Kültür - Sanat

İnsan Sorumlulukları Evrensel Beyannamesi

İnsanlık tarihi, insanlığımızdan utanacağımız yaşanmışlıklarla dolu. Bütün bu tecrübelerin bizi getirdiği nokta insan haklarını korumaya dönük uluslararası bir beyannamenin imzalanması olmuş. Yani Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi. Bu Beyanname’nin yazılmasında özellikle Batı merkezli tecrübelerin etkisi olduğu çok açık. Nitekim Batı, 16. yüzyıldan itibaren sömürgeciliği sistemli hale getirmiş, bu faaliyetler özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda yoğunlaşmıştır. Milyonlarca insan ana vatanlarından kopartılarak köle tüccarlarının eliyle Avrupa ve Amerika’ya götürülmüştür. 19. yüzyılda ise Afrika özelinde sömürgecilik faaliyetleri tekrar yoğunlaşmıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’da etnolojik sergi diye tabir edilen ve insanlığın utanç abidelerinden biri olan “insanat bahçeleri” kurulmuştur. Dünya, 20. Yüzyılın ilk yarısında ise Avrupa merkezli iki büyük dünya savaşına tanıklık etmiştir. Bu savaşlarda on milyonlarca insan ölmüş, bir o kadarı da yaralanmış ya da sakat kalmıştır.

Yaşanan bu acı tecrübeler uluslararası hukukta temel insan haklarını güvence altına alan Beyanname’nin taraf devletlerce imza altına alınmasına neden olmuştur. Bu kadar yıkıma, cana ve acıya sebep olmuş Batı’nın özellikle bahsi geçen sözleşme üzerinden insan hakları hamisi kesilmesi bana bir garip geliyor doğrusu. Şark kurnazlığı diye bir kavram vardır ama Batılıların bu konudaki maharetini hiç de yabana atmamak gerekir. Gördüğüm o ki bu beyannameye sarılarak Batı bir yönüyle günah çıkarmış, diğer imzacı devletleri de bu günahın sorumluluğuna ortak etmiştir. Bu beyannameyi tarihindeki kara lekeleri örtmek için kullanmıştır. Bununla da yetinmemiş, yakın tarihte ve günümüzde kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarını korumak için yürüttüğü faaliyetlerde bir kamuflaj malzemesi, bir meşrulaştırma aracı olarak da “insan hakları” söylemini kullanmıştır. Bunun yakın dönemdeki en canlı örnekleri, oralara demokrasi götürmek, insan haklarını güvence altına almak için başlatılan; ama gerçekte milyonlarca insanın kanı ve canı pahasına Batı’nın çıkarlarını korumak amacı taşıyan Irak ve Afganistan savaşları. Meselenin bir diğer tarafı ise bu insan hakları hamilerinin aleni insan hakları ihlallerinin olduğu Filistin, Myanmar, Doğu Türkistan gibi yerlere karşı göstermiş oldukları duyarsızlık. Bu manzara da gösteriyor ki haklardan çok çıkarlar belirliyor süreçleri.

İnsanların bir takım temel haklarının olması ve bunların resmi ve gayri resmi mekanizmalarla garanti altına alınması elbette yerinde. Lakin insan haklarına bu denli vurgu yapılırken sorumlulukların unutulması ya da unutturulması gibi bir sorunumuz yok mu sizce? Haklara bu denli vurgu yapılması Batı merkezli bir insan tasavvurunun yansıması esasında. Zira modernleşme tecrübesiyle birlikte bireycilik özendirilmiş, hak ve özgürlük kavramları köpürtülmüştür. Tabir yerindeyse sazı eline alan hak ve özgürlük türküleri söylemeye başlamıştır. İnsanlara, haklarını korumanın önemi anlatılmış, bu konuda bir teyakkuz durumu oluşturulmuştur. Her şart altında haklarını koruyan fedailer yetiştirilmiştir. “Bu benim hakkım”, “Hakkımı sonuna kadar savunurum”, “Hakkımı kimseye yedirmem” türünden ifadeler popülerlik kazanmıştır. Bu kabul bugün de artarak etkisini devam ettirmektedir.

Peki, ya sorumluluklarımız; sorumluluk konusunda da haklara benzer bir ivme yakalayabildik mi? Özgürlük şarkıları büyük kitleler tarafından koro halinde söylenirken sorumluluk nağmeleri neden cılız kaldı?

Ülkelerin temel hukuk normları olan anayasaların temel amacı da bireylerin hak ve hürriyetlerinin tanınması ve güvence altına alınmasıdır.[1] Anayasa’da görevlerden de bahsedilir ama temel vurgu sürekli olarak hak ve hürriyetleredir. Kendi Anayasa’mızın “Temel Hak ve Ödevler” başlığına bakıldığında da bu rahatlıkla görülebilir. Kaldı ki burada ifade edilenler vergi ödevi, vatan hizmeti gibi sorumluklardır. İnsanın sorumluluğu bu yasal çerçevenin ötesinde, hayatın bütününü kucaklayan bir perspektifle ele alınmak durumundadır. Yani bir sorumluluk bilinç ve farkındalığı oluşturulmalıdır. Yerdeki karıncadan, gökteki yıldızlara; maddi alemden manevi alana kadar uzanan bir sorumluluk perspektifi kastettiğim.

Yukarıda işaret edildiği üzere hak ve özgürlüklere yapılan vurgu insana bakışla ilişkilidir. İnsanı ve onun özgürlüğünü yücelten bir anlayıştan beslenildiğinde meselenin sorumluluk tarafı açıkta kalmaya mahkûm gibi görünüyor. Tam bu noktada dinlerin bize sunduğu perspektife müracaat zorunluluğu var. Zira dinler, insanların sorumluluklarını öne çıkarırlar ve temelde insanı sorumlu bir varlık olarak vasıflandırırlar. İnsan önce sorumlu sonra özgür bir varlıktır. Sorumluluğunu bilinçli şekilde yerine yetirmesi için özgür kılınmıştır. 

Toparlamak gerekirse insanın hak ve özgürlüklerine vurgu yapan “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” bize bir kapı aralamakla birlikte insanı, hak ve özgürlükler üzerinden tanımlamak ve onun sorumluluk yönünü gör ardı etmek gibi önemli bir eksiklik taşımaktadır. Bunun ve bu metne dayanarak oluşturulmuş anayasal normların etkisiyle bugünün insanı sürekli hak ve özgürlükten dem vurur hale gelmiştir. Gelinen noktada ona, temel sorumluluklarını hatırlatacak bir “İnsan Sorumlulukları Evrensel Beyannamesi”ne ihtiyaç vardır.  Sorumluluğu üstlenmeyenin hak çığırtkanlığı yapması toplumların selameti açısından ciddi riskler içermektedir.

Aslında evrensellik iddiasındaki dinleri birer “İnsan Sorumlulukları Evrensel Beyannamesi” olarak değerlendirebiliriz. Zira onlar hayatı bütüncül olarak kuşatan bir sorumluluk perspektifi sunma iddiası taşırlar. Bu anlamda kendi inananlarına bir dizi sorumluluk yüklerler. Hiç şüphesiz İslam dini de sorumluluk nokta-i nazarından insan için Kur’an ve sünnete dayalı bir çerçeve sunar. Bu noktada Veda Hutbesi çok ayrıcalıklı bir yere sahip. Zira o, bu iki kaynaktan beslenerek ortaya çıkmış, İslam dininin öngördüğü “İnsan Sorumlulukları Evrensel Beyannamesi”nin ana izleği olarak değerlendirilebilir. Meseleye burada bir virgül koyalım ve bu noktanın izahını bir sonraki yazıya bırakalım.

 


[1] Ender Ethem Atay, “Anayasa Kavramının Tanımı, Hazırlanması ve Değiştirilmesi Arasındaki İlişki”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, XII, 1-2, 2008, s. 508

Source link

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu