Okyanus’un kapısı; Lizbon

Avrupa’nın en batısında, İspanya’dan başka bir ülke ile kara sınırı bulunmayan, etrafı denizlerle kuşatılmış bir ülke olan Portekiz’in denizle kucak kucağa yaşayan başkenti Lizbon. Tejo Nehri’nin Atlas Okyanusu’na döküldüğü yerde, okyanusun oluşturduğu haliç’e açılan doğal bir liman üzerinde kurulmuş olan şehir, Avrupa’nın en eski başkentlerinden birisi. Denizin, güneşin, renklerin şehri. Arap hakimiyetinin ülkede bıraktığı en önemli izlerinden biri olan çini (Azulejo) kaplamalı birbirinden güzel binaların, balkonlarda uçuşan çamaşırların, asırlık sarı tramvayların, yokuşların, merdivenlerin, birbirinden güzel manzaralar sunan seyir teraslarının (Mirador), fadonun ve hicranın şehri. Bir metropolün bütün nimetleri ve canlılığıyla bir sahil kasabasının huzurlu dinginliğini aynı anda sunan, kendine has özellikleri olan çok özel bir şehir.

Tarihi neolitik çağa kadar uzanan şehrin Fenikeliler tarafından kullanılmış olduğunu gösteren bulgular mevcutmuş. Efsaneye göre Truva savalarından sonra Odyseus tarafından kurulmuş. Roma döneminde Olissipo adıyla anılmış. 711 yılında Müslüman hakimiyetine giren şehir 1147 yılına kadar El Uşbuna adını almış. Alfama, Alcantara gibi semt isimlerinde halen Arapçanın etkisi görülebiliyor. Ülke genelinde, Almada, Almadovar, Alcacer, Algarve gibi şehir isimleri Endülüs devrinin günümüze uzanan esintileri.
1147 yılında Reconquista (yeniden fetih) dahilinde Portekiz Kralı I. Afonso önderliğinde, Alman ve Portekiz şövalyelerinden oluşan bir grup Lizbon’u kuşatıp Endülüslülerin elinden almış. Bu tarihten sonra Lizbon tekrar Hıristiyanların egemenliğine girmiş. 1260 tarihinden beri Portekiz’in başkenti olan şehir, altın çağını coğrafi keşiflere bağlı olarak 16. yüzyılda yaşamış. Vasco da Gama’nın Hindistan yolculuğunun başlangıç noktası burasıdır. Bugünkü Avrupa medeniyetinin varlığına zemin hazırlayan önemli bir dönüm noktasını oluşturan coğrafi keşifler ve sömürgecilik buradan başlamış. Uzak doğu ile ticaretin merkezi olduğu 15-16 yüzyıllarda çok gelişmiş altın çağını 16. yüzyılda yaşamış. 1910 yılında Portekiz cumhuriyeti kurulmuş 1974’de kansız bir harekât ile diktatoryal yönetimden kurtularak demokratik yapıya kavuşmuş.

Tarihi kent merkezi Sao Jorge Kalesi’nin bulunduğu tepe ile karşısındaki tepe ve aralarında kalan vadiyi kapsıyor. Lizbon 1755 yılında çok büyük bir deprem ve ardından tusinami felaketi yaşamış, şehrin %85’i yıkılmış ve çok sayıda can kaybı meydana gelmiş. Kale etrafındaki mahalleler bu depremden kurtulan tek alan olmuş. Tepenin denize bakan yüzündeki Alfama semti halen geleneksel dokuyu koruyan, daracık sokakları, insani ölçekte, sevimli bembeyaz binaları, aniden karşınıza çıkan meydancıkları, duvarlardan taşan çiçekleri ile saatlerce keyifle kaybolunacak bir bölge. Şehrin Arap döneminden kalan dokusunu muhafaza ediyor. Zaten ismi de Endülüs döneminde hamamların yoğunlaştığı bölge olduğu için Arapça El-Hammam’dan geliyormuş. Endülüs dönemi hamamların ve surlarının kalıntıları zaman zaman karşınıza çıkıyor. Alfama semti Kuzey Afrika şehirlerinin medinelerine çok benziyor. Bu bölgenin nirengi noktası olan Se Katedral, Arap döneminde ulu caminin bulunduğu yermiş.
Şehrin geneline yayılmış bir su dağıtım sistemi ve anıtsal meydan çeşmeleri de İstanbul’u çağrıştıran bir özellik. Büyük depremden hemen önce yapılmış ünlü su kemeri şehrin suyunu Sintra taraflarından getirip, sarnıçlar ve çeşmelerle şehrin dört bir yanına dağılmasını sağlıyormuş. Bu eşsiz kemer depremde ayakta kalmayı başarmış ve günümüz Lizbon’unun turistik değerlerinden biri olmuş. Lizbon tıpkı İstanbul gibi tepeler üzerinde kurulmuş bir şehir. Hatta tıpkı İstanbul ve Roma gibi 7 tepeli şehir diye anılıyormuş. O kadar çok inişli çıkışlı sokakları var ki yürüyerek dolaşmak bir parça zor ama, umulmadık güzelliklerle her an karşılaşabileceğiniz son derece keyifli rotalar vaat ediyor. Yer yer asansörler, finikülerler ve yürüyen merdivenlerle yokuşların zorluğunu hafifletmeye çalışmışlar. Bazı binalarda kamuya açık asansörler var, bunları kullanarak rahatça üst kotlardaki sokaklara çıkılabiliyor. Onlarca merdivenli sokağı ile Lizbon’a merdivenlerin başkenti de diyebiliriz. Dünyanın en güzel şehirlerinin eğimli arazi üzerinde kurulmuş olduğu gerçeğinin en güzel numunelerinden biri Lizbon.

Biz kale eteğindeki tarihi bölgede konakladık ve Lizbon’u keşfetmeye meydanlarından başladık. Deniz kenarında yer alan Ticaret (Commercia) meydanı şehrin en görkemli meydanı. Büyük depremde yıkılan eski kraliyet sarayı burada yer almaktaymış. Şimdi etrafını kamu binaları çeviriyor, ortasında bir anıt bulunan meydanın bir tarafı denize açılırken diğer tarafından St. Augusto zafer takı ile şehrin ünlü alışveriş caddelerine bağlanıyor. Burası çeşitli etkinliklere ve konserlere ev sahipliği yapan, günün her saatinde cıvıl cıvıl bir mekân. Önündeki gemi güvertesi gibi yapılmış merdivenlerden denize iniliyor. Burada küçükte olsa bir kumsalı doğal haliyle korumuşlar. Kum ve çakıldan heykeller yapan sanatçılar burayı renklendiriyor. Adeta sonsuzluğa açılır gibi duran o merdivenlere oturup gün batımlarını seyretmek, sokak sanatçılarının performanslarını izlemek ve gezinti yapmak için şehrin favori mekânı burası. St. Augusta takının ardından devam ederseniz biraz ilerde şehrin başka bir ikonik yapısı olan Santa justa asansörü ile karşılaşıyorsunuz. Baxia ve Bairro alto semtlerini (kendi dillerinde aşağı ve yukarı) birbirine bağlayan bu asansör günümüzde tamamen turistik hale gelmiş. Biraz daha ilerleyince Ulusal tiyatro ve Rossio Tren İstasyonu başta olmak üzere önemli yapıların çevrelediği Rossio (Don Pedro IV) meydanına ulaşılıyor. Şehre güney Amerika’dan gelmiş ve Lizbon’un sembollerinden biri olmuş eflatun çiçekleriyle ünlü jakaranda ağaçlarıyla çevrelenmiş, ortasında yüksek bir sütun üzerinde Dom Pedro IV’nun heykelinin iki tarafında havuzlarla süslenmiş, zemini Lizbon’a özgü dalgalı parkelerle döşenmiş güzel bir meydan burası. Ağaçların çiçeklendiği zamanki eşsiz güzelliği görmek için Lizbon’a mayıs-haziran aylarında gelmelisiniz. Biz mart ayında gittiğimiz için ne yazık ki çiçekli halini göremedik. Rossio meydanı karşılıklı iki köşesinden Figueira (incir ağacı) ve Restouradores Meydanı olmak üzere iki meydana daha açılıyor. Restouradores meydanından başlayarak şehri yeniden imar eden markiz Pompal anısına dikilmiş Pompal Anıtı’na kadar devam eden büyük bulvar (Avenie da libardade), şehrin yeni çağdaki yapılanmasının simgesi gibi. Pompal Anıtı’ndan sonra da büyük ve güzel bir park, Eduardo VII Parkı uzanıyor. Parkın üst başından denize doğru enfes bir manzara var.

Lizbon’da ikinci günümüzde kale etrafındaki sokakları ve miradorları dolaşıyoruz. Mirador da Graça, Mirador da Portos de Sol, Mirador de Santa Luzia eşsiz Lizbon manzaraları sunan seyir tepeleri. Bir müddet alfama sokaklarında kayboluyoruz. Tarihi doku severler için Alfama’nın sürprizleri bitmek bilmiyor. Gün batımını izlemek içinde günü kalede noktalıyoruz. Kalenin içinde bir de müze bulunuyor. Çığırtkan tavus kuşları, sağlam surları ve muhteşem Lizbon manzarasıyla Arap döneminden kalan bir eser olan St. Jorge Kalesi ziyaret edilmeyi hak ediyor. Dönüşte Roma dönemi anfi tiyatrosunun önünden geçiyoruz. Katmanlı tarihi ve kültürüyle Lizbon gerçekten eşsiz bir şehir. Akşamları kale etrafındaki mahallelerde dolaştığınızda, taşka adı verilen yerel lokantalarda Portekiz özgü bir müzik olan Fado dinleyebilirsiniz. Hatta sadece bu lokantaların yer aldığı sokaklardan geçmek bile yeterli olabilir. Klasik gitar ve fado gitarı tabir edilen mandolinden iri bir yerel saz eşliğinde mikrofonsuz sesle icra edilen fado insanın gönlüne dokunan bir müzik. Portekizliler genellikle denizci bir millet. Coğrafi keşifler döneminde gönderilen 3 gemiden ikisi geri dönmezmiş. Sefere giden eş ve sevgililerini bekleyen kadınların yüreklerinin feryadı bu yerel müziğin özünü oluşturmuş. O yüzden Fado, genellikle hüzünlü bir müzik türü olmakla birlikte ara sıra neşeli versiyonlarına da rastlanıyor. Fado dinlemek Lizbon’a gidince deneyimlemek gereken en özgün kültürel unsurlardan biri. Hicran, ayrılık acısı diye çevirebileceğimiz “Saudade” kelimesi belki de bu umutsuzca beklenen denizcilerin acısının Portekiz diline kattığı, bu yüzden başka batı dillerinde pek de karşılığı olmayan bir sözcükmüş.

Şehrin Chiado diye adlandırılan tepeler üzerindeki bölümü depremden sonra yenilenen yüzüyle tipik Avrupa şehirlerinin ruhunu taşıyan bir bölgesi. Sanat galerileri, tiyatrolar, müzeler, cafe ve barlar burada yoğunlaşıyor. Bu bölgenin merkezi olan Luis de Camoes Meydanı adını Portekiz’in 13. yüzyılda yaşamış ünlü bir şairinden almış. Ortasında da şairi betimleyen bir anıt bulunan, kıymetli binalar ve kiliselerle çevrelenmiş bir meydan. Buraya yakın Chiado meydanı, son yüzyılın ünlü şairi Fernando Pessoa’nın yaşarken sık geldiği tarihi Cafe A Breselia’nın önünde oturur halde heykelinin yer aldığı ikonik köşesi ile Lizbon’un en ünlü yerlerinden birisi. Günümüzde şehrin simgelerinden olmuş kırlangıç (Andorinha) kuşları bu ünlü şairin şiirlerinde sıklıkla yer bulmuş:
“Andorinha que vais alta
Andorinha que vais alta
Porque nao me vens trazer
Qualquer coisa que me falta
E que te nao sei dizer?”
*
“Yükseklerde uçan kırlangıç
Neden getirmiyorsun bana
Bende eksik olan bir şeyi
Ama sana söyleyemediğim”

Buraya yakın diğer bir önemli meydan, Carmo Rahibe Manastırı önünde yer alıyor. Gotic uslupla yapılmış eski bir manastır büyük deprem de kısmen yıkılmış ve o yıkık hali ile depremin anısını korumak adına bir simge olarak bırakılmış. Bu çevresi güzel yapılar ve ağaçlarla süslü sükûnet dolu meydan bir tarafından Santa justa asansörünün üst noktasına çıkıyor. Lizbon’un tarihi bölgelerini resimleyen sokak ressamları ve tatlı bir melodi tutturmuş müzisyenleri ile bu meydanı çok seveceksiniz. Mirador Sao Pedro Al Cantara ferah terasları ve kaleyi karşıdan gören eşsiz manzarasıyla bölgesinin soluklanmak için semtin en gü,zel köşelerinden birini oluşturuyor. Hemen yanında yer alan ünlü finiküler hattı gloriayı kullanırsanız kısa sürede Restaurades Meydanı’nda bulabilirsiniz kendinizi.

3. günümüzde, Martin Muniz Meydanı’ndan ikonik ahşap tramvayların işletildiği ünlü 28 numaralı hatta biniyor ve şehrin hemen hemen tüm turistik noktalarını içeren keyifli bir gezi yapıyoruz. Merkeze nispeten uzak konumda yer alan, şehri iki beyaz kuğu gibi süsleyen Sao Vicente de Faro manastırı ve Estrale bazilikasını bu gezi sırasında görüyoruz. 28 numaralı tramvay kale altında yer alan Martim Muniz Meydanı’ndan başlıyor, Alfama sokaklarında dolaştıktan sonra Chiado ve Estrale bölgesinden geçerek ve şehrin batısındaki adeta heykel ve mimari müzesi gibi olan anıtsal mezarlarla dolu ünlü Prazeres Mezarlığı’nda sona eriyor.

Sonraki günümüzü, Lizbon’un sayfiye mahallesi denebilecek ünlü Belem semtine ayırıyoruz. Şu anki cumhurbaşkanlığı sarayı, bizimki de dahil olmak üzere birçok elçilik binası, önemli müzeler ile tarihi Belem Kulesi ve Jeranimos Manastırı’na ev sahipliği yapan deniz kıyısında güzel bir semt Belem. 1974’de kadar Salazar Köprüsü, karanfil devriminden sonra ise 25 Nisan Köprüsü adıyla bilinen ünlü asma köprüyü ve karşı yakadaki devasa Hz. İsa (kurtarıcı İsa) anıtını en güzel şekilde gören bir sahile sahip. Sahilinde keyifli yürüyüşler yapmak veya bisikletle gezmek mümkün. Biz semti keşfetmeye Jeranimos Manastırı2ndan başlıyoruz. Maunalin tarzı veya Portekiz gotiği denilen Portekiz’e has karma bir mimari üslupla yapılmış büyük bir manastır ve kiliseden oluşan görkemli yapının inşası 100 yıl sürmüş ve 1601 yılında tamamlanmış. Avrupa’nın sayılı büyüklükteki manastırlarından birisi, Görkemli taş işçiliği ile bezenmiş devasa cephesi ve iç avlusunun güzelliği ile akılda kalan bir yapı. Belem semtine gelince yapılması gerekenlerden birisi de manastır yakınındaki Belem pastanesinden Portekiz’in milli tatlısı olan Pastel de nata’yı tatmak olmalı. Şehirde değişik adreslerde birkaç kez denediğimiz Belem turtası da denilen bu tatlıyı çok sevdik ve gerçekten en güzel haliyle Belem’de bulduk. Bu tatlının ilk kez buradaki manastırda rahibeler tarafından yapıldığına inanılıyormuş. Manastırın önünde geniş parklar ve karşısında deniz kıyısında Kâşifler Anıtı bulunuyor. Bu anıtın etrafı her zaman cıvıl cıvıl, insanlar ve sokak sanatçılarıyla dolu. Bir gemi güvertesinde yer alan bir grup kâşifi betimleyen anıtın arka yüzünde, kabzası haç işaretine dönüşmüş bir kılıcın bulunması da manidar.

Kâşifler Anıtı’nın her iki tarafında da sahil boyunca birkaç yüz metre yüründüğünde görülmesi gereken iki önemli eser yer alıyor. Birisi maat; modern sanat ve mimarlık müzesi. Eski bir elektrik santralinden dönüştürülmüş tarihi bina ile yanındaki modern bina olmak üzere iki yapıdan oluşuyor. Eski bina sanayi yapılarına sanatsal işlev verilmesi açısından başarılı bir uygulama olmuş. Yeni binası da gerçekten çok başarılı bir mimari eser. Yazık ki bizim gittiğimiz gün kapalıymış. İçini göremedik ama önündeki açık alanlarda bir süre soluklandık. Uzaktan bakıldığında bir balinanın ağzını hatırlatan eğrisel çizgilerle dolu mimarisini yakından deneyimlemek insana nefes kesen sürprizler sunuyor. Eğimli çatısı da yürünebilir teras olarak düzenlenmiş. Arkasındaki yolun üzerinden geçen yaya köprüsü ile birlikte tasarlanmış. Eşsiz bir manzaraya karşı, şahane perspektifler sunan sıra dışı bir mekân ortaya çıkmış. Lizbon’a yolunuz düşerse burayı atlamayın.

Diğer yöndeki önemli eser ise tarihi Belem Kulesi. Geniş ve yemyeşil bir parkın sonunda yer alan kule, 16. yüzyılın başında Tejo nehrinin giriş çıkışını kontrol etmek amacıyla yapılmış. Günümüzde şehrin, hatta Portekiz’in simgelerinden biri olmuş Unesco dünya mirası listesinde yer alan, her daim ziyaretçilerle dolu turistik bir eser. Dalgaların kulenin asırlık taşlarını dövmesini izlemek çok keyif verici. Aslında kıyıya birkaç metre uzaklıktaki bir ada üzerine inşa edilmiş ve bir yaya köprüsü ile karaya bağlanmış. Belem Kulesi için Lizbon’un Kızkulesi diyebiliriz. Belem bölgesinde önemli birkaç sanat müzesi ve ilgi duyanlar için geniş koleksiyona sahip bir araba müzesi de bulunuyor.

Sonraki gün, trenle Lizbon’a 45 dakika mesafede yer alan masal kasabası Sintra’ya gittik. Burası muhteşem bir doğanın ortasında bir dönem Portekiz Kralı ve aristokrat ailelerin yazlık saraylarının yer aldığı, havasının temizliği ile meşhur son derece güzel bir dağ kasabası. Civarında kale, birkaç önemli saray ve birbirinden güzel malikaneler var. Hepsini tek günde görmek mümkün olmadığı için Pena Sarayı’nda karar kılıyoruz. Çarşısında kısa bir tur attıktan sonra bir tuktuğa binerek tepede bir kartal yuvası gibi konumlanmış, yazlık saray Pena’yı görmeye gidiyoruz. Şahane bahçeler içinde masallardan fırlamış gibi duran karma ve renkli mimarisiyle dünya çapında ilgi uyandıran bir eser. Çok kuyruk olduğu için sabrımızı zorlayan bir süre beklemek zorunda kalsak da sonrasında bu ilginç sarayı gezmek ve terasında yer alan kafeteryada ormanlarla kaplı tepelere bakarak dinlenmek çok güzeldi. Kraliyet ailesinin konutu olarak kullanılan bölümleri Avrupa’daki muadillerine göre oldukça mütevazı ama sıra dışı yapısı, Endülüs tarzından esintiler taşıyan iç avlusu ile görülmeye değer.
Sonraki gün plajlarının güzelliği ile meşhur ve Atlas Okyanusu’nun dev dalgaları ile dünya çapında ünlü bir sörf merkezi olan Portekiz’in bu yönünü görebilmek için trenle yarım saat mesafede yer alan tatil kasabası Cascais’e gidiyoruz. Cascais özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa aristokratları arasında popüler olmuş bir sayfiye yeriymiş. Dönemin aristokları burada bir yazlık ev sahibi olmayı prestij işareti sayıyorlarmış. Kasabanın içindeki irili ufaklı birkaç plaj altın kumlarıyla ışıldıyor. Şu anda eski popülaritesi kalmamış olsa da çarşı-pazarında, kafe ve restoranlarında rafine zevklerin yansımalarını görmek mümkün. Birbirinden ilginç mimarileriyle gösterişli malikaneler kasabanın farklı köşelerinde karşınıza çıkıyor. Burada bir süre dolaştıktan sonra dönüş yolu üzerinde bulunan ve Lizbon yakınlarındaki en büyük plajlardan biri olan Carcavelos’u ziyaret etmek istiyoruz. Uzakta güzel bir kaleyi içeren manzarası, bizim plajlarımızın 3-4 misli genişlikteki şahane kumsalı ve haşarı okyanus dalgalarıyla bu plaj gerçekten keyifli. İlk bahar güneşinin altında altın kumlar, henüz deniz sezonu açılmadığı için bom boş uzayıp gidiyor. Tek tük güneşlenen ve sörf yapanlar var yine de.

Lizbon’da hatırı sayılır miktarda bir Müslüman nüfus da var. Bunların büyük çoğunluğunu kuzey Afrika veya Hindistan-Pakistan-Bangladeş kökenli Müslümanlar oluşturuyor. Bu yüzden bir günümüzü de 1985 yılında ibadete açılan Lizbon Merkez Camii’ni ziyarete ayırıyoruz. Cami yanında medresesiyle birlikte inşa edilmiş. Geleneksel İslam mimarisinden çağrışımlar yapan, son derece rafine detaylar barındıran modern ve güzel bir eser. Halılarının Türkiye’nin hediyesi olması bizi mutlu etti. Burada ağırlıklı olarak Afrikalı Müslümanlara rastladık. Buradan metro ile Rato Meydanı’na geçtik. Burası da genellikle kamu binalarının çevrelediği bir meydan. Yürüyerek parlamentonun yer aldığı Sao bento semtini keşfe koyulduk. Neoklasik tarzdaki parlamento binası ve özgün yapılarla dolu semtin sokakları birbirinden güzel görüntüler oluşturuyor. Fado müziğinin Portekiz’de en sevilen sanatçısı Amelia Rodrigez’in evini de görüyoruz. Gezimizi, rengarenk süslerle donatılmış, sarmaşıklar ve çiçeklerle bezeli Green Sokak’ta yer alan sevimli bir kafede dinlenerek noktalıyoruz. Lizbon için festivaller ayı olan haziran ayında tüm şehir bu sokak gibi süsleniyor ve çiçeklerle donatılıyormuş.

Lizbon’daki son günümüzde biraz 25 Nisan Köprüsü civarında yürüyüş yapıyor Cais de Sodre’deki tarihi binasıyla Pazar yerini (marcedo) ziyaret ediyoruz. Sebze-meyve, balık ve çiçek bölümleriyle çok renkli bir yer burası. Bir bölümü de Time out market adıyla yeme içme mekânı olarak düzenlenmiş. Portekiz’e has lezzetleri burada bir arada görüp deneyimleyebilirsiniz. Marketin arkasında Lizbon’un simgelerinden biri olan ünlü finiküler hattı asansör bica var. Bununla aşağıdan yukarı şehre kısa sürede ulaşılabiliyor. Asansör bica civarında, topografyayla uyumlu inişli çıkışlı sokaklar, halen müstakil evlerde yaşayan ve birbirleriyle kapı önü- pencere sohbeti yapan insanlar var. Bu bölgede vakit geçirmek oldukça keyifli. Mirador da Santa Caterina da güzel bir haliç manzarası sunuyor. Dönüşte yokuş aşağı olduğu için finüküleri beklemeden iniyoruz. Cais de Sodre Lizbon deniz ulaşımının ana iskelelerinden biri. İstanbul’la ortak yanını oluşturan vapurlar burada kalkarak karşı kıyıdaki yerleşimlere gidiyor. Lizbon’a gelip de vapur keyfi yapmadan dönmeyelim diye buradan kalkan bir tekneye atlayıp karşı kıyıdaki Cacilhas’a gidiyoruz. Burası eski bir balıkçı köyüymüş. Kırmızı deniz feneri ile meşhur. Karşıdan Lizbon’un görünüşü güzeldir, fakat biz biraz geç kaldığımız içim hava kararmıştı. Burada tarihi kadırgalardan biri demirlemiş, müze olarak gezilebiliyormuş. Biz dışından görmekle yetindik.

Lizbon mutfağı ağırlıklı olarak deniz ürünleri üzerine kurulmuş bir mutfak. Bacalhau isminde milli yiyeceğe dönüşmüş bir balıkları var. Hamurla kaplanmış hali, pastel de bacalhau adıyla günlük atıştırmalık olarak hemen her yerde karşınıza çıkıyor. Bayramlarda kuzu budu büyüklüğündeki bu balığın kuyruğuna kırmızı kurdele bağlayarak birbirlerine hediye etmek bir Portekiz geleneğiymiş.
Lizbon’da sekiz gün bir rüya gibi geçti. Bu rüya güzelliğinde şehrin dünyanın her tarafından gelmiş sevdalıları var. Yabancı düşmanlığı yok. O çok renkli ama bir yandan da huzur dolu yaşantısına hayran olup buraya yerleşmişler. Portekiz’de bilinen bir söz varmış; ‘Porto çalışırken Lizbon eğlenir’ derlermiş. Ertesi gün yolumuz üzerindeki birkaç Portekiz şehrine uğrayarak Porto’ya ulaşmak için yola çıkarken bu cümleyi düşünüyoruz. Gar do Orient; ünlü mimar S. Calatrava’nın eseri etkileyici mimarisiyle Lizbon’u tren ve kara yoluyla diğer şehirlere bağlayan büyük bir terminal, şehre veda ettiğimiz nokta oldu. 17 km’den fazla uzunluğuyla Tejo Nehri’nin halici üzerinden aşarak şehri güney bölgelere bağlayan ve Avrupa’nın en uzun köprülerinden biri olan asma-germe Vasco da Gama Köprüsü’de bu bölgede yer alıyor. Hoşça kal Lizbon, bir içim su gibi güzel şehir. Bir gün yeniden karşılaşmak dileğiyle…
*Gezimiz sırasında bize şahane ev sahipliği yapan ve Fernando Pessoa’un şiirini Portekizceden çeviren Meryem Dutoğlu’na teşekkürlerimle…



