Hayalinin peşinde bir Cesur Melek

Şakir Kurtulmuş Ağabey’in Kültür Sanat Söyleşileri’nde bu haftaki konuğu Cesur Melek (Engelli Hafız Mustafa) idi. Umre ziyaretinin çocukluk yaşlarından itibaren başlayan hikâyesini anlattı. Çok feyz ve bereket dolu bir sohbet oldu. Anlatılanlardan gönlüme düşenleri yazmaya çalıştım. Yazılanların kahramanı Cesur Melek kardeşimizdir.
Bazen küçük yaşlarda bile olsa bir kor düşer içine, bir dayanılmaz hasretin içinde bulursun kendini. Bir düş görür bütün dünyan o olur, bir hayal kurarsın ömrü boyunca onun peşinden yürürsün. Gözlerini her kapadığında o hayali görürsün. Görülen o kadar güzeldir ki sürekli ona doğru koşmak istersin. Şair’in dediği gibi “Alaca bir at koşar içimde / Zamansız mekânsız nefese doğru”. Bu soluksuz bir koşudur. Umut dolu bir yolcu gibi nihai hedefe odaklanmışsındır. Çocuk dünyanda kumbarada para değil sonsuz bir umut biriktirmektesindir.
Peki, kolay mıdır bu yolculuk? Değildir ama özünden gelen bir aşkla çıkmışsındır yola. Yolda çeşitli engeller çıksa da karşına, ümidini ve yola bağlılığını kaybetmezsin. Her engeli bir mesaj, yoluna konulmuş bir işaret taşı bilirsin. Engelinle, engellerinle barışıksındır. “Engelimi seviyorum” dersin her defasında. Ve onun zararlarına değil faydalarına odaklanırsın. Gözünde, gönlünde sadece hayaline ulaşma sevdası vardır.
Sen böyle koştukça bir su gibi hedefine aktıkça Rabbinden lütuf ve inayetler görürsün. Merhametli, halden anlayan, hayaline destek ve ortak olan insanlar çıkar karşısına. Olmazlar olur hale gelmeye başlar. Öyle ki olanlar karşısında “bu yaşananlar hayal mi rüya mı” diye şaşırır kalırsın.
Ve sonunda hayalindeki sevgilinin şehrine varmışsındır artık. Kimsenin alınmadığı bir dönemde sevgilinin mekânına, o cennet bahçesine gül kokuları arasında gireceksindir. Cennetâsâ bir sevinç ve mutluluk gözyaşları içinde bulursun kendini. Herkesi çıkarttıkları anda seni görmez olurlar. Sen de sevgilinin şefkat kucağında dakikalarca kalırsın. Özlem giderirsin.
“Bunu kendinden bilme!” diye midir yahut yine ilahi bir ikram olarak mıdır bilinmez bembeyaz bir perde arkasından bir hitap duyarsın. Denir ki sana: “Sen buraya gelmedin. Biz seni çağırdık.” Hayret ve vecdin artar bu nida karşısında.
Artık hayalin hakikate dönme vaktidir. Yani her gözünü kapadığında gördüğün o güzel evi, Kâbe’yi görme sıran gelmiştir. Gözlerin kapalı, kabına sığmayacak bir heyecan içinde Allah’ın evine doğru yürürsün. Önünde durup da gözlerini açtığında kalbin duracak gibi olur. Gözyaşlarıyla örtüsüne kapanırsın mukaddes hanenin. Kimse sana dokunmasın, çocukluğundan beri hayalini gördüğün evin örtüsünde öylece kalayım istersin. Derin bir hasretin vuslatında sonsuza kadar kalma isteğiyle dolarsın.
Kâbe’nin etrafında yürüyüşe geçtiğindeyse, kalabalığın sana imkân vermeyeceğini düşündüğün anda, içten bir “Lebbeyk” dersin. O kalabalık insan grubunun Kızıldeniz gibi ikiye yarıldığını görürsün. Bulunduğun mekân; bâtında saklı olanın zuhur ettiği, metafizik âleme kapı açılan, bazı kullarına perdelerin kaldırıldığı bir yerdir. Yine girilmez görünen Altınoluk’un kapıları açılır. Uzunca bir zaman huzurunda kalırsın Rabbinin. Oraya da kabul edilmişsindir. Sonra biri gelir sen ibadet esnasındayken saçlarını okşar usulca ve gözyaşları döker. Kim olduğunu merak edersin ama huzurda iken dönüp bakamazsın. Sonra arkadaşına söyleyince o hali yaşarken fotoğrafın çekilir fakat fotoğrafta sadece sen varsındır. Melekler katında meşhur olmuşsundur belki de ve kudret sahibi olan Allah sana melekleri vasıtasıyla şefkatini iletmiştir.

Ve olan biteni anlattığın sohbetin, engellerini dost bilmiş Emrullah’ın okuduğu duayla son bulur. Okunan yemek duasıdır. Gönül sofrasında yenilen yemeğin arkasına bu dua çok yakışmıştır.



