Kültür - Sanat

'Tarihçilerin Kutbu' Halil İnalcık Hoca

“Şeyh-ül Müverrihin/Tarihçilerin Şeyhi” veya “Kut’bül Müverrihin/Tarihçilerin Kutbu” olarak bilinen Halil İnalcık Hoca 25 Temmuz 2016’da hayata veda etti. Bir asırlık ömür süren ve “Hocaların Hocası” lakabıyla da tarihe geçen bu büyük ismi kısa bir yazının çerçevesine sığdırmak mümkün görünmüyor. Titiz bir tarihçi ve bereketli bir yazar olan Hoca’nın eserleri/makaleleri 400’ü buluyor. Her biri aylar hatta yıllar alan bu çalışmaları kemiyetiyle değil keyfiyetiyle bilenler/tanıyanlar bu devasa külliyatı bir ömre sığdırmanın zorluğunu takdir ederler. Hakkında Emine Çaykara tarafından “Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık Kitabı” yayımlandı (2005). “Halil İnalcık Armağanı I-II” (haz. Taşkın Takış, Sunay Aksoy) ise 2010-2011’de basıldı. Hoca’yı derinlemesine tanımak isteyenler bu eserlere bakabilirler.

Son halka

Prof. Dr. Halil İnalcık, Osmanlı tarihçiliğinin üçüncü ve son halkası idi. Bu halkanın birincisi 15. ve 16. yüzyıllarda başlayıp 17. yüzyılda zirveye ulaşan kronik ve vakanüvis geleneği idi. Burada Yahşi Fakih’i, Ahmedi’yi, Enveri’yi, Karamani Mehmed’i, Aşıkpaşazade’yi, Şükrullah’ı, Tursun Beğ’i, Ruhi’yi, İdris-i Bitlisi’yi, Oruç Beğ’i, Neşri’yi, İbn Kemal’i, Selaniki’yi, Gelibolulu Mustafa Ali’yi, hatta Katip Çelebi’yi anabiliriz. Bizanslı tarihçiler Pachymeres (14.yy), Khalkekondiles ve Dukas (15.yy) anılması gereken diğer isimlerdir hiç kuşkusuz. İkinci kuşak; layihalar, raporlar, sefaretnameler, surnameler, ıslahatlar ve esaretnameler (17-19 yy.) tarafından belirlenen yüzyılların, Evliya Çelebi’den, Karaçelebizade’den Müneccimbaşı Ahmed’e, Naima’ya, Von Hammer, Ahmed Vefik ve Ahmed Cevdet Paşa’ya kadar tarih ve olay anlatılıcılığı tarafından belirlenir. Üçüncü ve son büyük halka Batı’da Babinger, Giese, Wittek gibi isimlerin, bizde ilk üçü İnalcık’ın minnetle andığı Fuat Köprülü, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Ömer Lütfi Barkan ve Mustafa Akdağ gibi isimlerin oluşturduğu halka idi. İnalcık bu halkanın son temsilcisiydi.

İnalcık hoca Arapça ve Farsça bilmekle yetinmeyerek, batı dillerinden İngilizce, Fransızca ve Almancaya da hâkimdi. Bu dilleri bilmesi onun Osmanlı Arşiv belgelerinin yanı sıra Batı tarihçiliğini de yakından takip etmesini sağlamıştır. Bütün bu birikimlerini eleştirel bir bakış açısı ile değerlendirip mantık süzgecinden geçirdikten sonra eserlerine yansıtmayı başarmıştır ki, bu özelliği onu uluslararası alana taşımıştır. Ele aldığı ve üzerinde çalıştığı konular Osmanlı sosyal ve ekonomik tarihine yöneliktir. O bütün bu konuları ele alırken Fuad Köprülü ve Ömer Lütfi Barkan ve Fernand Braudel gibi tarihçilerden çok etkilenmiştir. Bu bilim adamları arasında Fernand Braudel’i ayrıca zikretmek gerekmektedir. Bunlara ek olarak Annales okulundan da ziyadesiyle etkilenmiştir. Okulun bütüncül tarih ve uzun dönem kavramlarını metodolojik açıdan benimsemesine rağmen Osmanlı tarihine uygulamasını yaparken genellemelerden kaçınmayı tercih etmiştir. Osmanlı tarihi araştırmalarında genelleme yapmanın sakıncalarını hemen her platformda dile getirmiştir. Ona göre zamansız ve mekânsız genellemelerin sadece Osmanlı tarihi için değil tarih disiplininin bütünü için sakıncalıdır. Tarihi zaman ve mekân içinde olayları incelemek olarak değerlendirmektedir. Fuad Köprülü’den ve Fernand Braudel’den aldıklarını yepyeni bir yazım tarzıyla eserlerine yansıtmayı bilmiştir. Bu nedenle kimileri Hoca’yı Akdeniz’in Braudel’i olarak betimlemektedir. Bu çerçevede yayınladığı Osmanlı dönemine ait kaynak eserler olan Gazavâtı Murad Sultan Murad Han, Kanunâme-i Sultânî ber-Mûceb-i Örfi Osmanî, Suret-i Defter-i Sancak-ı Arvanid, Adaletnameler, Osmanlı tarihinin metodolojik olarak nasıl yayınlanmasına dair önemli katkı sağlamıştır.

Osmanlıya dair temel görüşleri

Halil İnalcık’ın hayatındaki asıl hedefi, Türklerin tarihini yabancı gözüyle değil, Türk gözüyle yazmak olmuş ve ömrü boyunca bunu gerçekleştirmeye çalışmıştır. Ana kaynağı arşiv belgeleri oldu. Böylece elindeki verilerin ve arşiv belgelerinin ışığında olguya sadık ve hakkaniyetli bir tarih anlayışı izledi. Bu sebeple Osmanlı tarihinin, dünya tarihi içinde saygın bir yer edinmesindeki en önemli katkının İnalcık Hocaʼya ait olduğu yadsınamaz. İnalcık’ın Osmanlı Kimliği, kökeni ve kuruluşu üzerine ‘Gaza’ ve ‘İslam’ merkezli Osmanlı anlayışının yerleşmesine önemli katkısı vardır. İnalcık’a göre, özellikle göçlerle Türk yurdu haline gelmesine rağmen Moğol egemenliğindeki Anadolu, Bizans kıyısında olan Göçebe/ Türkmen Osmanlıları, İslam için Gaza fikriyle motive etmiş, Vefai-Babai Devişi Ede-Bali Osmanlı’nın kuruluşunda manevi riyasetini sergilemiştir. Kimi tarihçiler, İstanbul’un fethinden sonra II. Mehmet’in Osmanlı’nın soyunu tüm hanedanlıklarda olduğu gibi asil, eski ve büyük bir köke -Oğuz/Kayı- dayandırmak istediğini iddia etseler de, İnalcık, ‘Osmanlı’nın Türklüğü’ tartışmasında nettir. Ancak bu netlik, İran ve Bizans etkisini görmezden gelmesine yol açmaz. Hoca’ya göre beylikten devlete geçiş süreci ve kuruluş tarihi de tartışmalıdır. Bunun en önemli nedeni döneme ilişkin yazılı kaynakların yok denecek kadar az olmasıdır. Mesela Osman Bey, her ne kadar kendi adına hutbe okutmuş olsa da bir devlet başkanından ziyade henüz bir Uçbeyi’dir. İnalcık’a göre ilk sultan, Orhan’dır. İnalcık, bu kuruluş ve yayılmayı sadece ‘dini’ bir ‘Gaza’ veya ‘Alperenlik’ fikriyle açıklamaz. Buna dönemin kent yapılarını ve ekonomilerini dâhil eder. Anadolu’da çok sayıda şehir, büyük ticaret merkezi durumundadır. Bu da Osmanlıların çevreyle bağlarını ve iletişimini geliştirmiştir, ufkunu gelişmeye açmıştır. Ona göre Osmanlı, gerek ilk yayılma yeri, gerek yönetici kadrosu, gerek nüfusu itibariyle bir Balkan İmparatorluğu’ydu. İslam Gaza/ Derviş ideolojisi, zaten İslam olan Anadolu’yu bir süre ihmal etmesine yol açtı. Zaten devletin kuruluşunu izleyen ilk yılları Balkanlarda yayılma, fetih ve göç izler. Burada Bektaşilik gibi başlangıçta sonraki siyasi çatışmaların sonucundaki gibi algılanmayan, sonradan heterodoks-sapkın görülen inançların kolaylaştırıcı etkisi söz konusudur. Dervişlerin uç’lardaki gazası, ahilerin ekonomideki fütüvvet ideolojisi ile bütünleşir. Fütüvvet mesleklerin kardeşlik ve dayanışma içinde yürütülmesiydi.

İlber Ortaylı anlatıyor

İnalcık ile aile dostu olduklarını bu nedenle çok genç yaşta kendisini tanıma fırsatı bulduğunu belirten İlber Ortaylı, “İlk tanıştığımda çocuktum, asıl Mülkiyeye girdiğimde tanışmış sayıyorum. Kendisinde tarih babında aradığım soruların cevaplarını buldum. Üslubu ve metodolojisi dikkatimi çekti. Türkiye’de her zaman bir amatör tarihçilik vardır, siyaset alanında, günlük hayatta gezilir. Metottan ve kaynaklardan uzak, çok ezbere konuşmaya dayanır. Böyle bir hoca olmadığını anladım.” der. İlber Ortaylı, düşüncelerini şöyle sürdürür: “Öbürleri zannediyorum kendilerini anlatma durumunda onun gibi değillerdi, onun kadar kendilerini ifade edemiyorlardı. Fuat Köprülü’nün kıymetli talebelerindendi ve aynen onun gibi bir edebi üslubu vardı. O özgün bir üsluptu, kendi şahsına münhasırdı. Kaynaklara inen tek tarihçi o değildi yani başka hocalarımız da vardı. Fakat onların içerisinde derhal anlaşılıyor ki mukayeseli hareket eden, başka yeni kaynakları arayan bulan ve onları kullanan biriydi. Edebiyat bilgisi kuvvetliydi, Farsça divan okuyabilirdi. Bu da ona has bir özellikti. Sonra zaten ortaya çıkmıştır ki bu muasır edebiyat tarihçilerimizden daha güçlü bir yanıydı. Edebi teknikleri iyi bilen hatta yerine göre şiir yazabilen tarzda biriydi. Şanslıydı, Abdülbaki Gölpınarlı’nın yanında talebelik yapabilmiştir…Halil Hoca’nın da İkinci Cihan Harbi’nden sonraki yıllara kadar böyle bir şansı olmadı ama bu olmadı diye dil öğrenmemiş değildi. Avrupa dillerini oturup, mükemmelen öğrenmişti. Dil bakımından zengindi. Yeni kaynakları kullandı, yeni metotlarla dünyaya açıldı. Balkan tarihine yeni görüşler getirdi. Bu sayede de Halil Hoca oldu… Hoca 1939 mezunudur. 1941’de doktorasını vermiştir. Çalışamaya da ölünceye kadar devam etti. Çok meşhur bir deyim vardır, ‘100 sene yaşa 100 sene öğren’ diye hakikaten öyleydi. 90 yaşından sonra bile kalemi eline aldı. Halil Bey demek, yoğun çalışan bir Türk demektir… Sağlığı kadar çalışmasına da dikkat ederdi. Düzgün çalışan biriydi. Öğrenciyi ciddiye alırdı çok şey öğretirdi, ciddi olmalarını da beklerdi, sert bir hocaydı. Lisans ve doktora öğrencisiyle ciddi olarak uğraşan, takip eden bırakın Türkiye’yi dünyada nadir bulunan profesörlerdendi. Ayrıca yormazdı da, toparlayan, teşvik eden bir hocaydı. Zaten insanlar, iyi bir hoca olduğunu 3 kıtada da söylüyor. Bizim için bir örnektir. Tarihçiler panteonunda yerini almıştır. “

Bursa’nın Hoca için yeri

Halil İnalcık Hoca ile ilk kez 2010 yılında tanışma imkânım oldu. Daha öncesinde eserleriyle tanıdığım bu büyük sima ile yüz yüze tanışmak benim için anlatılmaz bir duyguydu. O yıl Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından kendisine verilen “Fahri Hemşehrilik Beratı” vesilesiyle geldiği Bursa’da birkaç gün kalmıştı. Bir süre yanında mihmandar olarak bulunduğum bu günlerde kendisini yakından gözlemleme imkânı bulmuştum. O gözlemlerimden bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

İnalcık’ın deyimiyle bir “Darüs Saltanat” şehri olan Bursa sadece Osmanlı Tarihi açısından değil Avrupa ve Asya tarihi açısından da pek çok olayın kesiştiği çok önemli bir yerleşimdir. Berat töreni öncesinde yaptığımız kısa muhabbette Hoca’ya Bursa’da uzun yıllar önce yaptığı araştırmaları hatırlattım. Dile kolay, dört yıla yakın bir süre ölenin de yaşayanın da unuttuğu Bursa’daki pek çok tarihi vesikayı tozun toprağın arasından ilk kez çıkaran Prof. Dr. Halil İnalcık’tır. Osmanlı Kuruluş tarihi ve sonrasında Fatih Dönemi üzerine yazdığı başyapıt niteliğindeki eserleri -tabiri caizse- Osmanlı Tarihini yeni baştan ele almayı gerekli kılmıştır. Osmanlı’nın kuruluş yeri ve yılı gibi görece önemdeki tartışmalardan sıyrılabilseydik İnalcık’ın tarihe not düştüğü pek çok yeni bulgusunu anlama imkânı bulurduk.

Sadece kaynak taraması değil aynı zamanda çok iyi bir saha çalışması da yürüten Hoca, tarihin güzergâhını kaynaklarla karşılaştırmayı ve önemli yeni bulguları sağlam delillerle dile getirmeyi bir görev kabul ederdi. Bunu, yaptığı içten dost muhabbetlerinde bile görmeniz mümkündür. Her sözünün ardından bir kaynak dile getirmeyi ihmal etmemesi bunun en güzel örneğidir. “Bursa’nın evladıyım ben, bu tören sadece malumu ilan etmekten ve hakkımı iade etmekten ibarettir” diyerek sözünü tamamlaması Halil İnalcık’ın Bursa’ya dair hislerini sıralamayı gereksiz kılar. Tören sonrası açılışı yapılan  “Prof. Dr. Halil İnalcık Sokağı” ve “Prof. Dr. Halil İnalcık Osmanlı Evi” bu hemşeriliğin nişanesi olarak varlığını sürdürmektedir.

Törende yaptığı kısacık konuşmada bile İnalcık çok önemli şeylere vurgu yapmıştı. Dört yıllık Yunan işgalinde İznik’te bulunan Çandarlı Halil Paşa Türbesinde yapılan tahribata bakarak bugün bile zulmün hatırlanabileceğini dile getirmişti. “Bursa II. Tebriz’dir” diyen İnalcık’a göre İran üzerinden gelen “İpekyolu” ile Suriye üzerinden gelen “Baharat Yolu” Bursa’da birleşmektedir. Bu sebeple sadece o gün değil bugün dahi “Bursa Türkiye’nin kalbidir.” Hoca sözlerini şöyle devam ettirmişti; “Daha Yıldırım zamanında Osmanlı, dünya ticaretinde önemli bir yerdeydi. Tarihi vesikalar bunu açıkça ortaya koyuyor. Özellikle Fatih Dönemini anlamak bakımından Bursa’da Çelebi Mehmet Müzesinde keşfettiğim 256 defterin önemi çok büyüktür. Dönemin Kadı Sicilleri ve maliye vesikaları Bursa’nın ve İstanbul’un o dönem ne derece önemli bir merkez olduklarının tescilidir.” Hoca sözünün akabinde Diyanet Vakfı/İSAM tarafından o yıllarda yayımlanan “Kuruluş Sultanları” isimli kitabın mutlaka okunması gerektiğini vurgulamıştı.

Bu törenden dört yıl önce yine Bursa’ya gelen Hoca’nın Şehreküstü Meydanında bulunan Osmanlı’nın kurucusu Osman Gazi’nin heykeline şerh düştüğünü biliyoruz. O zamana kadar elinde kitabıyla cübbeli bir âlim olarak tasvir edilen bu heykel İnalcık Hoca’nın uyarısıyla yıktırılmış ve yerine yenisi yapılmıştı. Yeni yapılan Osman Bey heykeli yine Hoca’nın tarif ettiği şekilde bir savaşçı olarak zırhlı atıyla tasvir edilmişti. Bu heykel halen aynı meydanda Hoca’nın Bursa’ya bir hediyesi olarak durmaktadır.

Vefatından sonra ailesi tarafından defin yeri Karacaahmet Mezarlığı olarak belirlenmişti. Ancak, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayip Erdoğan’ın talimatı ve Bakanlar Kurulu kararıyla cenazesinin Osmanlı protokol mezarlığı konumundaki Fatih Camii haziresine defnedilmesi kararlaştırıldı. Cenazesi 28 Temmuz 2016 Perşembe günü öğlen Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından anılan haziredeki Gazi Osman Paşa ve Ali Emiri Efendi’nin mezarlarının yanında toprağa verildi. Yine Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile İnalcık için özel bir kabir yapıldı. Halil İnalcık’ın kabri, geleneksel Osmanlı ulema kabri şeklinde düzenlendi. Osmanlı tarih düşürme geleneğine uygun olarak Murat Bardakçı tarafından kaleme alınan ve hattat Sabri Mandıracı’nın yazdığı Halil İnalcık’ın mezar taşı kitabesi şöyle: “Kutb-ı aktâb-ı müverrîhîn idi / Cümle âsârı buna muhkem delîl / Rıhletiyle artık öksüzdür ilim / Böyle emretti bunu nazm-ı celîl / Şimdi mutlak Fatih’in bağrındadır / Fethi ondan dinliyorken biz melîl / Hüzn içinde söyledim tarih-i tâm / Kalbi yıkdı hicr göçdü Mîr Halîl-1437”

Ruhu şad mekânı cennet olsun.

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu