaşa etmekle yetinmiştim.

Giderken hasret yüklüydüm, biliyorum tepeden tırnağa bir acaip, bir yaman hasret! Ya dönerken?… Dönerken de öyle idim, susuzluğum dinmemişti.

Bilmiyorum aradan kaç ay geçti? Bir kış sabahı yüreğim alev alev çarparak uyandım, dudaklarımdan kelimeler dökülüyordu; kulak verdim:

         Yine yola düşmek gere,

         Hasretin yaman Efendim.

Bu mısraları tekrarlayarak kalkarken iki mısra daha:

Köz oldu sinede yürek, Âh duman duman, Efendim.

Ve o gün Konya’dan resmi davetiye.

İki gözüm Efendim gene çağırmıştı beni. Konya’ya “vazifeli” olarak dâvet ediliyorum.

Bu ikinci ziyaretime bir otobüs dolusu arkadaşla beraber gittim. Dervişandan şairler, neyzenler, bülbül sesli hafızlar…

Kimler yoktu ki?… Her biri başlıbaşına bir kıymet olan birçok insan!

Ne tatlı ve ne muhteşem yolculuktu ya Rabbi.

Konya yolu yol olalı, öyle bir yolcu kafilesi ne görmüştür ne de bundan sonra görülebilir. O tarihlerde Konya’dan geçen günlerin, gecelerin ilâhi neşvesi, ruhani hazzı bir değil, bin ömre bedeldi.

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.

Bilindiği üzere Türk milleti tabiat-ı şiiriyeye maliktir. Erkek hatun hepsinde ahenkli, vezinli, kafiyeli söz ve yazı kabiliyeti mevcuttur. Halide Nusret Hanımın bu yolun öncülerinden Yunus hz.ne de derûni muhabbeti olduğu “Ellerim Bomboş” adlı kitabında okuduğumuz şiirinden anlıyoruz:

Hey Yunus’um sana geldim,

Selâm verip selâm aldım

Varlık ummanına daldım

Yoklukta yok olanlara

Nefsime kefen biçeyim

Yol ver öte geçeyim

Bir dolu da ben içeyim

Peymanesi dolanlara

Halide Nusret’in gönül verdikleri demiştik başlıkta. Hz. Mevlana, Yunus’dan sonra Marifetname müellifi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerine de “De Bana” başlıklı şiirinde şöyle seslenir:

“Mevlâm görelim neyler, neylerse güzel eyler”

Demişsin efendim: “Arif anı seyreyler”

Ya ârif olmayan neyler?

Onu da bir de gözüm,

Ha onu da bir söyle:

Arif olamadıksa neyleyelim?

Engin denizinden engin,

Yüce dağlardan yüce

Bu çevre

Nasıl tahammül eyleyelim?…

“Ümmü’l muharrirat” Halide Hanım aynı zamanda “küçük dostlarım” diye tabir ettiği talebelerine ve onların ahlaklı, edepli, irfanla mücehhez yetişmesine ehemmiyet veren ve öyle yetiştiren bir muallime. Benim Küçük Dostlarım kitabında muallimelik onun için bir şeref tâcıdır. Aşkla, şevkle, feragatle talebeleri ile münasebetlerinden bahseden bazı bölümleri naklediyoruz:

“Yazı dersindeydik.

Defterler, kalemler, mürekkepler ve eller; sıraların üstünde hazır, bekliyordu.

Ben, yavaş yavaş, büyük bir özenle kara tahtaya yazdım:

Zulmette barınır belki bir zaman

Ruhu bedbin eden hileyle yalan

Hakikat doğacak güneştir, inan!

Mümkün mü geceler sabah olmasın?

                              İbrahim Alâattin (Gövsa)

İtiraf ederim ki yazın pek güzel değildir. Eğer yazı derslerinin gayesi, sadece ve yalnız “güzel yazı yazmayı öğretmek” olsaydı, hiçbir zaman bu dersi üstüme almayı cesaret edemeyecektim. Fakat ben; yazı dersi saatinde çocuklarıma “düzgün okunaklı yazı yazmayı” öğretirken daha başka şeyler de anlatmaya uğraşırım.

…Döndüm; tahtaya yazdığımı anlatmaya başladım:

Zulmet karanlık demek çocuklar ama buradaki mânâsı bildiğimiz gece karanlığı değil. Burada zulmet, “bilgisizlik, gerilik” demektir. Bütün güzel ve iyi şeyleri bize kaybettiren, göstermeyen; bütün kötülükleri de korkunç kara kanatlarının altında koruyan, geliştiren “bilgisizlik”. Bu karanlık; gece karanlığına benzemez; insanların ve milletlerin en korkunç düşmanı budur…”

“O vakit şimdiki gibi “öğretmenlere mahsus not defteri” yoktu. Fakat ben kendi kendime bir acayip defter icat etmiştim:

Bu 15×20 santim ebadında, yüz yapraklı bir defterdi. Her öğrenciye altı sayfa ayırmıştım. Önce öğrencinin, babasının ismini, doğum yılını kaydettikten sonra onun bir tasvirini yapıyordum. Sonra aile durumunu -öğrenebildiğim kadar- oraya geçiriyordum ve daha sonra çocukların ruhları üzerine eğiliyor; acemi, tecrübesiz, bilgisiz gözlerimde sonsuz bir “bilmek, görmek, öğrenmek ateşi” ile onların iç âlemlerini tanımaya uğraşıyor ve yakalayabildiğim kımıldanışları her hafta büyük bir özenle kısa kısa cümleler halinde o sayfalara yazıyordum. Derslerden aldıkları notları da her öğrenciye ayırdığım bölümün son sayfasına geçiriyordum”.

“Gerçi öğretmen odasında ders zilini beklerken gözlerim kararıyordu. Fakat sınıfa girdiğim anda, suya kavuşmuş balık gibi dirildim, canlandım ve neşeli bir ders verdim.

Geride bıraktığım rahat ve geniş evimi; belki bir zaman bakımsız kalacak olan çocuğumu, eşimi; sınıfta bir an düşünmedim. Ev kıtlığında benim için tez elden bulunuvermiş olan bir tek odadan ibaret yeni evimde karşılaşacağım zorluklar da aklımdan geçmiyordu!

Hayır, yalnız karşımda beni dikkatli, parlak gözlerle dinleyen yavrular vardı, yalnız onlar gerçektiler.

Onları seviyordum ve kendimi mesut hissediyordum!”

Halide Nusret Hanım’ın Bir Devrin Romanı adlı eserinde kaydettiği şu hatıralar ne güzeldir. “Ağabeylerim Mustafa Necati ve Hüseyin Hüsnü o zaman Hukuk’ta talebe idiler. Kızıltoprak’ta kocaman bir köşkte oturuyorduk. Erkekler selamlık bölümünde, kadınlar haremde gayet rahattık. Ramazan ayı idi. Sevgili çocukluk arkadaşım Fahriye de bizde kalıyordu. Sahurlar, iftarlar, misafirler… Keyifli bir hayatımız vardı. Birinci Cihan Harbinin korkunç rüzgârı henüz bütün evleri kavurmamıştı. Babacığım hayatta ve sıhhatte idi”.

Halide Nusret Zorlutuna’ya dair yazacaklarımız bu kadarla kalmaz. Daha anlatacaklarımız var. Numune-i imtisal öğretmenleri takip etmeyi şiar edinme gayesiyle devam ederiz inşallah. Hayru’l halefi merhume Emine Işınsu hanımefendiyi de anlamaya ve anlatmaya çalışmalıyız. İsm-i şerifi geçenlere minnet, şükran ve rahmet niyazıyla yazımızı tamamlıyoruz.

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu