Sultan İbrahim ile Cinci Hoca
‘Deli’ Padişah ve Osmanlı Rasputin’i
Ağustos 1648. Sıcak bir gününde naaşı önünde ters eyerlenmiş atlar ve siyahlar içinde başları öne eğik sessizce yürüyen vezirleri ardınca tabutu giden İbrahim’in sekiz yıllık tuhaf saltanatı sona ermişti. İbrahim, babası I. Ahmet’in yanına değil, akıl yönünden noksan olduğu kabul edilen amcası Sultan Mustafa’nın yanına gömüldü. Bu durum topluma verilmeye çalışılan mesaja uygun düşmekteydi; sultanın canı alınmıştı ve kılıfı hazırlanmalıydı.
Sultan İbrahim’in zor ve yıldız ilmine göre uğuru olmayan saltanatına varıncaya değin yaşanan olaylar ve 17. yüzyılın ilk yarısına özgü yaşananların bir panoraması sunulduğunda; askeri ve yönetimsel alanda yaşanan dönüşüm, devlet yapılanmasına art arda inen darbelerin en büyük sorumlusunun imparatorluk otoritesinin başı olan padişahın idarede zorlanması ve harem kurumunun sürekli devlet işlerine müdahalesi olmuştu. Padişah otoritesinin bozulma sebeplerinden en önemlisi ise bu devirde sancağa çıkmayan şehzadelerin “kafes”te ömür tüketmeleri, haremde yer alan ağaların önem kazanması ve valide sultanların hükümdara ortak olma girişimleriydi. Bu durumun içinden çıkılmaz buhranlara, yönetim zaaflarına, Anadolu isyanlarına ve nihayetinde hazinenin iflasına neden olduğu kabul edilmekteydi.
Ayrıca bu dönemin şanssızlıklarından biri de çocuk yaşta (IV. Murat, IV. Mehmet, I. Ahmet); akıl noksanı (I. Mustafa); ruhsal yönden sorunlu (İbrahim); deneyimsiz, zamansız ıslahat yapmaya çalışan (II. Osman) padişahların tahta çıkmış olmalarıydı. Bu durumun imparatorluğa getirdiği yüklerden biri de “ağalar” ve “kadınlar saltanatı” gibi isimlerle anılan dönemler olmuştu. Biraz rüştünü ispatlayan sultan ile baskı, korku devri (Murat) ve samur devri gibi iflas dönemlerine de (İbrahim) ayrılmış, nihayetinde dört defa taht değişikliğine, iki sultanın da katledilmeleri sonuçları ortaya çıkmıştı. Sancağa çıkmayan, kafeste aldığı eğitim bile bugün doğru dürüst anlaşılamayan sultanın otoritesi tek başına bozulmakla kalmamış, sadrazamlık kurumu da zarar görmüş, artık mutlak vekil sıfatından çıkmışlar darüssaade ağaları ve valide sultanlar arasında eriyip gitmişlerdi. Bu durum otorite zaaflarına, kararsızlıklara veya kararların çıkar grupları gözetilerek uygulanmasına neden olmuştu.
Padişah otoritesi tamamen bozulduğunda, harem ile beraber askeri gruplar da yönetimde ortak olmaya başlamış, onları besleyen valide sultanlar, kimi kazanımlar elde etmekle beraber kimi zaman da feci sonuçlar ile bedelini de ödemek zorunda kalmıştı. Sayıları artan askerler de sürekli taht değişikliği nedeni ile ulufe kargaşası çıkarmış, cülus faturası ödenemez duruma gelmiş, devlet iflas noktasına sürüklenmişti. Murat ile beraber asker taht merkezinden uzaklaşınca, devlet üzerindeki ölü toprağını atar gibi olmuş, hazine de biraz rahatlamış ama hemen öncesinde Hotin Seferi başarısızlığı ve Sultan II. Osman’ın yeni ocak fikirleri ile tahtan indirilmesi ve yine Sultan İbrahim zamanında Girit bunalımında artan donanma masrafları devleti para yönünden perişan bırakmıştı. Bu dönemde yenilikçi ve düzeni değiştirme yanlısı bazı sadrazamlar ve paşalar işbaşına gelmiş (Sofu Mehmet, İpşir, Kara Mustafa gibi) harem gücü ve rüşvet karşısında hiçbir şey yapamamışlar, bazıları da katl olunmuşlardır. Bu ahval üzerine, geride taht değişikleri, katliamlar, rüşvet ve yolsuzluklar, parlak zaferler ve başarısız seferler üzerine Sultan İbrahim 1640 yılında tahta çıktı. Dışarıdan “kilitli odada kıyafetlerini görseniz acırsınız” diye tasvir edilerek anlatılara konu olan İbrahim’in gece yarısı gelen ağaya “benden ne istersiniz, karındaşım sağ olsun bize taht gerekmez’’ sözleri Kösem’in çağrılmasına neden olmuş, IV. Murat’ın öldüğüne bir türlü inanmadığı için cenaze odasına gitmeye iknaya çalışılmıştır. Onlarca yıl IV. Murat gibi kıyıcı bir sultanın ardını beklemek kendisinde afakan illeti ile sürekli öldürülme korkusundan başka bir şey bırakmadığı için yeni sultan cülus günü sürüklenerek şimşirliğinden çıkarılmıştır. Birkaç defa cenazenin yüzünü açtırarak öldüğüne kendisini inandırmaya çalışması kalem efendileri tarafından teferruatlı olarak anlatılagelmiştir. IV. Murat’ın öldüğüne gerçekten güç ikna olmuştu, aslında aksini beklemek de hata olurdu. Sultan İbrahim, çocukluk yaşlarını çoktan aşan şehzadelerin öldürülürken kopan fırtınaları, Kösem tarafından son anda urgandan kurtuluşunu, kimi zaman Üsküdar’da, kimi zaman da IV. Murat’ın aklına gelmesin diye sezdirilmeden sarayda yaşatılmasını hiç aklından çıkarmıyordu. Zaten hayatının bundan sonrasını bu hatırından çıkmayanlar yönlendirecekti. Osmanlı’nın sağ olan tek şehzadesiydi ve varis olmadan tahta çıkmıştı. Hatta Du Loir isimli seyyahın anlatımına göre ölüm döşeğindeki IV. Murat’ın öldürülmesini istediği şehzadeydi İbrahim. Gelen ağaları zor ikna etmişti Kösem; ağalara yüklüce bahşiş verilmiş IV. Murat’ın son saatlerini yaşadığına ikna edilmişlerdi. IV. Murat ölürken hanedanın sonunu mu getirmek istiyordu, yoksa efsane olan Kırım hanlarından biri mi devletin başına geçecekti bilinmez, ama Şehzade İbrahim kurtulmuştu ve Hz. Ömer sarığı başına sarılarak tahta oturmuştu.

Şimşirlikte geçirdiği uzun yıllar hapis hayatından farksız bir şekilde ruh sağlığını bozmakla kalmamış, aynı zamanda eğitim yönünden de onu oldukça geri bırakmıştı. Koçi Bey Risalesi bu dönemi anlamak adına önemli bir kaynaktır. Bu devirde çürümeye yüz tutan, yozlaşan kurumlar dönemin çeşitli müelliflerinin layihalar kaleme almalarına neden olmuş, devlet için endişelenen bu insanlar görüşlerini dile getirmekten çekinmemişlerdir. İşte bu risale dikkatle takip edildiğinde, iki sultan arasındaki eğitim farkı hemen hissedilir. Sultan IV. Murat’a sunulan risalede düzen bozukluğunun nedenlerine, kadroların yetersizliğine, bundan sonra yapılacak ıslahatlara, devleti düzeltmek adına aranan çözüm yollarına değinilirken; Sultan İbrahim’e sunulan risalede, sadrazama nasıl emir verileceği, ulemaya nasıl davranacağı, saray ahalisinin kimlerden oluştuğu gibi bilgilere yer verilmiştir. Bu risale, sultanın yaşadığı sarayda bulunan görevlileri bile tanımadığı sonucunu ortaya çıkarır ki bu da Sultan İbrahim dönemi hakkında oldukça güzel ipuçları verir. Kalem efendilerinin “Samur Devri” dediği dönem başlamış, iktidar, aslında Sadrazam Kara Mustafa Paşa ile çoğu zaman Kösem Sultan’da olmuştur. IV. Murat’ın ilk devirleri gibi devran tekrar Kösem’e dönmüştür.
İlk zamanlarda Sultan İbrahim’in Koçi Bey’den aldığı öğütler faydalı olmuş, becerikli veziriazam Kara Mustafa Paşa öldürülünceye kadar her şey yolunda gitmiştir. Arşiv belgelerinde bulunan Sultan İbrahim’e ait “esnafı kontrol altına alasın” gibi kadıya, “halkın şikâyetlerini gideresin, bozuk akçayı düzeltesin” gibi sadrazama yazdığı fermanlar tarihçilerin farklı İbrahim portreleri çizmelerine neden olmaktadır. Ancak Naima, Karaçelebizade gibi tanıklıklar ve Kösem Sultan telhisleri asıl durum hakkında aydınlatıcı bilgi verir.
Ölüm korkusu ile buhran geçiriyordu
Sultan İbrahim saltanatını iki devire ayırmak belki daha doğrudur. Sultan IV. Murat devrinden beri hizmette olan Sadrazam Kara Mustafa Paşa’ya dokunulmamış, o da devlet düzeninde düşük akçe gibi çok gürültü koparan bir işi halletmeye çalışmış, her ne kadar başarılı olamasa da padişah otoritesini temin etmiş, yaptırdığı tahrir ile yolsuzluğu önlemiş, ama bu dönem sadece dört yıl sürmüştü. Sultan İbrahim ruhça rahatsız bir portre çizmeye başlamıştı. Bu kertede işleri naiplik gibi bir kurum olmasa da Kösem Sultan görmekteydi. Sultan İbrahim arada ağırlaşıyordu. Ölüm korkusu sinirlerini felce uğratmıştı ve zaman zaman buhran geçiriyordu. İbrahim kendinden önceki 17 sultanın varisi, kendinden sonraki 18 sultanın ise atası olacaktı. Ama şimdi durum nazikti- soyun devamı gerekli idi. Yeni şehzadelerin doğması için için efsuna, büyüye, okuma ve üfleme işlerine girilmesine karar verilince, yeni bir musahibe, Osmanlı tarihinin en ilginç kişiliklerinden birine ikbal kapıları ardına kadar açılmış oldu. Saray erkânı onu Hüseyin Efendi olarak çağırırken tarih Cinci Hoca olarak kaydetti. Hocamız Halil İnalcık’ın bir Osmanlı Rasputin’i olarak tanımlaması elbette boş değildi. Tarihin garip bir cilvesi, onu en iyi tanıyan kişilerden biri de Evliya Çelebi idi. Çelebi bu yakınlığı şu sözlerle ifade eder: “Padişah yanında ondan daha yakın bir kimse yoktu. Veziriazamdan ve valideden yakınlığı fazla idi. Hinto koçuya (geniş ve yaylı araba) binse birlikte binerdi. Tahtırevana girse birlikte girip iner binerdi.’’ Evliya Çelebi, Safranbolu’dan gelen bu şeyhzade efendi ile Hamit Efendi Medresesi’nde birlikte eğitim gördüklerini ve kısa zamanda izzet bulduğunu da kendine has üslubu ile anlatır.

Soyunu Selçuklu hükümdarları ve hatta Mevlana’ya dayandıran Hüseyin Efendi, Safranbolu’da bir şeyh oğlu olarak hayata gözlerini açmış, medrese öğrencisi ve danişment olarak yaşamını sürdürürken kimi kaynaklara göre babasından, kimi kaynaklara göre kendisine yüce yaratıcı tarafından sunulan bir kudret ile üfürükçülüğe başlamıştı. Özellikle bilgisiz halk yığınlarının kendisine ilgisi artmış olduğu için danişmentliğini yaptığı şeyh efendi kadı olarak tayini çıktığında Hüseyin Efendi’yi götürmek istememiş, araya hatırlı hocaların sokulmasına karşın şeyh efendinin ağzından şu sözler çıkıvermişti: “Be hey efendi, bizim ırzımız vardır. Avret ve oğlana efsun okuyan işsiz güçsüz bir sihirbazı beraber götürelim, memuriyetimizde adımız kötüye mi çıksın?”
Sultan İbrahim asabiyeti yükseldiğinde annesi Kösem ile de geçinemiyordu. Kösem durumu ve oğlunu bir şekilde idare ediyordu, ama haremde yaşananlar dışarıya sızıyordu. İbrahim’in gözdelerinden Şekerpare, bir kargaşada Kösem tarafından darp edildikten sonra Sultan İbrahim tarafından Sakız Adası’na sürüldüğünde yapılan müsadere İbrahim’in içine düştüğü durumu da açıkça gösteriyordu. Terekesinde 16 sandık ile 250 kise yani 25 milyon gümüş akçe çıkmıştı. Bunun üzerine İbrahim’in “vay kâfir bana yiyecek ekmeğim yok derdi, hepsi benim malımdır” diye gösterdiği tepki de oldukça nahoş karşılanmıştı. Sultan İbrahim döneminde görevlerin samur ve bir çeşit vergi koydurduğu cinsel güç arttıran amber yani rüşvet karşılığında verildiği söylenir. İbrahim dışı samur, düğmeleri değerli taşlardan bir elbise icat etti; bu kıyafetin değeri 8000 kuruş, yaklaşık 6000 altın idi. Saray erkânına samur kürk getirmesi ferman olundu. Bu, ulema arasında eleştiriye, halk arasında da alaya neden oldu; dedikodu aldı yürüdü. Bu arada Cinci Hoca da faaliyetine devam ediyor, ünü ne ün katıyordu; kendisine o kadar ihtiyaç duyulur hale geldi ki, artık makamlar onun onayı ile alınır satılır olmuştu. İkbal merdivenlerini de hızla tırmanmaya başladı.
Cinci Hoca Kösem Sultan’a da yakındı
Önce Haric Medresesi müderrisi (profesörü) olması için ferman buyruldu. Bu görev tartışılırken bir ferman ile Sahn Medresesi müderrisliği, birkaç gün sonra da Süleymaniye Medresesi müderrisliği verilip padişah hocalığı ve Galata kadılığı gibi görevlerle taltif edildi. Bu atamalar, bilge bir kişi olan Şeyhülislam Yahya Efendi’nin itirazlarına rağmen gerçekleşti. Yahya Efendi onun yüzünden hayata veda etti. Bu sürede Sultan İbrahim’in şehzadeleri olmuştu, ama beş altı haseki kadının devletten aldığı hasların yıllık gelirleri de 100.000 kuruşa çıkmıştı; devletin harcamaları arttı. Sarayın bir bölümü samurla kaplandı. 1645’te başlayan Girit kuşatması sürüyordu. Bu dönemde Çanakkale Boğazı, Venedik tarafından kesilmişti. Cinci Hoca ise Sultan İbrahim ve Kösem Sultan’a yakınlığı sayesinde önemli devlet adamlarını devre dışı bıraktı. Samur kürk artık bulunmaz olmuş, bulunsa da fiyatı katlanmış, Rus ve Kazaklar samur yetiştiremez duruma gelmiş, artan rüşvet söylentileri nedeniyle saray erkânı, asker ve halktan tepkiler de artarak devam etmişti. Sultan İbrahim’in son çılgınlığı mücevher kaplı bir sandal yaptırmaya çalışmak oldu. Artık isyan hazırlıkları başlıyordu. İsyanın başı eski yeniçeri ağası Kara Murat Ağa idi. Saray düğünlerinden birine sadrazam tarafından ocak ağaları da çağrılmış, ama başlarına bir şey gelmesinden endişelenen ağalar bu düğüne katılmamışlardı.
Yapılan plana göre ilk önce “deli” padişahın tutumunun sorumlusu Sadrazam Ahmet Paşa paralanacak, sonra da şeyhülislam ikna edilerek ulema ile söz birliği sağlanacaktı. 8 Ağustos 1648 günü ağalar ve yeniçeriler silahlı olarak orta camisinde toplandı, Şeyhülislam Abdürrahim Efendi ikna edilerek isyancılara katıldı. Yeniçeriler Fatih Camii’nde toplandılar. Sadrazam Ahmet Paşa buraya davet edilse de bu davete uymadı. İsyancılar veziriazamlığa eski defterdar Sofu Mehmet Paşa’yı davet ettiler.
İbrahim isyanın haberini alınca “dağılsınlar” diye haber gönderildi. Müftü sultana, isyancıların sadrazam verilmeden dağılmayacaklarını iletti. İsyancılar Kösem Sultan’a haber göndererek sadrazamın katlini, İbrahim’in tahttan indirilerek yerine Şehzade Mehmet’in tahta oturtulmasını istediler. Bu sırada Sultan İbrahim bostancıları silahlandırıp, toplar getirterek mücadele etmeye hazırlandı. Ama sadrazam Ahmet Paşa sonunda saklandığı yerde bulunup boğduruldu, cesedi de At (Sultanahmet) Meydanı’na atıldı. Malı müsadere edildi. 7000 flori altına varan servet yapmıştı. Cesedi parçalandığı için tarihe Hazerpare Ahmet Paşa olarak geçti. Yeniçeriler, ocak ağaları ve ulema da At Meydanı’nda toplandı. Kösem Sultan’a haber verildi. Saray kapıları bostancılar tarafından açıldı; hiçbir karşılık verilmemişti. Şehzade Mehmet yerinden alındı. Henüz 7 yaşında idi, hemen biat edildi. İbrahim kendisiyle çile dolduracak iki cariye ile yine kilitlendi. Sultan IV. Mehmet tahta çıktı çıkmasına, ama Enderun halkı “diri diri padişah mı gömülür, çıkaralım” demeye başladı, asker arasında da gelişmelerden memnun olmayanlar vardı, İstanbul ahalisi de tepki vermekte gecikmedi. Dedikodunun önü ardı alınamayınca Cellat Kara Ali ibrişim kuşakla sabık sultanı boğdu. Böylece Samur Devri 1648 yılı Ağustos’unun sıcak bir gününde sona erdi.

Evliya’nın “Sultan bir koçuya binse ardına Cinci biner’’ diye anlattığı saray üfürükçüsü Cinci Hoca zaten Sultan İbrahim döneminin sonlarında yavaş yavaş gözden düşmeye başlamıştı. Aralıklarla birkaç defa görevlendirildiği Anadolu kazaskerliğinden 1646’da hepten alınmış, ardından saraydan çıkartılmıştı. Önce İzmit’e sürülmüş ardından İstanbul’a gelmesine izin verilmiş, ama Sultan İbrahim’in öfkesine gark olup Gelibolu’ya sürülmüş, birkaç hafta sonra İstanbul’a geri gelmiş ama artık eski günlerinden çok uzaklaşmış bir halde üfürükçülüğe devam etmiştir. İbrahim’in tahtan indirilip öldürülmesi ile de hamisiz kalmıştı.
IV. Mehmet tahta çıktığında hazinenin boş olması nedeniyle kendisine para için müracaat edildi. Para vermek istemeyince Cinci’nin evinde arama yapıldı. Evinde sandıklar dolusu altın, çeşitli denkler ve bohçalar içinde gizli mücevherat ile elliden fazla samur kürk ele geçirildi. Malı mülkü müsadere edildi. Manevi gücünden çekinildiğinden Habeş eyaletine bağlı İbrim sancakbeyliği görevi verilen Hüseyin Efendi yolda hastalandı. Kırım hanı sayesinde konaklamasına izin verildiği Karacabey’den İstanbul’a dönmesine izin verildi. Ne ki, her gördüğüne paralarının zorla gasp edildiğini söyleyip durması, onun da sonunu getirdi; ortadan kaldırıldı.
Olgar Söyler
Bahçeşehir Üniversitesi, Osmanlı Araştırmaları Koordinatörlüğü



