Kültür - Sanat

Türkmenistan- Aşkabat sabahına, garip bir sıla ünsiyetiyle adım atmak… (Seyahat Yazıları IV)

Yine Aşkabat’tayım…

Aşkabat’a o kadar çok geldim ki saymak zor geliyor.

Bu sözdeki mübalağa, aslında çok sayıda seyahati işaret etmekten ziyade kifaf sınırını fazla zorlamış olduğumu vurgulamak içindir.

Bu şehre ilk seyahatimi 1995’te yaptım. Sonraki beş yıllık sürede, yılda bir-kaç defa tekrar ederek garip bir bağımlılığa dönüştü.

Esas itibariyle her seyahatin makul gibi görünen bir gerekçesi var elbette… Ama durup bugünden bakınca ve gidilmesi elzem gibi görünen başka yerleri de düşününce anlaşılmaz bir kaynak israfı gibi geliyor insana.

Ancak hiçbir hadiseyi, olmuş şeyi arkasından bakıp yargılamak doğru değil… Yaşanan, yaşanması gerektiği için yaşanmıştır. İstenen, beklenen, umut edilenden ziyade elde kalanla yetinmektir aslolan.

Hangi kuvvetli cazibeler beni bu mükerrer seyahatlere zorladıysa zorladı. Şimdi hoş intibaları, seyahat görgülerini, tecrübelerini tespit etmek, mücerret kârı müşahhas kâra inkılâb ettirmek gerektir diye düşünüyorum.

Yine mutad üzere güneşin çöl aynasından yansıyan ilk ışıklarının sihirli tesiriyle yol ve giriş muamelatına ait yorgunluk ve yılgınlıklarından sıyrılmış olarak güven hissimi katmerleştiren o malum ayraporttan (havaalanından), henüz uyanmakta olan Aşkabat sabahına, garip bir sıla ünsiyetiyle adım atıyorum.

Yine bu ilk ışıkların efsunlu, ılık ve sessiz sabahında, ülkenin yegâne salâhiyettarı, basübadelmevtinin çılgın mimarı ve serdarı, resmi binaların taç kapı nişlerinde asılı posterlerinden, beşuş çehresiyle bakıp, hoş geldin diyor.

Giriş muamelatının ezici cenderesinin tesirinden henüz kurtulamamış yol arkadaşlarım, ciddi bir yorgunlukla malul halde iken benim giderek zindelik ve neşe yansıtan halime, hele şehri nokta-nokta tersim eden ünsiyetime bön ve şaşkın nazarlarla mukabele ediyorlar.

Onların ikinci gelişleri… Her ikisi de Türkiye Türkmenistan Dostluk Derneği’nin yönetim kurulu üyeleri sıfatıyla, birkaç ay önce bu ülkeye davetli olarak gelmişlerdi. Kalacak yer meselesini, önceki gelişlerinde tanıdıkları birileri üzerinden halletmişlerdi. Otomobilimiz, merkezi caddelerden birine açılan çıkmaz sokakta duruyor. Yüksek duvarlı, ağır demir kapılı bir ön bahçeden yüksek girişli dairenin camekânlı verandasına geçiyoruz. Burada ev sahibi Rus asıllı Bayan Natüvan bizi karşılıyor. Evi gezdirip kullanabileceğimiz eşyaları gösterdikten sonra küçük bir çanta ile ayrılıyor.

Yerleşip temizleniyoruz… Az sonra Sapargeldi Bey geliyor ve hemen kurulacak imalâthanenin sermaye, kâr paylaşımı vb. ortaklık prensipleri müzakere ediliyor. Prensipler üzerinde anlaşıyor ve iaşe telaşına düşüyoruz. Yimpaş mağazasına geçiyoruz.

Şehirde müthiş bir inşaat telaşı var… Her yerde şaşırtıcı bir değişim rüzgârı esiyor. Şehir adeta kabuk değiştiriyor. Sonradan görme zengin iddiacılığı dökülüyor şehrin paçalarından.

Prezident, Hükümdar, Serdar-ı Türkmen buyurmuş ki ‘Aşkabat ak şehir bolmalı’…

Kimi seyyahlarca kimliksiz, nev zuhur (kuruluşu: 1881) bir Sovyet Rus şehri olarak tavsif edilen Aşkabat; Orta Asya’daki diğer örneklerine nispeten, profili belirleyen hemen bütün yapılarda, stilize Selçuk Mimarisi çizgilerinde belirginleşen ve insan boyutundaki, belirleyici mimari tarzı ile dikkatimi çektiği andan itibaren bu şehri bana sevdirmişti.

Şimdi, bu fermanın mübalâğalı, dalkavukça yansımalarında şehrin o sıcacık yüzü soğuyuvermiş. Bütün binalara ucuz, mat ve gri-beyaz arası mermer döşüyorlar. Bu binaların; cephe estetiğini bozuyor, insanın içini ısıtan mütevazı, samimi hislerle buluşturan ışığını gölgeliyorlar. Diğer taraftan iddia ve enaniyet anıtları ile de eski şehrin dokusunu bozuyorlar. Altın heykeller, gökdelen yavrusu şadırvanlar, bulundukları yer ve zeminle uyumsuz, avamlık abideleri halinde keyfimi kaçırıyorlar.

Bu düşünce ve duygularımı yol arkadaşlarımla da paylaşmak istiyorum…

Hak vermekle birlikte biraz sert buluyorlar. Daha önceki munis sevimliliği görseydiniz hak verirdiniz diye söyleniyorum.

Mağazadan, kalacağımız süre müddetince yetecek kadar iaşe, kap kacak, temizlik maddeleri vb. alıp lokanta bölümüne geçiyoruz. Burada görüşmeyi düşündüğümüz ya da sürpriz, çok sayıda dostla karşılaşıyor ve dünyanın küçük olduğunun müşahhas örneği ile keyifleniyoruz. Yemek davetleri alıyor randevulaşıp, eve dönüyor, sonraki günlerin planlaması yapıyoruz. Ziyaret, iş ve gezi programları hazırlayıp, yol yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz. Biraz uzanıp kendimize geldikten sonra güya sokağa çıkacağız.

Yoldaşlarım beni kıskandıracak bir rahatlıkla yastığa başlarını koyar koymaz uykuya geçiyor az sonra da mışıltı peşrevini müteakıb horultu fasıllarına başlıyorlar. Uyuyamıyorum. Kalkıp verandaya geçiyor, hafızamdaki Aşkabat filmlerini geri saymaya başlıyorum.

Yıl 1998… Türkmenistan’ın garaşsızlık bayramına davet edilmiş, cumhurbaşkanlığı sarayının kabul salonunda yapılan törende, Sapargeldi Hanov ve Oraz Aydoğduyev tarafından Türkmenbaşı’na ikinci defa takdim edilmiştim. Törende Türkmenbaşı söze “bugün bu yerde, benden başka konuşacak var mı?” diye sorup cevabını pek beklemeden, hemen konuşmasına başladı. Konuşmanın bitiminde birkaç yüz kişilik uzun bir tebrikât kuyruğu oluştu. Sıra bana gelince kendimi tanıtıp daha önceki buluşmamızı hatırlattım… Mütebessim, zeki bakışlarla baştan ayağa tarayıp, ‘Bakır Doğanım, may ayında yaşulılar maslahatında buluşamadık. Hazır gelişiniz yahşı boldı.’ deyince bu sürpriz alâka, beni hem şaşırttı hem de gururla keyiflendirdi…

Hediye takdimim, sıcak ve candan ayak divanı sohbetimiz, mutadı aşan bir ölçüye vardı endişesiyle telaşlandım.

Hemen kollarımdan tutarak beni rahatlattı. Ve hediyeler hakkında izahat istedi. Arkamdaki; tebrik için bekleyen diplomatlar, yabancı adamları ve Türkmen devlet ricalinden oluşan kuyruktan -bu uzun bekleyişten dolayı- herhangi bir itiraz söz konusu olamazdı elbette ki… Ancak, onlarca meraklı bakışın baskısı altında mahcubiyet ve eziklik duyuyordum. Bunu hissetmiş olmalı ki ‘Müzeyin hem de Ertuğrul Mescidi’nin açılışı olacak. Türkiye’den Süleyman da geliyor, gitme, sen de bolmalısın’ dedi ve ekledi ‘getirdiğin savgatların arkasına söylediklerini yaz’.

Ameliyat sonrası, insanlarla belirli bir mesafeden fazla yakalaşmamasına rağmen beni kucaklaması bekleyenlerin hayretini mucip oldu. Salonun kapısında terden sırılsıklam bir halde, Sapargeldi Bey’e “bu açılışlar ne zaman” diye soruyor ve 12 Kasım’da olduğunu öğreniyorum. Eyvah on beş gün daha bekleyeceğim diye söyleniyorum.

Hayfa ile başlayan bu on beş gün, mesut bir çevre mükâşefesiyle su gibi akıp geçti.

Bu bayram tebrikâtını müteakıb, mutantan bayram kutlamaları başladı. İlk kutlama merasimi prezident köşkü önündeki sabit tribünü olan meydanda, adeta uluslararası bir şölen boyutunda; nutuklar, resmigeçitler, teatral sunumlar, gösteriler vb. faaliyetlerden oluştu… Ardından Mekân Köşkü diye adlandırılan kongre merkezinde yapılan, günün mânâ ve ehemmiyetini vurgulayan tiyatro ve müzik temelli gösteriler. Burada, Türkmenbaşı’nın salona girdiği kapının yakınında en ön sırada oturtulmuştuk. Türkmenbaşı salona girdiğinde ayakta alkışlarla karşılandı.

Yerine geçerken gelip Sapargeldi Bey’i kollarından tutarak, ona özel ilgisini ilan edercesine hatırını soruyor. Sonra beni fark ediyor. “Bakır doğanım rahat mı?” diyerek benimle tokalaşıyor ve “sizinle görüşeceğiz” deyip yerine geçiyor.

Buradaki kutlamalarda beni derinden etkileyen en çarpıcı program Türkmen Müziği icrası ve özellikle de bu programın baş icracısı konumundaki halk sanatkârı payesinde bir hanımdı. Edası, müeddası, o müheykel bacı bey duruşu, o dişi aslan heybeti, fevkalâde geniş sesi, hâkim icrası yanında; başındaki Türkmen şalının üzerinde yer alan ağır, mutantan, bir sanat şahikası dizaynı ile göz kamaştıran tacından başlayarak, yakası soyut resmin en mükemmel örneklerinden sayılacak bir işleme ile tersim edilmiş uzun entarisi ve bu entariyi adeta zırhlayan, Türkmen maden sanatının en özgün örneklerinden oluşan ve -muhtemelen 4-5 kg. ağırlığındaki- gümüş takıları ile göz ve kulak süruruna vesile oluyordu. Türkmen müziğindeki -yabancı kulaklar için- o haşin, o hoyrat boğaz çalmalar, bu hanımın icrasında nasıl da rafine bir hal almış, bizim müziğimizdeki gayri lâfzî terennümlerde olduğu gibi nasıl estetik mahiyet kazanmış, nasıl bir tamamlayıcı vasfa ulaşmış, anlatamam… Tadı hâlâ damağımdaki bu konseri asla unutamayacağım.

Son katıldığım kutlama programı Aşkabat şehir stadyumunda yapılanı idi…

Burada olimpiyatların açılış ve kapanışlarındaki gösteri programlarını gölgede bırakacak bir iddiada hazırlanmış programlar seyrettik. Bu muvaffak tantanadan bir organizatör olarak etkilenmem gerekirken kesif bir huzursuzluk duyuyor ve bunu dillendiriyorum. Muhatablarım Merhum Baydur Yılmaz ile Sapargeldi Beylerin tepkileri farklı oluyor. Baydur Bey “Bu bir sevinci ruhlara perçinleme denemesidir. Olmalı” diyor… Sapargeldi Bey ise “Nasıl bu tarz törenler sizde de yok mu?” diyor ve ekliyor “Totaliter otorite etkilemeye, etkileme tiyatroya dayanır. Bu kabil rejimlerin sert soluğu buralarda yumuşar. Sayuz totalitarizmindeki propaganda, bütün benzer anlayışlara örnek olmuştur. 70 yıllık bu tecrübenin bu en govi miras hazinesi, garaşsızlıkla başlayan yeni devirde uzun yılların bu kabil tüketimine de yetecektir. Seni huzursuz eden şey bir bakıma beni de huzursuz ediyor ama cemiyet ve fert şahsiyet olma vetiresini bir türlü yaşayacak. Bu geçiş sürecini en az zarar ile geçirmek için mevcut liderimiz olabileceklerin en iyisi ve samimisidir. Onun için lazımdır” diye sözlerini tamamlıyor. Hissiyatımı bu derece derinden kavrama hassasiyetinden ötürü minnetimi ifade ediyorum.

Ertesi gün Sapargeldi beni davetli olduğu bir düğüne götüreceğini söylüyor.

Akşamüzeri giderken Türkmen Düğünü kelimelerinin ardarda hulul eden çağrışımları ile zihnim meşgul ve biraz da heyecanlı bir halet-i ruhiye ile yürüyor ve zihnimde beliren tecessüs çerçevesinde çocuksu sorularla arkadaşımı yoruyorum. Tabii bu çağrışımlar bombardımanının en öne çıkanı, Ali Yörük’ün yıllar önce Devlet Tiyatrolarında sahnelenen ve sonraki yıllarda da TRT’de yayınlanan Türkmen Düğünü adlı oyunu idi… 1993 yılında Kazakistan’da Canbıl şehrine bağlı bir köyde drama yazarı Akim Terazi için yapılan o masalsı 60. yaş toyunu hatırlıyorum. Yine 1992’de Taşkent’te Yazıcılar Bağında katıldığımız sayuz bulaşıklı Özbek düğününü hatırlıyorum. Ve bizdeki geleneksel, modern ve daha çok da bu iki anlayışın, avami, kiç örneklerini hatırlıyorum. Tabii en heyecan veren düğün resimleri çocukluğumun mutluluk albümünden fırlayıp geliveriyor.

Düğün evine vardığımızda özel olarak çok sayıdaki ampullerle aydınlatılmış bahçede sıralanmış, zengin donanımlı masalarda içki ve meşrubat şişeleri ile çeşitli çerez, meze ve yiyecek tabaklarının yer aldığı bolluk ve zenginlik hissi veren masalardan birine oturtuluveriyoruz. Özbekistan’daki düğünden pek farkı yok, diye düşünüyorum. Yendi, içildi, müzik dinlendi, oynandı, masaları dolaşan çiftlere hediyeleri verildi. Özbeklerinki gibi alabildiğine canlı, neşeli ve samimi bir atmosfer, havayı alabildiğine ısıtıyor. Doğup büyüdüğüm şehirde, adeta akraba dost meclisindeymişçesine kendimi mesut hissediyor, kesif bir sıla hissi yaşıyorum.

Sonraki gün bir ev davetindeyiz. Sapargeldi’yi bu meclisin odağına koyan seviyeli, samimi bir dostluk vasatı… Görmüş-geçirmiş, delikanlı edalı dostları yanında bizim müzik çevrelerini de çok iyi tanıyan ve müziğimiz hakkında vukuf sahibi bir müzik doçenti ile tanışıyor ve ağırlıklı olarak Türkmen müziği üzerine uzun bir sohbet ediyoruz. Ertesi günün pazar olması sebebiyle geç saatlerde ayrılıyoruz.

Sabah misafiri olduğum Baydur’un mutadı sebebiyle uyku sersemi bir halde erkenden ayaklanıyorum. Kahvaltılık almak için pazara gidiyoruz. Benim mutadım üzere mübalağalı bir kahvaltı sofrasından Rahmetli Baydur’un işi için Aşkabat’ın hemen bitişiğindeki Anev’e gidiyoruz. Burada birlikte çalıştığı bir hanımla tohum tescil işlemi üzerine görüşmesi varmış.

Daha önce Sapargeldi Bey’e, Aşkabat çevresinde tarihi bir doku olup-olmadığını sormuştum. Bana, Nesâ (eski Nisâ) ve Anev’den bahsetmişti.

Azeri asıllı mezkûr hanıma eski Anev yerleşim yerini soruyorum… Görüşme sonunda istersek götürebileceğini söylüyor. Aşkabat’ın 5 km kadar güneydoğusunda yer alan tarihi Anev’e, bu hanım bizi götürüyor. Yola çıkarken, etraf hekimliğinden emekli ve bölgenin kültürel yapısı hakkında vukufiyeti olan bir dostunu da yanımıza alarak gezimize rehberlik boyutu sağladı.

Arabadan inerken rehberimiz daha henüz izahata başlamadan Merhum Baydur Yılmaz beni şaşırtan bir malûmatla; “Biliyor musun, Türkmenistan’ın tarihi geçmişi paleolitik çağlara kadar uzanmaktadır. Bu çağlarda ortaya çıkan medeniyetleri, topluca Anev Kültürü olarak adlandırıyorlar. Bu kültürün alt katmanlarında buğday ekiminin yapıldığı, dünyanın en eski tarımının burada olduğu ve ziraatta ilk defa suni sulamanın kullanıldığı anlaşılmış. İyi ki geldik… Buranın benim için değerini en iyi senin anlayacağını biliyorum” diyor ve ihtirasla parlayan gözlerle yere bakıyor, eğilip sert zemine ellerini daldırarak iki avuç toprak alıyor ve aynı ihtiraslı solukla koklayarak -yüzü toz-toprak içinde- “muhtemelen o tarım vasatı, elimdeki bu toprağın çok derinlerinde kalmıştır, ama yine de binlerce senenin ötesinden buğdayın kokusunu iliklerime kadar hissettim” diyor. Bu aşkın heyecan karşısında hazirun fevkalâde müteessir oluyoruz.

Annaberdi adlı yaşlı rehberimiz Baydur’un bu çılgın dibacesi üzerinden giriş yaparak; Orta Asya’daki en eski yerleşim yerlerinden biri olan Anev’de, Amerikalı arkeologlar tarafından 1904-1905 yıllarında yapılan kazılarda M.Ö. 4500, başka bir tahmine göre de M.Ö. 9000 yıllarına tarihlenen bir medeniyet ortaya çıkarıldığını ve bunları Anev Kültürü olarak tarihe kaydettiklerini söyledikten sora, Anev’deki kalenin ilk olarak M.S. VI. yüzyılda, Fars hükümdarı Hüsrev-i Anuşirvan tarafından kurulduğu rivayeti ile sözlerini sürdürüyor. Şehir, 9.-12. yüzyıllarda gelişme göstermiş, fakat 13. yüzyıl’ın başlarında Moğol istilasıyla tamamen harap olmuş. Bu işgallerden bir müddet sonra yeniden imar edilerek, 15.-16. yüzyıllarda parlak bir gelişme süreci yaşamış. Bu dönemde kent içinde ve çevresinde camiler, saraylar ve diğer önemli mimari yapılar inşa edilmiş. Anev, Rusların “sardoba” olarak nitelendirdikleri, “serda” denilen sarnıçlarıyla ünlüymüş. 16. yüzyılda, “bahçe şehri” anlamına gelen “Bağabad” adıyla anılan şehre, 18. yüzyılda “yeni su” anlamındaki Farsça “Ab-ı Nev” denilmiş. Bu isim daha sonraları Anev şeklini almış. Yakın zamanlara kadar canlılığını koruyan kent, en son 1948 depreminde yerle bir olunca terk edilmiş.

Halen çok harap vaziyette ve büyük bir höyük şeklindeki Anev’de bugün, 15. yüzyıla ait bir yapı manzumesinin yıkıntısından başka yüzeyde herhangi bir esere rastlamadık.

Gördüğüm yıkıntı ve molozlar, bir zamanlar muhteşem bir cami, türbe, medrese ve hankâh gibi eserleri ihtiva ediyormuş.

Bu külliye, Anev yerleşim yeri harabesinin güneybatı tarafında yer alıyor.

1937’de Türkmenistan Tarih Enstitüsünce onarım ve konservasyon işleri yapılmış, ancak 1948 depreminde yerle bir olmuş. O tarihten itibaren insanın içini sızlatan bir yığıntı halinde kaderine terk edilmiş.

İnsanlar hangi sebeplerle; can ve kan kattıkları, ruh kalıplarında şekil verdikleri, içinde rahat ve huzur buldukları bu kadar güzel ve muhteşem yerleri terk ederler? Bunu anlamakta zorlanıyorum… Bu esrarı bir türlü kavrayamıyorum. Şimdi içimizi titreten, ışıl-ışıl gözümüzü kamaştıran, moloz yığınları bile o ihtişamın bütün izlerini taşırken, bizi baş edilmez cazibesiyle sarhoş ederken, insanlar bu emanete, bu mirasa nasıl sırt dönerler?

Milli Kol Yazmalar Enstitüsünde rastladığım bir sanat tarihçisi (maalesef ismini hatırlamıyorum) bana bu külliyenin yıkılmadan önceki çizim ve onarım sonrası resimlerini göstermişti. Bu tesbit ve onarım çalışmalarının büyük ölçüde Rus âlimlerce yapıldığı intibaını, gördüğüm mezkûr levhaların altındaki notlardan edinmiştim.

Aşkabat’ın 18 km. güney batısındaki Nesa’ya ise; Türkmenistan Yazıcılar Birleşigi 1. Sekreteri (Başkanı) ve şâir, Atamurat Atabayev’in şoförü Gurbangeldi götürmüştü. Burada bir rehberim yoktu, talihsizlik bununla da kalmadı fotoğraf makinemde film de yoktu. Bir de Şoför Gurban’ın bu refakatten pek memnun olmadığı hissine kapılıyor ve süratle, şimdiki yerleşim yerinin batı istikametinde sağında ve solunda yer alan kalıntıları gezerek ilk defa heyecan ve keyif duymadan adeta birkaç dakika içinde bu ziyareti bitiriyorum. Dönüşte Atamurat Bey’e sitem edince beni aynı binadaki bir başka ofise götürüyor. Burada yaşlıca ve fevkalâde şişman bir zata beni “Al sana senin sıkletinde bir doğan. Nesa’ya gitti bir şey anlamadan geldi. Ona Nesa’yı anlat” diyor ve beni orada bırakıp ofisine dönüyor. Kalıbımla müsemma bu sempatik zat, Nesa’yı bana nazari olarak anlatıyor ve adeta tecessüm ettiriyor.

Bu eski kent, iki ayrı yerleşmeden oluşmaktaymış. Bunlardan eski Nisa, Part’ların başkentliğini yapmış ve M.S. 220’de onların yıkılmasından sonra Sasaniler tarafından işgal edilmiş. Burada yapılan kazılarda Helenistik döneme ait önemli eserler ele geçirilmiş. Bunun yanında kurulan Yeni Nisa ise bir Ortaçağ yerleşmesi olup, etrafı 7 kilometrelik bir surla çevrilmiş. Söz konusu kale, Türk- İslâm devrinde yapılmış ve geç dönemlere kadar kullanılmış.

Belâzurî’nin kaydından bahsederek 9.yüzyılda Nesa’nın önemli bir vilayet merkezi olduğunu söylüyor. Selçukluların Horasan’a geldikten sonra ilk kez Gazneliler’le yaptığı savaş, Nesâ civarında gerçekleşmiş ve bu savaşla bir anlamda Selçuklu Devleti’nin temeli atılmış. Selçuklulara ait kaynaklarda şehrin adından sıkça söz edilmesi onun bu dönemde önemli bir yer olduğunu göstermektedir. Fakat Nesâ da diğer Horasan şehirleri gibi, Moğolların tahribiyle yıkılmış ve daha sonra da önemini yitirmiş.

Bugün küçük bir kent görünümündeki yeni yerleşim yerinin yanında bulunan harap vaziyetteki eski şehirde maziden hatıra olarak, son dönemlerde inşa edilmiş bazı yapıları görmüştüm. Ancak mimarlık tarihi açısından önemli görülen Namazgâh Camiinden ise hiçbir iz yokmuş. Eski çizim ve bilgiler ışığında 11.-12. yüzyıllara ait bir Selçuklu eseri olduğu düşünülüyormuş. Benim daha da şişman olan bu amcaya verdiği malumatlar için teşekkür ediyor, Atamurat Bey’e uğramadan binadan çıkıyorum. Ve zihnim bu mükâşefenin mülahazalarıyla yüklü bir halde, kendimi civardaki bir parkın kanepesine bırakıyorum… Zevk almadan dolaştığımı sandığım kalıntılar dile gelmiş, bu uzaktan rehberin anlattıklarıyla bütün benliğimi sarmıştı. Öyle ki eğer oraya gitmeseydim bu anlatılanlar alelâde bilgi kırıntıları halinde bir hafıza yükü olacaktı… Ama az önce dinlediğim adam gördüklerimin üstündeki perdeyi kaldırdı.

Biz seyyahlar için tarihi malumatların mutlak hakikati yansıtıp-yansıtmadığı o kadar da önemli görülmemelidir. Aslolan  önünde durduğunuz tarihi objenin sizinle konuştuklarıdır. O size kendini nasıl anlatıyorsa, siz bu ifadeden ne anlıyor ve hissediyorsanız, odur mutlak olan. Başkaları yerine tarihin kendisi sizin açtığınız pencereden ne kadar görünüyorsa, idrak aynanızda tecessüm eden neyse, odur doğru olan…

Yeter ki bu harabeler, izler, kalıntılar bir ifade cümlesi teşkil etsin… Bir dönemin macerasını, dehasını, var olma şuurunu akıl ve ruh penceremizin küçücük aralığından sonsuzluğa akıtacak cevheri muhafaza etsin. Size; melâl yüklü terk edilişlerinin hikâyesini, bu vefasızlığın, zulmün keskin sırrını, ihtişam ve sefaletini, vaz geçiş ya da geçiriliş halet-i ruhiyesini anlatsın.

Benim gibi maksat ve gayesi belirsiz, münhasıran gezmek olsun diye dolaşan disiplinsiz bir seyyah için; tarihi ve coğrafi malumatların yalnızca gerçekliğinden ziyade, bana ulaşanın, gözümün gördüğünün, ruhuma yansıyanın önemli olduğunu söyleyebilirim. Bu sebeple buluştuğum tarihi objenin –ören yeri, harabe vb.-; kendi zamanının bütün sırlarını, dehalarını, hikâyelerini, hulâsa bütün bir ırkın mâcerasını tecessüm ettirmesini, göz aynamızdan sonsuzluğa yansımasını beklerim.

Bizim tarihimizle, bizim kültür dünyamızla bir ilişkisi yokmuş gibi görünen Aşkabat’ın kültürel arka planının izleri ile buluşma keyfiyeti, bu bakış açısı ile teşekkül ediyordu.

Bekleme süresindeki son haftada daha önce görmediğim Göktepe’yi ziyaret ediyorum… Burası daha önce edindiğim bilgiler çerçevesinde Türkmen cengâverliğinin anıt coğrafyası olarak zihnide yer etmişti. Özbek Hanları ile İran arasında süregelen kavgaların sisli vasatı Ruslar için Orta Asya’da bulunmaz bir propaganda zemini hazırladı. Bu fesat zaten zayıf olan tesanüdü zaafa uğratınca, birbiri ardınca Rus işgalleri başladı… Ancak Batı Türkistan’da Türkmenlerin uzun süren direnişleri göz kamaştırıcıydı. 1879’da Göktepe civarında girişilen amansız muharebede, bütün Türk dünyasını sevindiren büyük bir muzafferiyet kazandılar. Ancak bu zafer, Türkmenlere çok ağır kayıplara mal olmuştu. Kısa zamanda toparlanmaları zordu.

Ruslar yenilginin sorumlusu komutanı görevden alarak, yerine Plevne’de Gazi Osman Paşa’ya karşı savaşmış -bir muvaffakîyet sağlamış olmalı ki- M. D. Sokobelev’i tayin ettiler. 1881’deki harp, General Sokobelev’in başarısıyla sonuçlandı. Rus General önceki yenilginin intikamını çok kanlı bir şekilde aldı. Bu tarihten 1924’e kadarki istiklal mücadelesi sonunda sükût etti ve 67 yıl sürecek sessiz bir esaret dönemi başladı. Bu abidevi coğrafyayı; 1881’in o meşum katliamı ile gelen, esaret yıllarının gölgesini silen, garip bir aydınlık hissi içinde, o kahramanların ruhları ile birlikte dolaşıyorum.

Büyük Türkistan’ın batısındaki bu Oğuz soyunun yiğit ve muzaffer mağluplarının kahramanlık destanının vuku bulduğu yeri de bu ahvalde görmüştüm.

Hafta boyunca Türkiye’de hiçbir zaman gitmeyeceğim bir yere fırsat buldukça kaçamak yapıyorum. Atçapar’a renkli yaşulı portrelerini, onların emeklilik günlerinin heyecanlı atmosferini seyretmeye gidiyorum. Tabii Türkmen’in o masalsı, o cennet atını seyretme fırsatı da cabası… Hareketin, gücün, süratin ve estetiğinin terkiben tecessüm etmiş hali… Hızlılar zürefası kuşların ve ceylanların kıskanacağı bir güzellik… Koşu alanına inip at fotoğrafları çekiyor, çıkıp tribünde, zengin ifadeli yaşulı portreleri çekiyorum… Anlayışlı, ince, güngörmüş yaşulılar; yakın plan çekim gayretlerime, poz verdirme teklifsizliğime, onları yarış atmosferinden uzaklaştırıcı müdahalelerime karşı mütebessim bakışlarla mukabele ediyorlar. Bu kâmil müsamaha ile şöhretli fotoğrafçıları dahi kıskandıracak portreler yapıyorum. Ve bu sayede iki güzellik odağının, Türkmen’in mühib, aslan duruşlu, nur yüzlü yaşulısı ile ceylan yüzlü atının görüntülerini portreler galerimdeki kütüğe kaydediyorum.

Cuma günü, (Türkmen ifadesiyle anna günü) Sapargeldi  beni Hazreti Ömer Camiine götürüyor. Cami girişinde “Benim cenazem var, namazdan sonra seni alırım” deyip gidiyor. Avluda çok sayıda yaşulı etrafımı sararak benimle ilgileniyorlar. İçlerinden biri, “O Sapargeldi Bey değil miydi? Neden onu da getirmedin” diye yüzünde sıcak ve sevgi dolu bir ifade ile soruyor. Mazereti olduğunu söyleyince, bana “bu caminin gerçek banisi odur” diyor ve onun nümayişsiz kurucu iradesini tebcil ederek, caminin kuruluş hikâyesini anlatıyor. Namazı Aşkabat Baş İmamı Hazretguli Hanov kıldırıyor. Elinde tuttuğu uzun, omuz hizasındaki asası dışında, hutbe tarzı aşağı-yukarı bizimkine uygundu. Çıkışta kapıdan az ilerde arabasının içinde beni bekleyen Sapargeldi’ye “Azizim bu insanlardan, bütün Sovyet hinterlandında temeli atılan bu ilk caminin, senin eserin olduğunu öğrendim. Niçin cuma günleri gelmiyorsun. Dini muhtevanı ve inanç sahibi olduğunu biliyorum… Bu yoldaşlarından seni aralarında görmenin sürurunu esirgeme” diyorum.

Öğleden sonra Aşkabat Hekimlik binasındaki ofisinde baş imam (müftü) Hazretguli Hanov Efendiyi ziyarete gidiyoruz. Hazretguli, dini tahsilini bütün Sovyet hinterlandındaki yegâne eğitim vasatı olan Özbekistan’ın iki tarih ve kültür şehrinde, Taşkent ve Buhara’da tamamlamış. Hazretguli Efendi’nin Sapargeldi’ye olan muhabbetini gözlerinden okuyorum. Aralarındaki derin dostluğu hemen hissediyorum. Bunun sebebinin aynı tireden olmalarına, hatta akrabalık (ikisinin de soyadının Hanov olmasından dolayı) münasebetine dayandığını düşünüyorum… Ama Hazretguli Efendi’nin Ahal-Teke tiresinden olduğunu ve aralarında akrabalık olmadığını öğreniyor ve aralarındaki bu dostluktan daha da etkileniyorum. Baş İmam Sapargeldi’nin tarihi, dini ve milli meselelerdeki malumatından iftiharla söz ediyor. Ben de teyit ediyorum. Sapargeldi hakkında söylenenlerden mahcup oluyor.

Devam edecek…

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu