Kültür - Sanat

Muhammed-ül Emin (Beşir ve Nezir)

İlâhi vahyin son elçisi Hz. Muhammed (s.a.) kırk yaşında iken semavi dinin ikmali ile görevlendirildi. Kırk yaşına kadar müşrik akrabaları ve toplumu arasında yaşarken, mümtaz bir ahlak ile temayüz etmişti. Esasen her doğan çocuk, İslam nazarında temiz bir fıtratla doğar. Her yeni doğum, Allah’ın yeni bir ayeti, yeni bir şaheseridir. Araplar, dünyaya gelen bu canlıya, Beşer sıfatını takmakla isabetli davranmışlardır. Beşer; sevinçli haber, müjde anlamına geliyor. Yaratılan her yeni Adem evladı, yeni bir sevinç yumağı, yeni bir müjdedir. Kelimenin kökeninde öyle bir anlam yatmaktadır ki, bu dünyaya yeni müjdelenen kimsenin (Beşer), tıpkı diğer kardeşleri gibi, ölümlü birisi olacağı gerçeğini beraberinde taşıyıp getirmektedir

Son İlahi Hitapta Cenab-ı Allah, son elçisinin müjdesini verirken bu kelimeyi kullanır. Resulün ağzından şöyle söyler: “Ben de sizin gibi bir beşerim.” (Kehf Suresi, 110; Fussilet Suresi, 6). Bu ifadeyi “Ben de sizin gibi bir insanım” şeklinde tercüme edenler vardır. Bence bu yanlış yorum, olayın bütün hikmetini ortadan kaldırıyor. Beşer de insan da Arapça kelimelerdir. Allah bu iki kelimeyi İlahi Hitap’ta sıkça kullanır. İsteseydi yalnızca birisini kullanabilirdi. Oysa bize öğretilen bir husus var, bu ayrı kullanımda. Zira Resulullah, bizim gibi bir beşerdir lakin bence, bizim gibi bir insan değil, bizden çok daha iyi, daha iyi ahlaklı, daha güzel ve daha seçkin bir İnsan’dır. Beşer, her doğan kişinin tabii/fıtri safatıdır demiştik. Oysa İnsan/lık yaşayarak kazanılan bir libastır. (Bakara Suresi, 13: İnsanların inandığı gibi inanın)

Şöyle de söylenebilir: İnsan olmak veya insan kalmak için, beşer sıfatıyla yeryüzüne getirilen fıtratı korumak, ona ısınmak, ona alışmak, onunla iyi geçinmek, onu benimsemek, tahrip ve tahrifata uğratmamak, ona uygun ve yatkın yaşamayı sürdürmek gerekiyor. (İnsan kelimesinin anlamına, ısınmak, alışmak, ülfete dikkat isterim.) Kim bu işi, yani insanlaşmayı daha iyi, daha ustaca, daha maharetli yaparsa o daha iyi bir insan olur. Bu da müjde ve uyarı arasındaki hayatın dengesini korumakla yani takva ile mümkündür. Son Allah Elçisi’nin hepimizden daha muttaki birisi olduğu vakıasını hatırlarsak, O’na bizim gibi bir insan, diyemeyiz. Ancak elbette ki, O da yeryüzüne gelişi bakımından, bizim gibi bir beşer’di. Lakin yeryüzüne gelip de olgunluk yaşından itibaren, kendini, hayatını kanıtlamaya başlayınca, hepimize fark attı. Daha Beşir ve Nezir sıfatlarını yüklenmeden, Muhammed-ül Emin adını aldı. Çünkü en muttakimiz O idi. Müşrik bir cahiliye toplumu arasında yaşamasına rağmen O’nun tuğyanına, nifakına ve ifsadına kimse rastlamamıştı. Nitekim Mekke’de Muhammed-ül Emin sıfatı kanıtlanmadan, Medine’de Emir-el Mü’minin olunmuyor. Mekke’de Muhammed-ül Emin olan zat, bu sıfatını fevkalâde ilahi bir dokunma ile mi yoksa emeği, alın teri ve iradesi ile mi edinmişti? Bu çözümlenmesi gerekli önemli bir sorundu. Zira kültürün öğretisine göre O’nun küçük yaşından beri başı üzerinde, kendisini sürekli gölgeleyen bir bulut vardı. Yahut on iki yaşından itibaren ikide bir, melekler tarafından yere yatırılarak, kalbi temizleniyordu. Bu yüzden mi temiz birisi idi? Yoksa temiz kalmasında kendi çaba ve iradesi mi vardı?

O, iman, cesaret ve kararlılığının keskinliği ve isabeti sebebiyle mi Usvet-ül Hasene (güzel örnek) olmuştu ümmete? (Ahzap Suresi, 21) Doğrusunu öğrenmenin en doğru yolu Allah’ın kelâmına müracaat etmektir.

Resulullah’ın bizim gibi bir beşer olduğundan bahsetmiştik. Bunu bize İlahi Kelâm öğretmişti. İlahi kelam, İbrahim Suresi’nde, Allah elçilerinin ölümlü kimseler olduklarını, Allah bildirmedikçe bir şey bilemeyeceklerini de bize öğretir. Buradan onların Allah’a karşı sadakatlarının boyutunu anlayarak, ne sağlam karakterli İnsan’lar oldukları sonucuna varabiliriz.

Onlar da tıpkı bizler gibi bir Alak’tan (Alak Suresi: 2- 6) yaratılmışlardır. Oysa kültür, bırakınız kendisini, tüm evreni Nur-u Muhammedi’den yaratılmış diye aktarmaktadır bize. Yine o kültür, mevzu bir hadise dayanarak, “Sen olmasan kâinatı yaratmazdım” dedirtmiş, Allah elçilerini İnsan’lık düzeyinden bizim aramızdan çıkartarak, başka âlemlere taşımaya çalışmıştır. Belki de onları göklerde uçurarak, izlerinden gitmemizi engelleme amacını taşıyordu, kim bilir?

Kırk yıl müşrik cahiliye toplumu arasında dolaşıp duran Muhammed-ül Emin, müjdeleyici ve uyarıcı sıfatıyla toplumunun karşısına çıktığı vakit, onların ilk tepkisi şöyle olmuştu:

“Bu nasıl bir Allah elçisi?

Yiyip içiyor, diğer ölümlüler gibi; çarşı pazar dolaşıyor.

Yanında bir melek de yok. Hiç olmazsa bir hazinesi,

Zahmetsiz yiyip içeceği bir bahçesi bulunsaydı.” (Furkan Suresi, 7-20)

Müşriklerin, kendileri gibi Beşer olan, ancak Muhammed-ül Emin sıfatıyla güzelleşmiş bu insan’ın, müjde ve uyarısı karşısındaki tepki ve beklentileri, İsra Suresinde ezcümle şöyle devam ediyor: “Yerden gözeler fışkırtmalı/ Hurma ağaçları ve asmalarla dolu bahçeleri ve aralarında çağıl çağıl akan dereleri olmalı/ Göğü parça parça üzerimize akıtmalı/ Allah ve meleklerle bizi yüzleştirmeli/ Altından bir evi olmalı/ Göğe yükselmeli/ Okuyacağımız kitap bizzat gökten gelmeli.”

Esasen sonraki kültür, şöyle veya böyle, bu beklentilerin her biri için bir formül bularak, Resule yapmadığı bu işleri yaptırmayı becermiştir. Biz bu mevzuat kültürünü şimdilik bir yana bırakırsak, yukarıdaki beklentiler karşısında Resulün biraz şaşkınlık yüklü cevapları şöyledir: “Kudret ve yüceliği sınırsız olan, ancak Rabbimdir. Ben ölümlü bir elçiden başka birisi miyim ki?”

         Onlar yine itirazdadırlar: “Göndere göndere Allah, ölümlü bir beşer’i mi elçi olarak gönderdi?” (İbrahim Suresi, 11; İsra Suresi, 90)

Resulullah, onların beklentisi karşısında şaşırmıştır lâkin müşriklerin şaşkınlığı daha beter bir şaşkınlıktır. Nitekim tebliğ tamamlanıp ölümlü beşer, dünyamızdan göçünce, cahiliye kalıntılarını sinelerinde sürdüren toplumlar, bu sefer resulü ölümsüzleştiren mitolojiler üretmekte gecikmediler. Muhammed-ül Emin, Mekkeli bir yetimdi. Küçükken çobanlık yapmıştı. Koyunları keçileri otlatmıştı. Büyüyünce de ticaretle uğraşmıştı. Muamele ve münasebetleriyle etrafındaki insanlara ahlak ve fazilet anlamında emsalsiz bir örnek teşkil etmişti. Herkesin güven ve emniyetini kazanmıştı. İddia edildiği gibi, Allah tarafından görevlendirileceğine dair bir belirti de yoktu. (En azından Kur’an böyle bir bilgi vermiyor) ümmi idi. Lakin marifet sahibi idi. Okuma yazmanın kazandıracağı kültürel esin kaynaklarına sahip değildi. Ancak zekâ ve duyarlığının derinliği, O’nu karar ve kanaatlerinde isabetli ve itibarlı kılmıştı.

Gelecekten haberli değildi; kendisini bekleyen akıbete dair en ufak bir bilgi ve beklentisi de bulunmuyordu. Fıtratını bozmaksızın temiz bir İnsan olarak kalmıştı. Aralarında yaşadığı toplumun çirkinlikleri, insanlık dışı muamele ve münasebetleri O’nun kalbini sıkıştırıyordu. Buna da bir çare bulamıyordu. Tek çare kaçmak, uzaklaşmaktı. Kelimenin tam anlamıyla şaşkındı. Vakit buldukça kırlara, dağlara, mağaralara sığmıyor, kalbinin ve vicdanının sesini dinliyordu.

Nihayet inzal buyurulan İlâhî Hitap, O’nu şereflendirdi. Çünkü O buna layık bir hayat yaşamıştı. Şöyle diyordu ilk mesajların birisinde: “O, seni yetim bulup bir sığınak vermedi mi? Ve yolunu kaybetmiş bulup (şaşkın) seni doğru yola ulaştırmadı mı?” (Duha Suresi, 7-8)

Dürüst, namuslu ve vicdanlı davranmaktan başka yaptığı bir şey yoktu. Şimdi de Allah’tan gelen müjde ve uyarıyı dürüst ve namusluca, içine bir şey katmadan, ondan bir şey eksiltmeden İnsan’lara ulaştıracaktı.

Fakat etrafındakiler, yaşı kırka dayanmış bu emin ve güvenilir akrabalarına, şimdi tuhaf tepkiler veriyorlardı. O’ndan ille de yarın ne olacağını, başlarına ne geleceğini bilmesini, kendilerine söylemesini O ise Allah’tan geleni tebliğ ediyordu: “De ki: Ben (Allah’ın) elçilerinin ilki değilim; ve (onların tümü gibi) ben de, bana ve size ne olacağını bilemem: çünkü ben sadece açık bir uyarıcıyım.” (Ahkaf Suresi, 9)

Ama hayır; bu uyarı, insanların çoğunu ıslah etmek yerine, daha da azgınlaştırıyordu. İlle de O’ndan insan üstü bir oluşum ve davranış bekliyorlardı. O ise kararlıydı: “İnsan kavrayışının ötesinde olanı bilmem” diyordu. “Kendime bir yarar sağlamak yahut kendimden bir zararı uzaklaştırmak, elimde değil.” (Araf Suresi, 188)

Allah’tan haber getiren bir elçinin neredeyse eli boştu. Gökyüzünün hazinelerine sahip değildi. Mezardakilere sesini işittirecek bir kudreti yoktu. (Fatır Suresi, 22)

Gelen müjdeli ve uyarıcı haber, bunu İnsan’lara duyuran Resul için şöyle diyordu: “Sen Kitap nedir İman nedir bilmezdin… bir ışık yaktık ki onunla, dilediğimizi doğru yola ulaştıralım…her şeyin maliki olan Allah’a götüren yola…” (Şura Suresi, 42-53)

Beşir ve Nezir (Sebe Suresi, 28) sıfatlı Allah elçisi, Mekke’nin Muhammed-ül Emin’i, İlâhî Hitap’ı insanlara sadık bir biçimde ulaştırıyordu. Bu dostlarının değil düşmanlarının çoğalması sonucunu doğuruyordu. İnsanlar olağan biçimde düşünmek ve anlamaktan çok uzaklaşmışlardı. Fıtratlarını bozmuşlardı. İlle de fevkalade, İnsan üstü gösteriler bekliyorlardı. Tıpkı her dönemin kalabalıklarında olan marazi durum gibi o günkü kalabalıklar da sadece görsel-işitsel mekanizmaları azıcık çalışan ve bitkisel hayat yaşayan canlılara dönmüşlerdi. Kalpleri ve zihin kabiliyetleri alabildiğine körelmişti. Hemen hiç düşünmüyorlardı. Düşünerek kalplerini yormaya yatkın olmaktan çıkmışlardı. Uyuşmuş sarhoşlardan farksızdılar. En kötüsü, her dönemin kalabalıkları gibi onlar da statükoya sıkı sıkıya bağlılık gösteriyorlardı. Yeniliklere son derece kapalı idiler. Değişime şiddetle direniyorlardı. Alışkanlıklarını ve ezberlerini bozan kimselere hiç mi hiç tahammülleri kalmamıştı. Önce iftira attılar; O, bunları uyduruyor (Ahkaf Suresi, 8) dediler. İftiralar giderek daha da yoğunlaştı. Değil mi ki rahatları kaçıyordu; onlar da yeni gelenin rahatına taş atacaklardı.

Cahiliye Arapları İlâhi Vahyin son mesajları gelmeden önce, Mekke’deki ticaret panayırlarında, entelektüel ve estetik zevklerini, Kâbe duvarlarına asılan şiirlerle tatmin ediyorlardı. Ünlü Arap şairlerinin Kâbe duvarına asılacak yetkinlikteki Yedi Şiiri, Muallakat-üs Seba namı ile orada sergilenirdi. Okuyanı kendinden geçirir, aşk ve sarhoşluğunu kamçılar, uyku ve uyuşukluğunu sürdürmesine yarardı. Araplarda şairlik ve kâhinlik sanki ortak meslek gibiydi. Zira her şairin gaip ile irtibatını sağlayan görünmez mahluklarla (cin) teması bulunduğuna inanılırdı.

İşte bu sebepten ötürü Muhammed-ül Emin’in tebliğ ettiği mesajı da şair ve kâhin sözü sandılar, öyle suçladılar. Resulün cinlerle irtibatı olduğu iftirasını ortaya attılar.

Bunun üzerine Allah’tan gelen uyarı çok ama çok şiddet içeren bir üslup taşıyordu:

“O, şerefli bir elçinin sözüdür…

Şair sözü değildir…

Kâhin sözü değildir…

Âlemlerin Rabbinden inzal olunmuştur.

O (emaneti taşıyan kişi) kendi sözlerinden bir kısmını

Bize isnat etmeye kalkışsaydı…

O’nu sağ elinden yakalardık;

Ve şah damarını keserdik…” (Hakka Suresi, 40-46)

Kurutulmuş et yiyen ve davarları güden bir kadının oğlu ve içimizden biri olan Muhammed-ül Emin, öyle bir mesajın mübelliğidir ki taşıdığı yük, en evvel, kendi belini çatırdatacak kadar mesuliyetli ve ağırdır. O, bunca ağır bir yükü, elçilik ömrü boyunca, binlerce mihnet ve sıkıntıya göğüs gererek taşıdı. Acı, hüzün, ayrılık, cidalleşme sürekli mücadelesi ile birlikte idi. Efsaneleştirici kültürün uydurduğu gibi bir kişi olsaydı, göklerde uçar, Uhud’da devesinden düşmez, dişi kırılmazdı. Mekke’de Ebu Talip Vadisi’nde arkadaşlarıyla birlikte, ekonomik ve sosyal ambargoya uğramıştı. Tam üç yıl sürmüştü ambargo. Bir parmağından bal ötekinden süt süzerek ümmetini beslemedi. Oysa ne Mekke müşriklerinin beklentisi, ne efsaneleştirici kül- türün tahayyülü, bize Beşir ve Nezir Muhammed-ül Emin hakkında doğru bilgi veriyor. O’nun sahici portresi, bize getirdiği İlahi Hitap’tadır. O, öyle bir Hitap ki bizzat kendisini getiren elçisine yönelik uyarıları da bünyesinde taşımaktadır. Çünkü O, bizim gibi bir Beşer’di. Lakin hepimizden daha iyi ve daha güzel bir İnsan olarak yaşamıştı. O’na, bilmediklerini bizzat Allah öğretmişti. (Nisa Suresi, 113)

Nitekim Kitap ile ilgisiz toplumuna da Kitap ve Hikmet’i yine Allah öğretmişti. (Cuma Suresi, 2) Tıpkı önceki Allah elçilerine ve onların toplumlarına da öğrettiği gibi. Maalesef sonradan ilahlaştırılan masum elçi İsa’ya (s.a.), izniyle Kitap, Hikmet, Tevrat ve İncil’i öğrettiği gibi. (Maide Suresi, 110)

Mekke’de Muhammed-ül Emin ve Medine’de Emir-el Mü’minin olan Allah elçisi, Veda Hutbesinde bize, kendisine sarılıp hidayet bulacağımız, kurtuluşumuzu müjdeleyen bir emanet bıraktığını söylemişti. Rabbimizin hitabı olan bu Kitap’ta şöyle bir uyarı vardır: “Ve insana uğrunda çaba gösterdiği dışında bir şey verilmeyecektir.” (Necm Suresi, 39)

Salât ve selâm O’nun üzerine olsun. Beşir ve Nezir sıfatlı bir resule, böyle bir tebliğ nasıl da yakışıyor.

Metin Önal Mengüşoğlu

Kültür dergisi, Sayı: 3

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu