Medeniyetler ve Kütüphane tasavvurları

Ülkelerin geldikleri medeniyet seviyesini anlamak için bazı işaretlere bakmak gerektiği erbabınca eskiden beri bilinen ve konuşulan bir husustur. Gerçekten de yeryüzünde kalıcı iz bırakmış kadim medeniyetlerin çağları aşan sembolik eser ve izleri olduğu bilinen bir gerçektir.
İlk İslam devletlerinin ortaya koyduğu sembolik eserlerin merkezinde ilim adamları, kitaplar ve kütüphaneler vardır. İstanbul İslam, Bilim ve Teknoloji Müzesi’nin kurucusu Prof.Dr.Fuat Sezgin’in bu vadideki çalışmaları incelendiğinde bu gerçek bütün ihtişamıyla karşımıza çıkar.
Nitekim Müslümanlar Endülüste yaklaşık 800 yıl süren öyle bir medeniyet kurdular ki Avrupa’da radyolojinin kurucusu olan Madam Curie, “Müslüman Endülüs’ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık. Orada bilim sıfırlanınca, biz yeniden sıfırdan onların yüzyıllar önce keşfettiği şeyleri bulmaya çalıştık ve yüzyıllar kaybettik.” itirafında bulunmuştu.

Avrupa medeniyetini ‘Arapların bir talebesi’ olarak niteleyen Fransız tarihçi ve diplomat Fernard Grenard da Abbasi Sultanı Halife Harun Reşid’in kütüphanesiyle, Kutsal Roma İmparatoru, Charles – Quint’in kütüphanesini karşılaştırmakta ve bu iki medeniyet arasındaki farkı şu ifadelerle ortaya koymaktadır: Kutsal Roma İmparatoru, Charles – Quint’in 900 ciltlik kütüphanesiyle iftihar edilir; hâlbuki daha dört asır önce İspanya’daki halifenin kütüphanesinde 400.000 kitap vardı. Hem tarihler bakımından hem de kendi aralarında mukayese yapmaya kifayetsiz olan bu rakamlar için özür dilerim. Ama bana öyle geliyor ki, Şark’ın henüz düşmediği, Garb’ın çıktığı hesaba katılırsa, bu rakamlar yine de iki dünya arasındaki inanılmaz fark hakkında oldukça doğru bir fikir edinmeye yardımcı olacaktır. (Grenard,1992:31)

Osmanlı İmparatorluğu’nun ve medeniyetinin de dikkatlice bakıldığında, ilme, kitaba, kütüphaneye verdiği değerle birlikte yükseldiği kayıtlarda göze çarpmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun zirve yönetcilerinden olan Fatih Sultan Mehmet’in kütüphanesi ile de meşhur olması bir tesadüf değildir. Medeniyet tarihçisi Üstad A.Süheyl Ünver’in çalışmalarında Fatih’in hususi kütüphanesinde tıp ve felsefeye ait bazı kitapların künyeleri ile bir kitaptaki sayfanın resmi verilmektedir. (Mesera, Kazancıgil ve Sayar,2017:156). Bu veriler, hükümdarın kitaba ve kütüphaneye verdiği değeri gösteren önemli bir kayıt olarak dikkat çekmektedir
Ne varki zaman içerisinde gelişmeler bu anlamda devam etmemiş, Osmanlı İmparatorluğu mağlubiyeti önce savaş meydanlarında değil kütüphanelerde yaşamaya başlamıştır. İlme, kitaba ve kütüphaneye verdiğimiz değer azalmış, böyle olunca savaş meydanlarında ve siyaset meydanlarındaki inkisarımız mukadder olmuştur.
1500 yılının başından itibaren Avrupalılar kendilerini “Biz niçin geri kaldık? Osmanlıyı nasıl geçmeliyiz?” diye sorgulamışlar ve bu fikir üzerinde çalışmaya başlamışlardır. Nihayetinde ilme ve gelişmeye kendilerini odaklamışlar, birbirinden değerli kitaplar neşrederek aradaki farkı hızla kapatmayı bilmişlerdir.
Evliya Çelebi, bu anlamda 1650’li yıllarda Viyana’daki İstefani Kilisesi Kütüphanesindeki çarpıcı gözlemlerini şöyle aktarıyor: Kilisenin kıble yönünde la’l, yakut, zebercet, seylan, Nişabur firuzesi, Yemen akiki, kedigözü, aynülharr, balıkgözü, sarı yakut, gök yakut, kehrüba, sedef, Habeş İncisi gibi renk renk değerli taşlarla yapılmış bir duvar var. İncil, Tevrat, Zebur ve Kur’an olan dolapların duvarlarının içi bütün ham amberle sıvalı hücrelerdir.
Bütün dünyada ne kadar çeşitli kavim varsa onların dilince bütün kitap yazanların değerli kitaplarından nice kerre yüz bin ciltli kitaplarının ayrı ayrı bu işe bakan papazları vardır. Büyük bir kütüphanedir ki görülmesi gereklidir. (Beç:Avusturya’dan) Başka bir ülkede böyle güzel, değerli kitaplar toplanmış değildir. (Gökyay,1973:488).
Evliya Çelebi, aynı günlerde bizdeki içler acısı durumu şöyle anlatıyor: Ancak Mısır’da Sultan Berkuk ve Sultan Ferec camiinde ve İslambol’da Fatih camiinde, Süleymaniye’de, Beyazıt Veli Camiinde ve Yeni Camide de hesabını âlemlerin Tanrı’sı bilir kitaplar vardır. Ama bu Beç’te İstefani Manastırında kitap daha çoktur. Çünkü her dilin kâfir yazıları ile resimli kitapla teşrih kitaplar, atlasminör, coğrafya ve papa monta adlı heyet kitapları pek çoktur. Hele ben, başpapazın izniyle bu kitaphaneye girip seyir ve temaşa ettiğimde hayret âlemine daldım. Misk ve ham amber kokusu içimi açtı.
İmdi, azizim, bu uzun sözden çıkacak şudur ki kâfir kâfirliğince Allah kelâmıdır diye bütün kitapları haftada bir kez silip süpürür. Yetmiş seksen kadar bakıcıları var. Ama bizim Mısır İskenderiyesi’nde Camiii’l-Attârin derler bir ulu cami vardır, bu kadar yüz dükkânları, han, hamam ve mağazaları olduğu halde nice bin değerli kitapları, Yakut Müsta’samî Kırımlı Abdullâh, Şemsettin Gamravi ve Şeyh Cûşi’nin güzel yazıları ile değerlenmiş Allah kelâmı Kuran-ı Kerim’ler dahi hepsi yağmurdan çürümektedir. Cuma namazına haftada bir kez bu camiye varan, söylediğim Allah kelâmlarını yiyen güvelerin, kurtların ve sıçanların seslerini duyup da bir Ümmet-i Muhammet, “bu kadar kitabullah telef oluyor” demez. Buna bir çare edelim demek ihtimalleri yoktur. Onların Allah kitaplarına kâfirlerin sevgileri yoktur. Hemen o camiiyi bu kilise gibi onarıp bakıcıları ve başında bulunanlar baksınlar (Gökyay,1973:488-489).
Osmanlı’nın ilimden, kitaptan ve kütüphaneden vazgeçtiği için büyük çöküşü yaşadığı bu satırlardan rahatça anlaşılmaktadır.
TBMM Hükümetinin ilk Sağlık Bakanı ve Lozan Murahhası Dr. Rıza Nur’un hatıralarında yer alan sahipsiz kalmış bir kütüphane, bu anlamda yürek burkan bir hikâye olarak kayıtlarda yer almaktadır. (Dr Rıza Nur Hürriyet ve İtilaf Fırkasının kurmaylarından olduğu için İttihat ve Terakki iktidarının hedefi haline gelmesi münasebetiyle 1913-1918 yılları arasında Kahire de yaşamıştır)
Dr. Rıza Nur, işte o günlerde tanıştığı kitap meftunu bir kişiden şöyle bahsediyor: Mısır’da tanıştığım Nurettin Mustafa Bey ile ahbap olduk. Bu zat Ohri’lidir. Manastırda idadi mektebini bitirmiş. Kahire’ye akrabasından bir zatın yanına gelmiş. Bu zat, vakıflarda büyük bir memurmuş. Nurettin Mustafa Bey’e bir zengin kadın bulup evlendirmiş. Kahire’de Derbül Cemamiz sokağında büyük ve selamlıklı bir konağı ve büyük bir çiftliği vardı.
Konağın selamlığını kütüphane haline koymuş. Kitap yığmış, çalışmış ve çalışıyor. Baktım iyi yürekli, zeki, nükte yapar bir zat. Hoşuma gitti. Bilhassa Türkçe, Arapça ve Acemce geniş malumatı vardı. Bu zatın kütüphanesi pek kıymetlidir. 25.000 cilt kitap. Asıl mühimi çoğunun Türkçe Arapça Acemce olmasıdır. Nurettin Mustafa Bey, Türkçede Arapçada Acemcede şairdi. Arapça şiir neşrediyor, gazeteler alkışlıyorlardı. Bu işleri çok iyi biliyordu. Bir kamus yazıyordu. Ben oradayken 40 cilt olduğunu söylüyordu. Her cilt büyük bir şey. Bir cildini gördüm. Her kelimeye kitaplardan birtakım misaller de toplamış. Eski ve yeni Türkçe kelimeler… Türkçede kullanılmış ve kullanılan bütün Arapça, Acemce, İtalyanca, Fransızca ve Rumca kelimeler mevcuttu. Nurettin Mustafa Bey durmuyor bu lügat ile meşgul oluyordu.
Nureddin Mustafa Bey aniden ölüverdi. Paris Terakki Mektebi Türkçe muallimi Deni, Mısır Kralının kütüphanesinde memurdu. Her yıl Mısır’a gidiyordu. Ondan işittim. Nureddin Mustafa Bey’in oğlu Onun 25.000 cilt kitaptan oluşan bu kütüphanesini Krala 10.000 Mısır lirasına satmayı teklif etmiş imiş (Nur,1991:379).
Evliya Çelebi’nin bahsettiği Osmanlı’nın kütüphanesiz ve kitapsız hali Cumhuriyete de aynen intikal etmiş ve kütüphanesiz medeniyetimiz daha feci örneklerle karşımıza çıkmıştır.
Prof.Dr.Orhan Okay, Türk kütüphaneciliğine çok emek vermiş, servet harcamış Seyfettin Özege ve onun kütüphanesinin başına gelen bürokratik engellerden şöyle bahsediyor: Yalnız Türkiye’nin değil, dünyanın da en zengin kitap koleksiyonlarından birinin Erzurum’da olduğunu biliyor musunuz? Aynı zamanda bir şahsın yaptığı en büyük kitap bağışlarından birinin, belki birincisinin de Erzurum’da bulunduğunu?

Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nin üst katında büyük bir salon bu özel kitap koleksiyonuna ayrılmıştır. Kapısında bağışlayıcının adı, salondaki bir duvarda da büyükçe boy bir portrenin altında, sahibine yakışır bir kitabe tevazuu ve sessizliğiyle şu iki satırlık yazı: Seyfettin Özege. 1901-1981.
Seyfettin Özege’yi 1950’lerde tanıdım. Bazı evliya menkıbelerinde geçen keramet hadiseleri gibi, İstanbul’un hangi kütüphanesine gittiysem ona rastlıyordum. “Eski bankacılardan, kitap meraklısı bir zattır” dediler. Onu uzun boyu, vakur, hatta gülmeyen çehresiyle, yaz-kış sert kolalı, kol ağızlarından bir santim dışarı taşan manşetli beyaz gömleği, dikkatle bağlanmış siyah kravatı, daima siyah yahut lacivert, düğmeleri hep kapalı kruvaze elbisesiyle nadiren sokakta, fakat çok defa Sahhaflar Çarşısı’nda ve kütüphanelerde gördüm. İstisnasız her zaman üst üste yığılı gazete, dergi, kitap duvarları arasında kaybolmuş, elinde küçük bir cetvel, kitapların eb’adını ölçüyor, birtakım küçük defterlere, fişlere, kâğıt parçalarına notlar alıyordu.
Daha sonraları doktora çalışmalarım sırasında bazı müşküllerimi hep o fişlerine, defterlerine bakarak hallettim, yol gösterdi. Beyazıt’taki sahhafların hemen hepsi onu tanıyor ve isteyeceğini bildikleri kitapları ona ayırıyorlardı. Sonradan öğrendim ki Seyfettin Bey bütün servetini, hatta bütün hayatını kitap toplamaya, özellikle eski harfli bütün kitapları toplamaya sarf etmiş.
Mekteb-i Mülkiye’nin yani Siyasal Bilgiler Okulu’nun 1921 mezunu olan Seyfettin Bey’in uzun yıllar fahri olarak Aksaray Valide Camii’nde muvakkitlik yaptığı da biliniyor. Ben tanıdığım zaman artık emekli olmuş ve kendisini tamamen kitap toplamaya ve bunların kataloğunu yapmaya hasretmişti.
1959’da Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne asistan olarak girdim. Galiba 1960 veya 61 yılı idi. Bir gün Seyfettin Özege’nin bütün kitaplarını üniversitemize bağışladığını duyduk. Yeni kurulmuş bir üniversitenin o yıllarda bile böyle bir nimete kavuşması hayal edilecek şey değildi. Seyfettin Özege o on binlerce kitabı, sandıklanması ve nakliyat masrafları gibi bütün külfetini de kendisi yüklenerek Erzurum’a gönderdi. (Okay, 2021: 205-206)
![]()
(…..) Bir insanın tek başına topladığı onbinlerce kitabın kataloğunu, o zaman çok geniş imkânları olan üniversite maalesef senelerce ortaya çıkaramadı. Kitap denilen nesneye sempati ve ilgi duymayan, kütüphaneye alınan her kitabı bürokratik bir yük telakki eden birtakım memurların hatta Üniversite yönetiminin de ilgisizlikleri, engelleri, bu arada bazı kitapların kaybolduğu haberleri Seyfettin Özege’nin de kulağına gitmiş. bu faziletli insanı derecesiz üzüntülere boğmuştu.
Bağış üzerinden on yıl geçtikten sonra Seyfettin Özege’nin durumu sorması üzerine o sırada kütüphane müdürü olan zatın uzun ve teferruatlı mazeretler sıralayan cevabında inanılması zor bazı cümleler vardı. İster istemez “Cehlin ol mertebesi sehl olmaz” mısraını hatırlıyorum (Okay, 2021: 207)
Daha sonra kitabı gerçekten seven ve kitap tanıyan, himmet sahibi birkaç memurun gayretleriyle kitaplar fişlendi, iyi-kötü bir baskıyla katalogları yapıldı ve ilgililerin istifadesine sunuldu. Türkiye’de İbrahim Müteferrika’dan başlayarak Latin harflerinin kabul tarihi olan 1928 yılına kadar basılmış Türkçe kitapların aşağı yukarı yüzde doksanı demek olan 30.000 cilt matbu ve taşbasması (litograf) kitabı ihtiva eden Seyfettin Özege Kütüphanesi bu özelliği ile dünyanın en zengin koleksiyonuna sahiptir. Bu kitaplar arasında birer yazma eser değerini taşıyacak kadar nüshası azalmış olanları vardır. Seyfettin Özege, aynı kitabın birden fazla basımı yapılmışsa bunların hepsini elde etmiştir.
Osmanlı mekteplerinin hatıra kitapları, mükâfat dağıtma cetvelleri, hatta takvimler gibi saklamayı kimsenin aklına getiremeyeceği her türlü basın malzemesi Özege Kütüphanesi’nde vardır. Bütün bunları okuyucunun hizmetine açmış bir kitaplığa sadece kitaplık demek yetmez. Burası bir arşiv belki de bir müze olmalıdır. Türkiye’de eski harflerle basılmış dergi ve gazete sayısı 2500 kadardır. Özege Kitaplığı’nda, hepsi tam koleksiyon halinde olmasa da bu periyodiklerden 1500’ü mevcuttur. (Okay, 2021: 208-209)

Prof.Dr. İsmail Kara da Türkiye’de kütüphaneciliğin geldiği durumu anlatan son şahitlerden biri. İsmail Kara’ya kulak vererek bir başka trajik hikâyeyi dinleyelim: 1989 yılının ilk günlerinde o sırada TRT İstanbul Televizyonu müdürü olan sayın Mustafa K. Gerçeker’le görüşmeye gitmiştim. Sebeb-i ziyaretim Mustafa beyin ilk Şeriye ve Evkaf vekili, aynı zamanda Millî Mücadele kahramanı, ulemadan Mustafa Fehmi Gerçeker’in torunu ve Diyanet İşleri başkanlarından Tevfik Gerçeker’in oğlu olmasıydı.
Mustafa K.Gerçeker sohbet sırasında önemli bir şey söyledi bana. Babasının vefatından sonra Mustafa Fehmi Gerçeker evrakını Milli Kütüphane’ye vermişler. Kısmen eski harfli oldukları için bu evrakın ne olduğuna dair tam bir malumata sahip değil. Fakat babasından duyduğuna göre bu evrak arasında Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin evrakı da varmış, bakanlık 3 Mart 1924’te lağvedilince evrak bunlara intikal etmiş. İzi sürülecek bir işaretti bu benim için…
İlk Ankara’ya gidişimde Milli Kütüphane’de bu evrakın peşine düştüm. Yetkililer önce “böyle bir evrak ve kayıt yok” dediler. Alışık olduğumuz bir laftı bu; baştan savmak için keşfedilmiş bir ifade. Biraz ısrar edince kaydını buldular fakat tasnif edilmediğini söylediler. Bu da tanıdık bir laf. Olsun, ben umumi olarak görsem o da yeter dedim. Bu sefer bin dereden su getirdiler ama ben ısrar edince lütfettiler, bir görevliyi çağırarak beni depolardan birine, evrak çuvallarını veya sandıklarını görmeye gönderdiler. Bilmem kaçıncı kata indik, dolanarak bilmem kaç nolu deponun önüne vardık. Bu sefer de bir-iki düzine anahtar içinde o deponun anahtarı bir türlü bulunamadı.
Gerçekten anahtarı kayıp mı idi yoksa bu gösterilmek istenmeyen, vaziyeti itibariyle gösterilemeyecek olan evrak için tatbik edilen bir geçiştirme ve yıldırma usulü mü idi bilmiyorum ama şüphelenmedim de değil. Neticede kapı açılamadı, saatler sonunda ben vazgeçtim, onların da canına minnet, rahatladılar. İş yapmayarak, vazifelerini yapmamak için çok yorulmuşlardı. Çıktık.
Aradan neredeyse 25 yıl geçti, bir çeyrek asır… Ne iktidarlar, ne Kültür bakanları, ne müsteşarlar, ne genel müdürler geldi geçti. Kütüphaneler ve Milli Kütüphane meselesi (Evet Ankara’daki Milli Kütüphane) kimsenin derdi tasası olmadı. (Bugün de değil maalesef). Varın siz diğer kütüphaneleri hesap edin. (Kara, 2018: 79-80)
Ama bir gün gazetelerde bir haber patladı. Benim küçük hikâyem de binlerce hikâye ile birlikte kesin olarak orada, o isyan edenler arasında olmalıydı: Habere göre; “Türkiye’nin belleği konumundaki Milli Kütüphane’nin depolarından, bugüne kadar çürümeye terk edildiği anlaşılan 346 bin eser çıkarıldı. Koleksiyon, aralarında Atatürk Belgeliği, Türk Ocağı tarafından 1976’da kütüphaneye bağışlanan 40 bin kitaptan ve yüzlerce Osmanlıca eserden oluşuyor. TBMM’nin kuruluşundan itibaren görev yapan din ve siyaset adamı Mustafa Tevfik [Fehmi] Gerçeker’in bağışladığı koleksiyon ve elyazmalarının bulunduğu depolarda tespit edilen eserlerin çürümeye terk edildiği görüldü.
Kütüphanedeki durumun ortaya çıkmasının ardından eserlerin kurtarılması için çalışma başlatıldı. İlk iş olarak patoloji, restorasyon bölümü oluşturulacak. [Âcil servisi de olan bir sahra hastahanesine ihtiyaç var aslında]. Fiziki alana, yetersiz koşullara dair sorunlar çözülecek, mevcut depoların ıslahı için başlatılan proje ihale aşamasına getirildi. Çıkarılan eserlerin sınıflandırılması, künyelerinin çıkarılması ayrıca el-yazmaları eserler için de üç ayrı komisyon kuruldu. Sınıflandırmaları tamamlanan, künyeleri oluşturulan yapıtlar kataloglanarak sisteme yerleştirilecek”.
Falan filan… (28 Kasım 2013 tarihli gazetedeki haberin başlığı: “Milli Kütüphane’nin deposundan 346 bin kitap çıktı”. Aynı günün Cumhuriyet’indeki “Atatürk belgeleri açığa çıkarıldı” başlıklı haber daha tafsilatlı bilgiler ihtiva ediyor). (Kara, 2018: 81)

Prof.Dr. İsmail Kara, yaşanan olayın münferid bir vakaya mahsus olmadığını, bu kayıtsız tavırların adeta bir devlet politikası gibi yaygın ve geçerli olduğunu örnekleriyle şöyle anlatıyor: Yıllardır İstanbul Üniversitesi kütüphanelerinden, depolarından önce hurdacılara sonra sahaflara kitap ve evrak dökülüyor, akıyor. Onlarca, yüzlerce, binlerce. Üzerlerinde eski harfli Darülfünun ve yeni harfli İstanbul Üniversitesi mühürleri kayıtları var. İstanbul Hukuk Fakültesi mühürleri başta olmak üzere fakülte kayıtlı olanlar da. Onlarca yüzlerce; hem eski hem yeni harfli… Sıradan kitaplar zannetmeyin; Fransızca, İngilizce, Arapça, Osmanlıca, Almanca, Farsça, Ermenice, Latince… Çok kıymetli ve bir kısmı nadide kitaplar bunlar. Bazılarının ayrıca cildi, kâğıdı, hurufatı hususiyet arzediyor.
Kitabın kendisi zaten önemli, bu nüsha çağdaş Türk düşüncesi tarihi açısından daha da önemli ama üniversite kütüphanesinden, kim bilir hangi kitap ve evrakla birlikte atılıyor, hurdacıya, oradan sahaflara intikal ediyor, satılıyor. Ve kimsenin umurunda değil.
Birkaç sene önce ancak kütüphanelerde görebileceğiniz bu harika mahfazalardan birçok tanesini sahafta görünce dehşete kapılmıştım. Tahmin etmekle beraber tedirginlikle sordum; Yıldız Kütüphanesi’nden İstanbul Üniversitesi Eski (şimdi Nadir) Eserler Kütüphanesi’ne intikal eden yazma kitaplara aitmiş bunlar. İnanılacak gibi değil ama böyle ve bu kaçıncısı! (Kara, 2018: 84-85)
Hurdacıya giden mektuplar, yazışmalar, kayıtlar, personel klasörleri… arasında Fuat Köprülü, Babanzâde Ahmet Naim, Zeki Velidi Togan, Mehmet Ali Ayni, Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülbaki Gölpınarlı, Halide Edip Adivar, Ahmet Ağaoğlu, Ebülula Mardin, Zeki Velidi Togan, Tarık Zafer Tunaya, Sabri Ülgener, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu gibi Darülfünun’da-Üniversite’de hoca olarak çalışmış zevatın tam tekmil özlük dosyaları var. (Bu özlük dosyaları kadru kıymet bilen bir sahaf ve kitap aşığı Ali Birinci hocamız sayesinde TTK arşivine intikal etti).
Altı-yedi sene önce Marmara Üniversitesi merkez kampüsündeki kütüphane rivayetlere bakılırsa “yer darlığı”ndan tasfiye edildi. Hem de resmi olarak, kurullarda, senatoda görüşülerek… Bir üniversitenin kütüphane tasfiyesi, akıl alır iş değil ama oldu, oluyor.
Dönemin İlahiyat Fakültesi dekanı (Raşit Küçük hoca) “bizim kütüphane binamız müsait, sosyal bilimlerle ilgili olanları biz alabiliriz” dediği için bir kısmı benim de çalıştığım kuruma intikal etti, bu sayede rahmetli Hakkı Dursun Yıldız’ın Fen-Edebiyat Fakültesi dekanlığı zamanında üniversiteye hibe edilen Nurettin Topçu’nun mühürlü kitapları dahil birçok kitap ve hibe edilmiş koleksiyon gibi kurtuldu. Yoksa onlar da hurdacıya gidecekti. Zaten gerisinin akıbeti meçhul (Kara, 2018: 85-86)

Ali Fuat Başgil gibi büyük bir hukukçunun, demokrasi mücadelesi veren bir insanın, milliyetçi-muhafazakâr çevrelerin çok okuduğu bir yazarın hem kitap çeşidi ve muhtevaları hem ciltleri itibariyle paha biçilmez kütüphanesi, hukuk tarihimiz açısından çok önemli dosyaları, notları, özel evrakı ile birlikte İstanbul’da bir Hukuk Fakültesi’ne, diyelim ki Haydarpaşa Kampüsü’ndeki Marmara Hukuk Fakültesi’ne hibe olarak getirilip bırakılsa o fakültenin muhafazakâr-mütedeyyin “hukukçu” dekanından, “hukukçu” hocalarından, yetkililerinden, hatta talebelerinden ne beklersiniz?
Hemen sahip çıkmayı ve en üst düzeyde korumayı değil mi? Getirildi, bırakıldı ve kötü akıbet maalesef onların da başına geldi, günlerce kapıların önünde bekletildi kitaplar, sonra sahaflara düştü, dağıldı, haraç mezat satıldılar. Çok yazık oldu.
Ailesi tarafından İstanbul Hukuk Fakültesi’ne hibe edilen Ebülula Mardin gibi büyük bir hukukçunun kayıtlara geçmiş kitapları da talebeleri ve onların öğrencileri yönetici ve hoca koltuklarında otururken koridorlara atılmış, yağmalanmalarına ses çıkaran olmamıştı. (Bu kadarcık bile hak-hukuk tanımayan Hukuk Fakülteleri’nden hangi hakkı ve hukuku bilmelerini ve savunmalarımı, hangi ihkak-ı hakkı bekleyip umabileceğiz!?) (Kara, 2018: 87-88)
Şu anda Türkiye’de eski harflerle basılmış bütün Türkçe kitapları bulabileceğiniz bir kütüphane yok biliyor musunuz? Halbuki bugünün şartlarında İstanbul’daki eski harfli eserler bakımından zengin bir kütüphaneyi bununla da görevlendirerek mevcut olmayanları başka kütüphanelerin mükerrerlerinden temin ederek, olmazsa fotokopi ve dijital kayıtlarla tam bir koleksiyona ulaşılabilir.
Şu anda Türkiye’de eski harflerle basılmış bütün Türkçe yahut Türkçe-Arapça, Türkçe-Farsça, Türkçe-Ermenice… gazete ve dergileri bulabileceğiniz herhangi bir kütüphane yok biliyor musunuz? (Kara, 2018: 89)
Prof.Dr. İsmail Kara bu hüzünlü yazısını kütüphanecilik anlamında bir medeniyet vizyonuyla şöyle noktalıyor: Peki bütün Osmanlı topraklarında basılmış her dilden, her alfabeden kitapların bulunduğu bir kütüphane oluşturmak fikrine ve ufkuna ne dersiniz? Ya İslâm dünyasında istisnai olduğumuz alanlardan biri olarak yazma kütüphanelerimiz?!(Kara, 2018: 90)
Kütüphaneciliğin geldiği ve yaşadığı son durumdan anlaşılıyor yeni bir medeniyet kurmak için yeni kütüphaneler kurmamız ve kurduğumuz bu kütüphaneleri geleceğe taşıyacak bir anlayış ortaya koymamız gerekiyor.
Kaynaklar
Gökyay Orhan Şaik, (1973), Türk Dili DergisiGezi Özel Sayısı, Ankara, TDK Yay.
Grenard Fernand, (1992), Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü, İstanbul, MEB Yay.
Kara İsmail, (2018), Zafer Değil Sefer, İstanbul, Dergah Yay.
Mesera Gülbün, Kazancıgil Aykut, Sayar Ahmet Güner, (2017), A.Süheyl Ünver Bibliyografyası, İstanbul:İşaret Yay.
Nur Rıza, (1991), Hayat ve Hatıratım, İstanbul, İşaret/Ferşat Yay.
Okay Orhan, (2021), Silik Fotoğraflar, İstanbul, Dergah Yay.



