Kültür - Sanat

Mevlânâ gözüyle Hazreti Peygamber (s.a.)

Hazreti Mevlânâ, bir İslâm âlimi olarak, dini ilgilendiren her konuda fikir beyan eder, fikirlerini de açık bir dille ortaya koyar. O, hayatı boyunca, dini, yanlış yorumlarla yanlış mecralara sürüklemek isteyenlere karşı iki cephede birden savaş verdi: Bunlardan biri taassup, öbürü Batinîlik ve Hurûfilik’tir.

1- Hazreti Mevlânâ, dini, bir günahlar ve yasaklar zindanı haline getirmek isteyen taassup ehline karşı ciddi bir şekilde savaş verdi. İslamiyet’i, hayata ve hayatın güzelliklerine düşman sananlara karşı, onun bizatihi hayat, bizatihi güzellik olduğunu savundu. Dini yozlaştırıp, ruhsuz hale getirecek olan şekilci taassubun, bizzat din için zarar ve tehlikelerine dikkat çekti. Mevlânâ’ya göre; aşk, imanın ruhudur. Ruhunu kaybeden canlı, hayatını sürdüremez. Iman, kuru bir bilgi değil, şiddetli bir aşktır. Bilginin hikmete, hikmetin imana, imanın da aşka dönüşmesi gerekir. Bu aşamalardan geçip, aşk haline yükselememiş bir iman, eksik kalmış bir iman demektir.

2- Hazreti Mevlânâ’nin devrinde, Hurûfilik ve Batınîlik çok aşırı boyutlarda faaliyet gösteriyordu.

Mısır, Fatımilerinin resmi ideolojisi olan Batinilik, iyi yetişmiş daîler (propagandacılar) tarafından, İslam dünyasının dört bir yanında halkın inancını tahrip ediyordu. Moğol istilası yüzünden meydana gelen siyasî otorite boşluğu da bu yıkıcı faaliyetlerin işini kolaylaştırıyordu. Batiniler, dinin kural ve ilkelerini hiçe sayıyorlar, önemli olanın, içerik (bâtın) olduğunu söylüyorlardı.

Mevlânâ, yanlış ve kasıtlı yorumlarla dini özünden uzaklaştırmaya çalışan bu akımlara karşı da dinin ilke ve kurallarının ne gibi hikmetler içerdiğini savundu: Çünkü insanoğlu beden ile ruhtan meydana gelmiştir. Din açısından ilke ve kurallar, ruhu taşıyan beden mesabesindedir. Onlar olmazsa, o manevi değerleri korumak ve yaşatmak da mümkün olmaz. İçi çürütülmüş ve ya boşaltılmış kalıplar da hiçbir değer ve anlam ifade etmez.

Hazreti Mevlânâ gerek taassuba gerek Batınilige ve Hurufiliğe karşı dini savunurken ister istemez, Hazreti Peygamberin dindeki konumundan da bahsediyordu: Ona göre; İslam inancı açısından Hazreti Peygamberin dindeki yeri, ile Kuran-ı Kerim’in yeri aynı değerdeydi. Onun “Men bende-i Kuran’em eğer can dârem” mısrasıyla başlayan dörtlüğünün bu günkü dille ifadesi şudur:

“Bendeyim Kuran’a candan, tende can durdukça ben.

Bir küçük toz zerresiyim, ben Muhammed yolunun

Kim ki bundan başka bir söz nakleder ise benden,

Bezmişim billah hem ondan hem de sözünden onun”

Bir beytinde de “Ben aklı, Mustafa’nın ayakları altında kurban eyledim.” der.

Çünkü imanın altı şartından biri olan Peygamberlere iman, öbür iman esasları gibi, dinin olmazsa olmaz temel şartlarındandır. Zaten peygambersiz din yoktur.

Kuran ayetleri, bize, neleri yapmamız gerektiğini emreder. Peygamber de onları nasıl yapacağımızı öğretir. Bundan dolayıdır ki dinin emirleri, birtakım tohumlar gibidir. Onlar ancak Peygamberin tarlasında filizlenir. Çünkü Kuran, onun diliyle gelmiştir. Allah’ın dini onun elinde kemale ermiştir.

Mevlânâ, Peygamberin ve gerçek varislerinin yolunu bırakıp, kendi aklıyla yol bulmak isteyenlere, şu acı gerçekleri hatırlatır ve der ki:

“Yol doğru olabilir, ama yolda tuzaklar da vardır. Birçok parlak söz, seni aldatır, tuzağa düşürür. Parlak sözlerin içinde derin manalar bulunmaz. Zaten o sözler, içindeki anlam kıtlığı yüzünden öyle parlatılmıştır. İşte o cilalı sözler, o meşhur isimler, kurulmuş tuzak gibidir. Parlak sözler, hayat suyunun sürükleyip getirdiği kum taneleridir. İsimlere ve şöhretlere kapılmak, adeta tuzağa düşmektir. Kumsal, nasıl suyu emer, bitirir ve kurutursa, taşıdığı anlamla taban tabana zıt olan isim ve şöhretlere kapılıp, onların peşinden gitmek de, kum taneleri arasında kaybolup giden su misali, sonunda insanı bitirir, kurutur. Kumsalda içinde su kaynayan kaynak, çok nadir olmakla beraber, eğer sen su arayacaksan, öyle bir kaynak ara! Oğul, işte o kaynak, Allah adamıdır. Eğer o kaynaktan içersen hayat bulur, gelişirsin. Allah adamından başkasını kuru kum farz et. Onlar senin ömrünü su gibi içer, tüketirler ve seni kupkuru bırakırlar. Hikmet ehli olan bir maneviyat erinden hikmet talep et ki onun feyzi ile sen de hikmet ehli, alim ve basir biri olasın.

Hikmet tahsil eden, giderek hikmet kaynağı olur. Olduktan sonra da sebeplere bağlanmaktan kurtulur. Çünkü hikmet, sebepler değil, sebeplerin yaratıcısına; müsebbib-i hakiki olan Allah’a bağlanmaktır” (Mesnevî beyit: 105-1060)

“Havas kimdir, avam kim?” sorusuna, arifler şu cevabı verdiler: “Avam rızk peşinde olanlardır, havas ise Rezzak’ın peşinde olanlardır.”

Önceleri, aklı kendisine öğretmen olan kimse, sonradan kendisi, aklına öğretmen olur. Bir ân gelir, aklı, ona, Cebrail gibi der ki: “Ey Ahmet! Eğer ben bir adım daha atacak olursam yanarım! İlahi kurbiyet beni yakar, helak eder.”

“Ey can, ey maneviyat sultanı! Sen beni burada bırak da kendin ilerlemeye devam et! Benim hududum buraya kadardır.” (Mesnevi beyit: 1062-1064)

Bu demektir ki aklın yol göstericiliği bir yere kadardır. Oysa imanda, akla üstün bir başka kuvvet vardır ki o da aşktır. Aşk, aklın fermanını dinlemez.

Akıl, imkân dahilinde olan şeyleri mümkün kılar. Aşk ise imkân üstü âlemlere kanat açar.

Aşk Kaf dağını aşmak, sonsuza doğru uçmaktır. Süleyman Çelebi, Mevlid’inde, bu konuyu, şöyle dile getirir:

“Ger geçem bir zerre denli ilerû.

Yanarım baştan ayağa ey ulu!

Buna karşılık Peygamber efendimiz

Çün ezelden bana aşk oldu delil.

Yanar isem, ben yanayım ey Halil”

“Taat ve ibadetten mübarek ayakları şişen Hazreti Peygambere Miraç gecesinde Burak geldi. O da ona bindi ve huzura yükseldi. Kendisi dinin yükünü taşıyordu. Sırtında ağır bir sorumluluk yükü vardı. İşte bu yüzden önceleri taşıyan biri iken, sonradan taşınan biri oldu. Allah’ın emanetini kabul eden bir emn idi. Sonra da kendisi huzura kabul edildi ve Allah katında makbul oldu; Makamı Mahmûd’a erdi. O Resul, Allah’ın fermanını evvelce kabul etti. Sonra da emrinde ki ümmete, o fermanı eriştirip, tebliğ eyledi. Önce Allah’a kul oldu, sonra da ümmete sultan oldu.

Yıldızı ona o kadar tesir etti ki o daha sonra yıldızların da sultanı oldu.

Çünkü geceleyin, yıldızların altında ve onların şahitliğinde namaz kılardı. Yıldızlar, kendisine, Allah’a ibadet şevkini telkin ve ilham ederlerdi. Sonra da kendisi yıldızlara sultan oldu. Eğer sen, onun, yıldızların sultanı ve göklerin hükümdarı olduğundan şüphe ediyorsan,”şakkulkamer” mucizesini iyice düşün!” (Mesnevi beyit:1070- 1074)

“Ey kalbindeki heva ve hevesi gizlice tazeleyip duran,

Sen kendi imanını tazele! Fakat yalnızca dilinle değil, kalbinle de tazele!

Heva ve heves taze durdukça, iman taze değildir.

Zira heva, Allah’a vasıl olma kapısının kilididir.

Mazmûnu bakir olan Kur’an’ı tevil ediyorsun,

Sen Kuran’ı tevil etmeyi bırak da kendini tevil et!

Kendini hizaya getir!

Keyfine ve hevâna göre, onu tevil ediyorsun,

Senin tevilin ile yüce manalar alçalıyor, çarpılıyor.”

Senin bu halin, o sineğin haline benziyor: Hani merkep sidiğindeki saman çöpüne konmuştu da kendini kaptanı derya sanmıştı. (Mesnevi, beyit 1075-1081)

Hevâ, insanın bedeniyle ilgili istek ve arzulardır. Sen kendi hevânı terk edecek olursan, sende yalnızca Allah’ın emir ve istekleri kalır.

“Allah’ın emir ve istekleri, eğer bilirsen, daha hoştur.

Çünkü onlar gelip geçici değil, ebedi ve değişmez gerçeklerdir,

Padişahların saltanatı geçicidir, çünkü hevâdandır.

Peygamberlerin saltanatı ebedidir, çünkü Cenab-ı Kibriya’dandır.” (Mesnevî, beyit: 1099-1100)

*

“Padişah ölünce paralardan, onun adını kaldırırlar.

Fakat Ahmet namı şerifini ebediyete kadar anarlar

Ahmet adı, aslında bütün peygamberlerin namı demektir.

Çünkü yüz sayısına gelince, doksan da onun içindedir.” (Mesnevî, beyit 1103-1104)

“Dışarıda ışık olmayınca renk görmenin imkânı yoktur. Dışarıdaki nûr, güneşten ve yıldızlardandır. Kalbindeki nur ise, mana âleminden, lahut alemindendir. Gözün hassası basardır. Kalbin hassası basirettir. Kalp nurunun, yani basiret nurunun asli ilahi nurdur. O basirettir ki duyuların ve aklın nurundan daha pak ve daha berraktır.” (Mesnevî, beyit:1122-1125)

İşte bundan dolayıdır ki Hazreti Peygambere emir bu yönde geliyor:

“Deki, işte benim yolum budur: Ben Allah’a basiretle davet ederim. Ben ve bana uyanlar, biz, işte böyleyiz. Ben Allah’ı tesbih eder, şanını yüceltirim ve asla müşriklerden değilim.” (Yusuf Suresi, 108)

Hazreti Mevlânâ, Hazreti Peygamberin mübarek ismini geveleyerek söyleyen birinin, ağzının eğildiğini ve konuşamaz hale geldiğini bir ibret misali olarak zikreder. Ve Necm Suresindeki ayetlerden hareketle, Peygamberin hiçbir zaman kendi yanından konuşmadığını, ne söylemişse vahiy olduğunu vurgular. Hazreti Peygamber hakkında, hiçbir tefsir ve hadis kaynağında rastlanmayan kendine özgü bir tespiti daha vardır ki o da şudur:

Kuran’da “Elem tera=Görmedin mi?” ifadesiyle bildirilen bütün olayları, Hazreti Peygamber yakından görmüştür. Cenabı Hak, ona o olayların hepsini göstermiştir. O, geçmiş ve gelecekle ilgili ne söylemişse, görüp de söylemiştir.

“Ey abasına bürünüp yatan Peygamber! Kalk, abanın içinden çık!

Yüzünü örtme! Zira cihan şaşkın bir beden, sen ise cihana akılsın!

Kuru iddiacılardan çekinip de sakın gizlenme!

Çünkü sen, ilahi vahyin parlayan nuruyla nurun ta kendisi oldun.

Haydi geceleri kalk, ey ulu Peygamber! Sen Allah’ın nur saçan kandilisin,

Karanlıkları aydınlatan kandil, geceleri ayakta durur

Senin parıltın olmadıkça aydınlık gündüzler bile gece gibidir.

Sana sığınmadıkça, aslan bile tavşana esirdir.

Ey Mustafa, bu sayfalarla dolu nur denizinde kaptanlık et!

Çünkü sen ikinci Nûh’sun.

Akıllara yol göstermek için bir yol bilen gerekir.

Hele o yol, bir deniz yolu olursa…

Kalk da yolu vurulmuş kalyonlara bak!

Bu denizde kaptanlığa soyunmuş şeytanları gör!

Sen vaktin Hızırısın! Her geminin imdadına yetişen sensin!

İsa Mesih gibi, tek başına yürüyüp gitme!

Sen ki toplum içinde gökyüzünü aydınlatan güneş gibisin.

Bizden kaçıp, halvete kapanman, canlarımızı karartır.

Halvet zamanı değil, topluluğa gel ey Peygamber!

Hidayet Kaf Dağına benzer. Sen de Hüma kuşusun!

Ey takva ehlinin imamı! Haydi şu havale kapılanları yakın makamına erdir!

Ahir zamanın gamına neş’esin sen” (Mesnevî Cilt IV, beyit 1474-1485)

*

“Allah aşkına, gülün halini anlatmayı bırak!

Biraz da gülden ayrı düşmüş bülbülün halinden bahset!” (B.1744)

*

“Bizim cûş u huruşumuz, gamdan da, sevişten de değildir.

Bizim idrakimiz, hayal ve vehim peşinde koşmaz!” (B.1800)

*

“Gamdan da sevinçten de üstün başka haller de vardır.

Sen onları inkâra kalkışma ve bil ki Allah her şeye kadirdir.” (B.1801)

*

“Biz kıymetimizi de diyetimizi de bulduk.

İşte bu yüzden her an onun yoluna can fedâ etmeye hazınız!”

İşte Mevlânâ budur. Onun gözündeki ve gönlündeki Peygamber de böyledir.

Emin Işık

Kültür dergisi, Sayı: 03

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu