Kültür - Sanat

Sultan Alâeddin Keykubad’ın asıl eşi Gaziye Hatun

Dede Korkut Oğuznamelerinin girişinde yer alan “Dedem Korkut eydür; Karılar dört dürlüdür. / Birisi solduran soptur, / birisi dolduran toptur, / birisi evi tayağıdır, / birisi nice söylersen bayağıdır. / … Evin tayağı oldur ki: Yazı yabandan eve bir udlu konuk gelse, er adam evde olmasa, ol ânı yedürür, içirür, ağırlar, azizler, gönderür. Ol Ayişe Fatıma soyudur. Hânum! Anun bebekleri bitsün, ocağına buncılayın avrat gelsün!” kısmında kadın, çadırı ayakta tutan direğe benzetilmekte ve o olmazsa çadırın çökeceği yani ailenin var olamayacağı vurgulanmaktadır. Kadının Türk milletindeki yeri sadece aile ile sınırlı değildir.

Kadim zamanlardan itibaren kadın, Türk devletlerinde de yönetimde söz sahibi olmuştur. Türk hakanlarının eşleri katun veya hatun unvanı kullanmaktaydı. Büyük hatunun Türk olması ve asil bir soydan gelmesi hususuna ehemmiyet gösterilir ve tahta daha ziyade onun evladından birisi çıkardı. Orhun Abideleri’nde Bilge Melike-i Adile Sultan Alâeddin Keykubad’ın Asıl Eşi Gaziye Hatun Kağan “Tanrı, Türk milleti yok olmasın, millet olsun diye atam İlteriş Kağan ve anam İl Bilge Hatun’u yükseltmiş” diyerek Gök Türk devletinin kuruluşunda kadının rolünü ortaya koymaktadır. Yine Attila’ya gönderilen Bizans elçisi Priskos’un önce Arıkhan Hatun ile görüştüğü ve Türk hatunlarının devlet meclisi niteliğinde olan kurultaya katıldıkları kaynaklarda sabittir. Hatta eşlerini kaybeden bazı hatun bizzat hükümdarlık yapmışlardır ki bunların en fazla tanınanı Türkistan’ı istilaya kalkışan Pers imparatoru Büyük Kiros’u ağır bir mağlubiyete uğratarak ortadan kaldıran Tomris Hatun’dur. Ancak hatunların her zaman doğru kararlar verdikleri ve faydalı olduklarını da söylemek mümkün değildir. Hani Çinli katuna kanan kağan vardı ya…

İslam’ın kabulü sonrasında hatunların yönetimdeki etkinlikleri devam etmiştir. Büyük Selçukluların en ünlü veziri Nizamülmülk, Siyasetname eserinde “Acem hükümdarları devrinde kadınların siyasi bir tesiri olmazdı. Türkistan hakanları ve Türkmen padişahları devlet işlerinde kadınların fikirlerini üstün tutarlar.” diyerek Türk devletlerinin siyasi meselelerinde kadının rey hakkı olduğuna ve kararlara tesir ettiğine işaret etmektedir. Büyük Selçuklu döneminin en önemli ve kudretli hatunu hiç şüphesiz Karahanlı prensesi olan Sultan Melikşah’ın eşi Terken Hatun’dur.

Türkiye Selçukluları döneminde öne çıkan hatun Mahperi Hunat Hatun olmuştur. Türkiye Selçuklularına en parlak dönemini yaşatan Sultan Alâeddin Keykubad’ın ilk eşi olan Mahperi Hunat Hatun, Alanya Kalesi hâkimi Kyr Vard’ın kızıdır. Bezm ü Rezm eserinin müellifi Esterabadî ise “Hunat Hatun, Rum asıllı olup soylu ve güzel bir kadındı. Onun değerinin üstünlüğü, yaptığı iyilikler ve hayırlar…” diyerek övgüsünü belirtmektedir. Selçuklu tarihi sahasının tartışmasız otoritesi merhum Osman Turan, Mahperi Hunat Hatun hakkında “…Türk sarayında ve kuvvetli İslam medeniyeti içinde yaşayan hatun bir müddet sonra hem ihtida etmiş ve hem de dindarlığı ve hayır işlerine düşkünlüğü ile de tanınmıştır.” hükmünü vermektedir. Kayseri merkezindeki abidevi Hunat Hatun Camisi ve Külliyesi ile Tokat ve Yozgat’ta inşa ettirdiği yapılarla Mahperi Hunat Hatun, kıyamete kadar hayırla yâd edilmesini sağlayacak eserlerin banisi olarak tarihteki yerini almıştır.

Ancak Türkiye Selçuklu tarihinin en önemli kaynağı olan İbni Bibi’nin Selçukname adıyla anılan el-Evâmirü’l-Alâiyye fi’l-Umûri’l-Alâiyye eserinde Sultan Alâeddin Keykubad’ın resmî eşi olarak Gaziye Hatun’u zikretmekte ve Mahperi Hunat Hatun’u adeta cariye gibi göstermektedir. Oysaki Mahperi Hunat Hatun, Sultan Alâeddin’in vefatından sonra devlet yönetimindeki etkisini artıracak ve tahta oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev oturacaktır. İbni Bibi’nin bu tavrında Türk töresine göre hakanın asıl eşinin Türk olması gerektiği teamülü etkili olmuş olabilir.

Sultan Alâeddin Keykubad’ın resmî eşi Gaziye Hatun

Sultan Alâeddin Keykubad’ın Gaziye Hatun ile izdivacında siyasi amaçlar önemli rol oynadı. Sultan Alâeddin 1220’de Türkiye Selçuklu tahtına oturduğu vakit doğuda Harezmşah ve asıl önemlisi Moğol tehdidi belirgin hâle gelmişti. Genç Sultan, bu tehdidin farkına erken varmış ve birtakım tedbirler almıştır. Konya, Sivas ve Kayseri kalelerini güçlendirmiş ve ittifak arayışları içerisine girmiştir. Türkistan’dan gelen istila hareketi karşısında Eyyubilerle dostluk kurmak ve güç birliği oluşturmayı amaçlamıştır. Ancak Artuklular meselesi yüzünden Selçuklu ve Eyyubiler, Kâhta’da savaşmış, bu durum dostluğun kurulmasını geciktirmiştir. Bu savaşta esir alınan Eyyubi komutanlarından İzzeddin İbni Bedir’i serbest bırakan Sultan Alâeddin türlü hediyelerle onu Şam’a geri göndererek dostluk kurmak niyetinde olduğunu belli etmiş ve bu dostluğu akrabalıkla pekiştirmek istemiştir.

Büyük Sultan Alaeddin Keykubad Eyyubi emiri Melik Eşref’in kız kardeşi olan, kaynaklarda Melike-i Adile olarak anılan Gaziye Hatun ile evlenmek için Hokkabazoğlu Seyfeddin’in başkanlığında bir heyeti aracı olarak Şam’a gönderdi. Heyetin beraberinde götürdüğü hediyeler için İbni Bibi’ye kulak verelim: “Seyfeddin emre uyarak hazineden, elbise odasından, haremden, ahırdan, kıymeti, zarafeti, güzelliği, göz alıcılığı en üst noktada olan ve eşi benzeri bulunmayan zarif taçlardan, kakmalı bileziklerden, altın halhallardan, kıymetli elbiselerden, huri gözlü seçkin cariyelerden, soylu atlardan, Horasan ve Irak işi kaplardan, yük develerinden meydana gelen hediyeler hazırladı. Dergâhın itibarlı kişilerinden birkaç kişiyle yola düştü.” Ancak Hokkabazoğlu Seyfeddin, Malatya’ya ulaşınca hastalanarak öldü. Yavuz Selim Burgu, Seyfeddin’in ölümünde Mahperi Hunat Hatun’un parmağı olduğu kanaatini taşımaktadır. Burgu, Hunat Hatun’un bu evliliği uğursuz göstermek istemiş olabileceğini, Ermeni ve Süryani hekimler vasıtasıyla Seyfeddin’i zehirletmiş olabileceğini ileri sürmektedir.

Ancak, Sultan Alaeddin Keykubad, emelinden vazgeçmeyerek Seyfeddin’in yerine Şemseddin Altunaba’yı Malatya’ya gönderdi. Sultan Alaeddin’in daha önce serbest bıraktığı İzzeddin İbni Bedir, Şam’a ulaşınca Melik Adil’in oğulları Melik Eşref, Melik Gazi ve Melik Fahreddin’e Sultan’ın barış için çabalarını anlatarak övdü, bu durum Melik Adil’in oğullarının Sultan’a karşı olan düşmanlık hislerinin dostluğa dönüşmesinde etkili oldu. Emir Şemseddin Altunaba, Şam’a ulaşınca Eyyubi Melikleri onu büyük bir saygıyla karşıladı ve onu yüceltmek için hediyelerini en yüksek seviyeye yükselttiler. Emir Şemseddin, Sultan’ın hediyelerini takdim edince, Eyyubi Melikleri ve konuklar Sultan’ın cömertliğine ve gayretine övgüler yağdırdılar. Ardından Sultan Alaeddin Keykubad ile Gaziye Hatun’un nikâh merasimi yapıldı. İbni Bibi nikâh törenini tasvir ederken “O merasimde o kadar çok şeker dağıtıldı ki Âdem’in yaratılışından kıyamet gününe kadar kimse öylesini görmedi. Eğer Yahya b. Halid-i Bermekî’nin bu fani âleme ikinci gelişi mümkün olsaydı, böyle bir durumu görmekten utanma ve sıkılmadan başka bir duyguya kapılmazdı.” ifadelerini kullanmaktadır.

Nikâh merasiminden sonra Eyyubi Melikleri, Gaziye Hatun’un çeyiz hazırlığı için süre istediler. Emir Şemseddin Altunaba bir mektupla bu durumu Sultan Alaeddin’e bildirdi ve “Eğer siz padişahımız da Malatya’ya gelirseniz, o sizin meliklere değer verdiğiniz manasına gelir. Onların kalplerinin rahatlamasına ve sevinmelerine vesile olur. Hem de saadet burcu, mutluluk yeri ve cömertlik arsası olan Malatya’da güneş ve ay birleşmiş olur.” diyerek Sultan Alaeddin Keykubad’ın Malatya’ya gelmesinin yerinde olacağı fikrini iletti. Sultan bu fikri yerinde bularak Malatya’ya hareket etti ve tüm emirlerin düğüne katılmak için Malatya’ya gelmelerine dair ferman çıkardı.

Fakat garip bir tesadüf eseri Sultan Alaeddin Keykubad da tıpkı Hokkabazoğlu Seyfeddin gibi Malatya yolunda rahatsızlandı. Sultan’ın boynunda şişler ve urlar peydah oldu. Gaziye Hatun’u getiren düğün alayının Malatya’ya ulaşmasından üç gün sonra Sultan Alaeddin, Malatya önlerine geldi ve Emir Şemseddin Altunaba tarafından karşılandı. Sultan’ın rahatsızlığı artınca dönemin en ünlü hekimleri çağrıldı ve Müslüman ve Hristiyan hekimler Sultan’ı muayene ederek boynundaki çıbana dokunulmasının tehlikeli olabileceğini belirterek pansuman yoluyla tedaviye giriştiler. Ancak bu tedavi bir sonuç vermedi ve Sultan’ın durumu giderek ağırlaştı. Eyyubi ve Selçuklu emirleri dâhil herkes Sultan’ın durumu karşısında ümitsizliğe düştüler. Sultan, bir ara kendine gelince boynundaki urlara pansuman yapması ve sargıları değiştirmesi için Cerrah Vasil’in çağrılmasını emretti. Cerrah Vasil, urdaki cerahatin iyice olgunlaştığını görünce hayatını tehlikeye atarak, neşterle urun ucunu kesti. Urun içerisinden ırmak gibi irin ve cerahat boşaldı. Cerahat boşaldıkça Sultan rahatladı ve uzun süredir uyuyamadığı için derin bir uykuya daldı. Sultan’ın uykusu bir gün ve bir gece sürdü. Bu durum endişeye sebep olsa da nihayet Sultan uyandı ve Vasil tarafından yapılan pansuman ve sargı ile Sultan’ın durumu daha da düzeldi. Sultan’ın yaptığı ihsanlar sayesinde, o vakte kadar geçimini zor sağlayan Vasil zenginler arasına karıştı.

Sultan Alaeddin Keykubad ile Gaziye Hatun’un düğünü

Bir hafta içerisinde ayağa kalkan Sultan Alaeddin Keykubad, Gaziye Hatun ile yapılacak düğününün hazırlıklarının başlamasını emretti. Sultan Alaeddin Keykubad ile Gaziye Hatun’un düğün törenlerinin anlatımında tekrar İbni Bibi’ye kulak verelim: “Emirler ve naipler şehri, cennetin güzelliğini kıskanacağı, dönen feleğin şaşkınlık zaviyesine düşeceği, yıldızların şöhretini kaybedeceği, göğün telaşlanacağı şekilde süslediler. Şam emirleri ve serverleri, örf ve adetlerine uyarak mücevher ve taşlarla süsledikleri, altın ve gümüşten yaptırdıkları yedi köşkü katırların sırtına yerleştirdiler. Onların yanında Mısır, Şam, Rum ve Musul beldelerinden getirdikleri oyuncular, hokkabazlar ve kavalcılar zarif hareketlerle sanatlarının inceliklerini gösterdiler. Sultan’ın sağdıcı olan Harput Artuklu Hükümdarı Nizameddin Ebu Bekir, törende dinar ve dirhem saçarak cömertlik şartlarını yerine getirdi. Böylece bir hafta boyunca zevk ve eğlenceyle, yiyip içmekle meşgul oldular. İşi akıllarına getirmediler. Sekizinci gün Sultan halka açık eğlence meclisi düzenledi. Şam emirleri Sultan’ın yanında oturdular. Gelin mavi renkli çadıra giderken, yasemin simalı, gümüş endamlı kızları andıran yıldızlar, göğün lacivert kubbesinde cilveleşiyor, “Yakın göğü ışıklarla donattık” kudretinin eli, gelinler gibi parıldayan gezegenlerin yüzüne mavi bir tül çekiyordu.”

Sultan Alaeddin Keykubad ile Gaziye Hatun aynı gün zifafa girdiler. Bu evliliğin 1223 veya 1224’te gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Düğün ve eğlenceler yedi gün daha devam etti. Sekizinci gün Sultan, Eyyubi Meliklerinin geri dönmelerine müsaade etti ve emirlerinden bazılarını onları uğurlamak için beraberlerinde gönderdi. Uğurlamaya giden emirler geri dönünce Sultan Alaeddin Keykubad ve Gaziye Hatun, Malatya’dan Kayseri’ye hareket ettiler. Darü’l Feth Kayseri’ye giderken uğradıkları her şehirde törenler düzenlendi. Kayseri’de bir süre kalan Sultan, kutlu haremi Melike-i Adile Gaziye Hatun ile birlikte Antalya’ya geçti.

Sultan Alaeddin Keykubad’ın üç oğlu bulunmaktaydı. Mahperi Hunat Hatun’dan olan büyük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev’i Erzincan emirliğine atayarak merkezden uzak tutmak isteyen Alaeddin Keykubad, Gaziye Hatun’dan doğan Rükneddin Süleyman’ı Şam vilayetine atamıştır. Gaziye Sultan’dan doğan diğer oğlu İzzeddin Kılıçarslan’ı ise veliaht tayin eden Sultan Alaeddin Keykubad, tüm emirlerden biat yemini almıştır.

Gaziye Hatun’un öldürülmesi

1237’de Sultan Alaeddin Keykubad’ın Kayseri’de zehirlenerek öldürülmesinden sonra Saadettin Köpek’in desteklediği Gıyaseddin Keyhüsrev tahta oturmuştur. Gıyaseddin Keyhüsrev, 1238’de Gaziye Hatun’u Ankara Kalesi’ne, oğulları İzzeddin ve Rükneddin’i Uluborlu Kalesi’ne hapsetmiştir. Ardından, Melike-i Adile Gaziye Hatun, Saadettin Köpek vasıtasıyla yayın kirişi ile boğdurularak öldürülmüştür. İbni Bibi hayırla yâd ettiği ve gaddarca öldürülmesini kınadığı Gaziye Hatun’un öldürülmesini şöyle tasvir etmektedir: “Her hareketinde asil yaratılışının izleri görülen, son derece iffetli ve namuslu olan bu merhume, cellatlar gelmeden önce izin alıp abdestini yeniledi. Hayatına veda etmek için, içinden gelerek iki rekât namaz kıldı. Yüzünü dua kıblesi olan göğe çevirerek, “Allah’ım, ben senin kulunum ve kulunun zulüm görmüş, ümitsizliğe düşmüş, değersiz kızıyım. Benimle çocuklarım arasına karanlık perde koydular. Ruhumu ve vicdanımı köreltip kanımı akıtmaya niyet ettiler. Allah’ım çocuklarımı sana emanet ediyorum. Onları koru. Sen tövbeleri kabul eder, kullarına acırsın.” dedi. O an orada bulunan saray hocaları bu duayı ezberleyip bir yere kaydettiler. Merhume devalı “Zalimlere hak ettikleri cezayı ver. Bana acı ve beni bağışla, tövbelerimi kabul et.” dedikten sonra başörtüsünü iki üç kat dolayıp yüzünü kapayarak Kıble’ye dönüp oturdu. Hizmetçilerle helalleşti. Kelime-i şehadet getirip Kur’an okumaya başladı. Cellatlar gelip böyle dünya iffetlisi bir kadını cennet bahçesine gönderdiler.”

Gaziye Hatun’un naaşı daha sonra kızları tarafından Kayseri’ye getirilerek, şehrin kuzeyinde, Sivas yolu üzerinde bulunan Çifte Kümbet’e defnedilmiştir. Kızları tarafından 1247-1248’de inşa edilen kümbetin giriş kapısı üzerinde beş satırlık kitabesi bulunmaktadır. Kitabede “Burası, Eyyuboğlu Melik Adil Ebu Bekir’in -Allah onların kabirlerini nurlu, ruhlarını ve kokularını güzel kokulu eylesin- kızı, uğur ve bereketlerin kaynağı, melikeler melikesi, dünya ve ahretin hatunu, üstün hasletlerin sahibi, zamanın Zübeydesi, dünyada kadınların efendisi, İslam’ın ve Müslümanların yüz akı, din ve dünyanın koruyucusu, takvâ sahibi, güzel ahlaklı, saadetli melikenin şehitliğidir. Bunun yapılmasını muhterem kızları -Allah onları emellerine ulaştırsın ve hâllerini güzel kılsın- H. 645 (1247-1248) senesinde emretti” ibareleri yer almaktadır. Yıldıray Özbek’e göre kümbetin o dönem Kayseri şehrinin dışında inşa edilmesi, Gaziye Hatun’un isminin kitabede zikredilmemesi, Alaeddin Keykubad’ın eşi olduğunun vurgulanmaması, Hunat Hatun’un yapının inşasına verdiği iznin şartları gibi görünmektedir. Kümbet kesme taştan yüksek kare kaide üzerine oturtulmuş olup sekizgen planlıdır. Kümbetin üzeri içten kubbe, dıştan piramidal bir külah ile örtülüdür. Ayrıca duvarların üzerinde sülüs yazılı Kur’an’ın Bakara suresi bir kuşak olarak dolaşmaktadır. Sekizgenin dış yüzleri yuvarlak kemerler içerisine alınmış ve bunların üzerine de birer mazgal pencere açılmıştır. Giriş kapısı duvarların üst noktasına kadar ulaşan dikdörtgen çerçeve içerisine alınmıştır. Mukarnaslı portal nişinin etrafını geometrik yıldız geçmelerinden oluşmuş geniş bir bordür çevirmektedir. Bunun içerisinde mukarnaslı, sivri bir giriş ve yuvarlak kemerli kapısı bulunmaktadır. Girişin üzerine kitabesi yerleştirilmiştir. Kümbetin içerisi oldukça sade olup altında mumyalık kısmı bulunmaktadır.

Serdar Kozan, Düşünen Şehir, Sayı: 41

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu