Neden bir dünya görüşümüz yok?


Yeni bir Mefhum “Weltanschaung:
Her çağın gözde kelimeleri var, her çağın ve her ülkenin. Felsefe, ideoloji, dünya görüşü (Weltanschaung): Avrupa’nın aşağı yukarı aynı manaya gelen üç rakip kelimesi, Felsefe, fazla Yunan, fazla Orta Çağ, fazla on sekizinci asır… Yani ihtiyar ve aşınmış. Onun yerini tutsun diye uydurulan ideoloji, beklenmedik manalar yüklendi, koruyamadı kişiliğini. Beşerî ilimlerin bütününü kucaklayacaktı: içtimai sınıfların yarı hakikatlerini ifade eden bir lafız oldu. Weltanschaung, Avrupa dillerine Almancanın armağanı, bâkir ve müphem, itibarını bir parça da seyyaliyetine borçlu. Bir yerde ma’şeri şuur, bir yerde kültür ve medeniyetin sözlü veya yazılı fezlekesi, bir yerde hayat üslubu. Hem bir nazariye hem bir aksiyon.
Batı ülkelerinde büyük bir hüsnü kabul gören bu nevzuhur mefhumu çeşitli temayülleri dikkate alarak tarife çalışalım: Bir medeniyet camiasının, bir milletin veya içtimai bir sınıfın hayat tecrübesini hülâsa eden insicamlı bütün. Yazar da filozof da bu ortak kaynaktan ilham alır. Biri hayal ve teşbihlerle kelimeleştirir weltanschaung’u, öteki mefhumlarla. Dünya görüşü, bir çağın veya çağların eseri bir sınıfın veya sınıfların. Ferdi düşünceleri besleyen ana toprak. Her mimar, o büyük abideyi, bir kat, bir sütun veya bir kabartmayla zenginleştirir. Bina ne kadar genişlerse genişlesin, hep aynıdır. Kısaca, felsefeler ferdidir, dünya görüşleri içtimai. Bu izahların aydınlığında, batı insanının şuuruna istikamet veren temel düşünceleri üç başlık etrafında toplamak kâbil:
Hristiyanî Dünya Görüşü:
Hristiyanlık, sınıflı bir cemiyette doğmuştur ve hâkim sınıfın (yani toprak aristokrasisinin) çıkarlarını dile getirir. Varlıklar, ameller, değerler, biçim ve kişiler… değişmez bir mertebeler dizisi içinde sıralanırlar: zirvede Tanrı, sonra Sezar, sonra Kilise.
Bir dünya görüşünden çok bir sınıf yalanı; Orta Çağın bütün adaletsizliklerini, meşrulaştıran bir ideoloji. Sözde cihanşumul olan Hristiyanlık, hakikatte yalnız Avrupa insanının, daha doğrusu bir avuç oylâk ve ayyaş derebeyinin senâat ve cinayet fetvacısıdır. İnsanları duvarlarla ayırır birbirinden, sınıflar arasındaki uçurumu ebedileştirir. Öbür dünya yoksullarındır; deve iğnenin deliğinden geçerse, zengin de cennete gidebilir. Kısaca, kanlı çatışmaları önlemek, adaletsiz bir düzeni sürdürmek arzusuyla mukaddesleri tahrif eder, Hristiyanlık. Hz. İsa’nın muharref dini, insan şuuruna vurulan bir zincir olur.
İktisaden gelişen üçüncü sınıf (yani burjuvazi), şatoyu devirmek için kiliseyle savaşmak zorundadır. Asırları kucaklayan bu savaş, Avrupa milletlerinin ortak kavgasıdır. Reform, rönesans, aydınlıklar çağı, bu büyük kavganın belli başlı safhaları. Burjuvazi kendi çıkarlarını insanlığın çıkarları gibi takdim ederek, dünya görüşünü parça parça kurar. Hülâsa edelim: Hristiyanlık önceleri bir insanlık diniydi. Kilise, ezilenler adına konuştuğunu iddia ederken yalan söylemiyordu. Ama Hristiyanlıkta dünya ile din, Sezar’la Hz. İsa ayrıdırlar. Ve iki efendiye birden hizmet edilemez. Ya Sezar ya İsa! Kilise kayıtsız şartsız Sezar’ın emrine girer ve yığınları uyuşturmak, isyanları önlemek, soylu haydutların tahakkümünü sürdürmek için tanrıya yalan (haşâ) söyletir. Draper haklı: ilmin tarihi, zekâ ile kilisenin mücadelesi tarihidir.
Burjuva Dünya Görüşü:
Adına ister Liberalizm denilsin, ister ferdiyetçilik, bu dünya görüşü üç sütun üzerinde yükselir: Hürriyet, Akıl, Ferd. İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi’nde en kâmil ifadesini bulan bu siyasi felsefeye göre sınıflar yoktur artık, yeni çağ insanlığın çağıdır. İnsan hür doğar ve eşit haklara sahiptir vs. imtiyazları ve imtiyazlıları deviren Fransız İhtilâli “üçüncü sınıf”ın eseridir. Üçüncü sınıf, çalışan, vergi veren, adsız ve haysiyetsiz kalabalık. İktisadi manada bir sınıftan çok, bir sınıflar halitası. Zafer, bu qarip halitayı, tabii unsurlarına ayırır. Üçüncü sınıfın en zengin, en şuurlu, en uyanık temsilcisi olan burjuvazi kavga arkadaşlarını ziyafet sofrasından kovar. Servet de bilgi de onun inhisarındadır, insanlar eşittirler, doğru ama kanun karşısında. Kanunu yapan Burjuvazidir. Yeni sınıf, bir yandan eski imtiyazlarla savaşmak, bir yandan yoksul yığınların uyanmasını önlemek zorundadır. Evet, beyannamedeki bütün iyimser iddialara rağmen sınıflar ortadan kalkmamıştır. Soyluların yerini burjuvazi almıştır, burjuvazinin yerini proletarya. İnsanın insanla savaşı, daha sarp, daha kıyıcı ve daha açıktır şimdi. Anlaşılmıştır ki; liberalizmin göklere çıkardığı hürriyet, hür bir kümeste hür bir tilki hürriyetinden ibarettir.
Ticaret serbestisi ise… Louis Blanc’ı dinleyelim: Yarışma zevkini azgın bir savaş haline getiren, kuvvetin, her yolsuzluğuna alkış tutan, zengini kanma bilmez arzularla kıvrandıran, yoksulu ölüme terk eden rekabet, burjuvazide servet hırsını, tefeciliği, en zalim ve kaba taraflarıyla materyalizmi geliştirecektir. Liberalizmin benimsediği iktisat doktrinlerinin özü: dağıtımı düşünmeden mal üstüne mal yığmaktır. Devlet endüstriye karışmayacak. Kalbi yoktu bu doktrinlerin: güçlüyü koruyor, zayıfı tesadüfün kaprisine bırakıyordu… Sefalet homurdanıyordu, kitleleri Rabbin melekûtu ile oyalamak imkânsızdı artık. Yeni sınıf, şatoyu devirirken, kiliseyi de yıkmıştı. İstismarını nasıl sürdürecekti? İdeologlar imdada yetiştiler. Onlar da -rahipler gibi- tezadları gizlemeye, burjuvazinin iç ve dış talanını kutsileştirmeye çalıştılar. Bir kelimeyle cihanşümul bir hakikat diye sunulan liberalizm, bir sınıf yalanına yani, bir ideolojiye istihale etti.
Sosyalist Dünya Görüşü:
Batı toplumlarının garip bir kaderi var, imtiyazlı sınıfların en güzide evlatları ufukta kasırga bulutları belirir belirmez, kucağında geliştikleri imtiyazlılardan ayrılıp düşman sınıfa iltihak ederler. Soyluların birçoğu, ihtilâlin arefesinde kendi sınıflarına ihanet etmişlerdi. Burjuvazinin birçok şuurlu rükünleri de, geçen asrın ilk yarısından itibaren yeni bir sınıfın bayrağını yükselttiler. Sosyalizm, hodbin ve maddeci bir dünyada bir isyan ve ızdırap çığlığıdır. Sınıflar ve adaletsizlikler ortadan kalkacak, eşek arılarının yerini bal arıları alacaktır. Hristiyanlık eski dünyanın kölelik nizamına kıyasla bir tekâmüldü, bu yeni nazariye, insanın tanrı karşısında eşitliğini haykırmıştı. 17. asır, hürriyet yolunda bir adım daha ileri atmış, insanın akıl karşısında eşitliğini kabul ettirmişti. 1789 ihtilâli insanların siyasi eşitliğini gerçekleştirmiş bulunuyordu. Fethedilmesi gereken tek eşitlik kalmıştı; iktisadi eşitlik.
Bir kelimeyle, her üç ideolojinin ortak vasfı, sınıflı bir cemiyetin tezatlarını belirtmek ve bu tezatların mezarcısı olacaklarını haykırmaktır. Her üç dünya görüşü de birbirinin devamıdır. Sahneye çıkan her içtimai sınıf, eski hâkim sınıfın ideolojisinden geniş ölçüde faydalanır. Batının Dünya görüşleri arasında bir kopuş yoktur, hepsi birbirini tamamlar. Tekrarlanan hep aynı şarkı. Hristiyanlık, cebbar ve mütehakkim Roma’ya karşı esirlerin isyan çığlığıdır. Hürriyete susamış insanların çığlığı. Önceleri bir şefkat ve merhamet remzidir. Hz. İsa, sonraları imtiyazları meşrulaştıran bir tecrit olur. İncil, Avrupa insanının kanlı dişlerini ve yırtıcı tırnaklarını sökemez. Burjuvazi ezilen insanlığın, ezeli aklın, cihanşümul adaletin temsilcisi olarak ayaklanır. Devrim tarihçilerine göre, insanlık tarihi 1789’a kadar bir sınıf kavgası tarihidir. 89’la yeni bir çağ açılmıştır, sınıf yoktur artık, milletler daha doğrusu beşeriyet vardır. Heyhat liberalizm de parlak vaatleri gerçekleştiremez, eski imtiyazlıların yerini yeni imtiyazlılar alır. Daha sert, daha hayasız, daha azgın imtiyazlılar. Bu defa da sosyalizmin iyi yürekli kâhinleri insanlığa aynı müjdeyi tekrarlar: Sosyalist devrim bütün imtiyazlıların ölüm canı olacaktır.
Bize gelince:
İmdi Devlet-i Aliyye için Hristiyanlık bir abesler mecmuasıydı. Küfür dünyasına acıyarak baktı Osmanlı.
Haçlı orduları cihanşumul bir hakikatin tebliği için değil, hasis ve habis emellerin tahakkuku için dövüşüyorlardı. Talancı Avrupa’nın akınları İslâm’ın yalçın iradesi, aşılmaz mukavemeti karşısında bozguna uğradı. Avrupa Devlet-i Aliyye’den insanca yaşamağı, adaleti ve hürriyeti öğrendi. Maddenin mana, abesin hakikat, barbarlığın medeniyet karşısında hezimeti idi bu. Bir kelime ile, muharref Hristiyanlığın Devlet-i Aliyye’ye sunacağı hiçbir hakikat yoktu.
Sonra Kanun-u Kadim unutuldu, ikbâli, idbar takip etti, nizam-ı tesettüt. Kapitalizm Devlet-i Aliyye’yi çökertirken, liberal dünya görüşü de yeni bir içtimai zümreyi büyüledi. Zavallı intelijansya! Bu ideolojinin nasıl bir dünyada hazırlandığını, hangi tezatları, hangi istihaları, hangi ihtirasları peçelediğini bilemezdi. Avrupa’ya âşıktı o, bir hayal Avrupa’sına. Sınıf-ı Ulema ise ne sanayi inkılâbının farkındaydı, ne kapitalizmin. Keferenin bu yeni meydan okuyuşuna verecek hiçbir cevabı yoktu. Yeniçeri kışlalarını topa tutan II. Mahmud ulemayı en tabii müttefikinden mahrum bırakmıştı, Bab-ı Ali yabancı sefaretlerin işgali altındaydı. Rical-i Devlet gaflet ve ihanet içindeydiler, sığınılacak tek kale kalmıştı: Kader. Oysa, on dokuzuncu asra kadar, Osmanlı ülkesinde her muammayı çözen, yekpare ve insicamlı bir dünya görüşü, bir ortak şuur vardı: İslamiyet. Binlerce düşünce ve duygu adamı, o ezeli hakikatin izahı, tefsiri ve ta’mimi işinde el ele vererek çalışmışlardı. Bütün bir içtimai nizam, bu yalçın fikir mimarisine dayanıyordu. Herhangi bir içtimai sınıfın değil, geniş bir camianın yani İslam ümmetinin emellerini, ihtisaslarını, bir kelimeyle hayat tecrübesini billurlaştırıyordu bu dünya görüşü. Ayıran değil birleştirendi. İslamiyet’e göre, bütün inananlar kardeştiler, bütün inananlar, yani bütün insanlar. Tek kitap, tek Allah, tek hakikat, tek halife, tek dünya. Yunus’un mısralarını kanatlandıran, aynı iman. Mesnevi’deki pırıltılar aynı ezeli nur’un lem’alanı. Aynı dünya görüşü Süleymaniye’de mimari, Itri’de nağme, Baki’de şiir olarak tecelli etti.
Ekrem Hakkı doğru söylüyor: Osmani Medeniyeti İslâm camiası içinde tamamıyla müstakil ve bariz farklarla ayrılan bir kül teşkil etmektedir. Türklerin dünya ve ahiret görüşlerindeki muvazene ve istikrar, cemiyet nizamının asaleti, devletin işleyişindeki olgun ahenk, en mütevazi ferdinden en yüksek seviyede olanına kadar kökleşmiş iman hayatı ve bunun dayandığı feragat, celadet, serdengeçtilik büyük bir huzuru cemiyete hâkim kılmıştır. Öyle ki, dünyevi ve beşerî vasfından bir şey kaybetmeden, derûni de olabilen bu dört başı mamur medeniyetin, cihan tarafından benimsenmesi halinde; dünyanın çehresi değişirdi. Bu medeniyetin sa’atı da kâinat görüşünün ve zihniyetinin ma’kesi olacaktı ve olmuştur.
Heyhat! Medeniyetler de ihtiyarlar… Sanayi inkılabı, tabiatın korkunç kuvvetlerini Batı insanının emrine verir. İslâm’ın çağlarla beraber gelişen hakikatleri kalıplaştırılır. Nassların cihanşumul seyyaliyeti anlaşılmaz olur. Dumura uğrayan şuur, ezeli hakikatin sathında kalır. Avrupa’nın madde üzerindeki zaferleri inkıraz devrinin mütereddi ve mütereddit ulemasını afallatır. İslâm’ın felaketi, hikmetine akıl erdiremedikleri bir gazab-ı ilâhidir, susar ve sahneden çekilirler. Yerlerini Avrupa’nın imal ettiği yeni bir insan enmuzeci alır: İntelijansya.
Tanzimat intelijansyasında, İslâmî dünya görüşü yekpareliğini kaybetmiştir. Hem suda hem karada yaşayan bir hilkat garibesidir bu intelijansya… Giderek büsbütün kopar mazisinden, artik ne Asyalıdır ne Avrupalı, ne Müslüman ne Hristiyan. Tek kitabın yerini binlerce kitap, tek hakikatin yerini binlerce sibh-i hakikat alır.
Evet, çöken bir dünyanın harabeleri arasında ilelebed yaşanamaz. Her cemiyetin belli bir değerler manzûmesine ihtiyacı vardır. Kendi değerlerini reddeden, asırlık irfanından uzaklaşan, ana dilini unutan bu bedbaht intelijansya kime, neye bağlanacak? Ne kendisi ictimai bir sınıftır, ne herhangi bir ictimai sınıfın temsilcisi. Hakikat tektir, hata sonsuz. Bu köksüz ve ufuksuz intelijansya ne yeni bir dünya görüşü imal edebilir, ne Batının ısrarla takdim ettiği çeşitli ideolojiler arasında bir intihab yapmak iktidarına sahiptir. Tasvip veya red bir şuurun ifadesidir. Şuurun ilk merhalesi idrak. İdrak mukayeseye, mukayese irfana dayanır.
Avrupa’nın ideoloji diye benimsenen derme çatma ıslahat reçeteleri, ictimai marazı, bir kat daha vahimleştirir. Çünkü ideoloji bir bütündür. Her ideoloji belli bir dünyada, belli bir dünyanın meselelerine çözüm yolu bulmak için hazırlanmıştır. Batı tarihini bütün giriftliğiyle bilmeden bu ideolojileri anlamada ve değerlendirme de imkân yoktur.
Kaldı ki intelijansyamız bu yeni ideolojileri daha doğrusu ideoloji -enkazını- ithale çalışırken, Batıda yeni yeni tezatlar baş gösteriyordu. Batı’nın yalanları Batı’yı da tatmin etmiyordu artık. Batı’nın ictimai altyapısını tanımıyorduk. Her ideoloji ictimai bir sınıfın menfaatlerini ifade eder. Belli bir manevi iklimde doğmuştur. Asırlarca devam eden bir çalışma sonunda her parçası üzerinde yıllarca düşünülerek olgunlaşmıştır. Tutarlılığını koruması için, boyuna ayarlanır. Sınıflarla beraber gelişen bu düşünce mimarisini nasıl kavrayabilirdik? Avrupa fikriyatını bir ilmihal olarak ezberlemeye kalkıştık.
İntelijansiyamız, 1960’lara kadar, aynı yalanları çeşitli üslûplarla tekrarlayan, tefekküre tamamen kabiliyetsiz bir zümredir. Efendisinin ilaçlarını çalıp içen ahmak uşak!
Cemil Meriç
Sebil dergisi, 9. Sayı



