Kültür - Sanat

DAĞIN FERHAT’I DELDİĞİDİR

Öykü • DAĞIN FERHAT’I DELDİĞİDİR

DAĞIN FERHAT’I DELDİĞİDİR

                                               SAHNE
1

( Konunun köyde geçtiği bölümlerde oyuncular şalvar,
yelek, lastik ayakkabı, kasket vs. giymelidir.)

Mekân: Ferhatların
evi. Ferhat cam kenarında oturmuş, uzaklara dalıp gitmiştir. Sıkıntılı bir hali
vardır. Kendi kendine söylenmektedir.

Ferhat: Ey Kınalı
Dağlar! Neden öteleri ırak eylersiniz. Siz de hiç din iman yok mudur? Neden
üstü açık mapus damına çevirirsiniz şu köyü? Dağ dağa kavuşmaz insan insana
kavuşur demişler. Ama siz birbirinize kavuşmuşsunuz insanları ötelere
savuşturmazsınız. Bir yol verin, bir geçit açın. Zulmetmeyin insanlara.
Zulmetmeyin bana. Kapana kısılmış fare gibi kaldım şu nalet köyde. Burada ne
uzar ne kısalırım. Anam çalışmıyorum diye sohranır durur. Babam yıllardır
çalışıyor da ne oldu? Ama bir gitsem şu dağların ötesine! Ah bir gitsem!

(Ferhat’ın annesi içeri girer.)

Ferhat’ın Annesi: Ey
oğul, akılsız oğul, niye böyle oturur durursun camın önünde? Bir de sayrılılar
gibi kendi kendine konuşursun. Maşallah zıbıldak gibi oldun. Taşı sıksan suyunu
çıkarırsın. Yaşıtların gece gündüz iş kovalar. Bak, komşumuzun oğlu Hasan senin
yaşıtın. Karısı ikinci çocuğa gebe! Senin elin ne zaman iş tutacak? Ne zaman
mürüvvetini göreceğim?

Ferhat: Canım anam, iş vardı
da ben mi çalışmadım. Aş vardı da ben mi bölüşmedim. Otursam oturuyor dersin,
uyusam uyuyor dersin, dışarı çıkıp gezsem boş boş geziyor dersin. Söyle, başımı
taşlara mı vurayım? Hem şu Kınalı Dağlara bak. Köyümüzün etrafına yılan gibi
kıvrılmış. Onu aşıp başka memleketlere gitmedikten sonra buralarda ne iş
yaparım? Hasan’ı bana misal getirirsin. Her yıl çocuk yaptırmak marifet değil
ki! Ona kalırsa her yıl buzalayan inekler onlardan daha marifetli. Demem o ki
canım anam, bu hayatta büyük oynamak istiyorum ben. Hem de çok büyük!

(Ferhat’ın babası içeri girer.)

Ferhat’ın Babası: Ne
oyunuymuş ulan bu! Eşek kadar adam oldun, daha bir yaralı parmağa işemişliğin
yok, aklın hala oyunda eğlencede! Şu ahırdaki ineklerde senden daha fazla akıl
var. Hiç değilse onlar süt veriyor. Senin hiçbir işe yaradığın yok.

Annesi: ( Ferhat’ı küçümsercesine konuşur.)
Büyük oynamak istiyormuş oğlun! Kınalı Dağlar ona engelmiş. Başka memleketlere
gidesi varmış da gidemiyormuş.

Ferhat: Ey babam, canım
babam. Gözümün nuru, kıvancım babam. Dedemin babası çobanmış, dedem de çobandı,
sen de çobansın. Bir aksilik olmazsa ben de çoban olacağım. Çobanlık bizim
kaderimiz olmamalı be baba.

Babası: Kes ulan
kafiyeli kafiyeli konuşmayı, geri zekâlı! Çobanlık gibi meslek mi var? Sütün
yoğurdun eksik olmaz. Sürekli yayla havası alır, hasta olmazsın. Koyunun
gübresini yakar, yakacağa para vermezsin. Mal sahibi bir de her ay cebine para
koyar. Daha Allah’tan belanı mı istersin!

Ferhat: Allah razı
olsun! ( Dalga geçercesine söyler.)

Annesi: Peygamber
mesleği yavrum çobanlık! Çobanlıkla ilgili öyle ileri geri konuşma.
Çarpılırsın.

Babası: Hem ben çoban
değil küçükbaş hayvan uzmanıyım. Küçükbaş hayvanların A’dan Z’ye her şeyini
bilirim.

Ferhat: O zaman ben de
evde oturma uzmanıyım. Evde oturmanın her türlüsünü bilirim.

Babası: Kes lan
palavrayı! Ayrıca bir aksilik olmayacak, sen de çoban olacaksın.

Annesi: (Şaşırır.) Nasıl yani?

Babası: Bekir Ağa çoban
arıyormuş. Ben de gittim konuştum bizim oğlan yapar diye. Senin oğlan yapamaz
gibisinden biraz bocaladı. Yok ağam dedim. Çobanlık bizim ata mesleğidir dedim.
Dört dedim, dokuz dedim, Bekir Ağa’yı ikna etmeyi başardım. Yani hiçbir aksilik
olmadı ve sen de çiçeği burnunda, sazı elinde, türküsü dilinde bir çoban olmaya
hak kazandın.

Ferhat: Bırak bu
kafiyeli lafları baba… Keşke bir aksilik olsaydı… Keşke…

 

                                               Sahne 2:

Mekân: Bekir Ağa’nın
ahırının önü… Ferhat koyunları ahıra sokmak için uğraşırken Şirin’i görmek için
oralarda oyalanır.

Ferhat: Şaka maka bu
çobanlığı iyiden iyiye sevmeye başladım. Babam Bekir Ağa’nın adı gibi kendi de
şirin bir kızı olduğunu söylese hiç ayağımı sürümez koşa koşa gelirdim. Neredesin
Şirin’im, neredesin gönlümün çiçeği? Seni görmezsem göynüm nasıl yeğnilir,
geceleyin gözüme uyku nasıl girer? Düşlerim, hayallerim hep senle dolup taşar.
Hadi şu balkondan o güzelim başını uzat da yörük kilimi gibi nakış nakış
bakışlarınla bir kez olsun bak yüzüme. Başka bir şey istemiyorum. Bir kez olsun
bak, ne olur. Koyunları ağıla sokalı da bayağı oldu. Babası beni burada böyle
eğleşirken görmese bari. Nerede bu kız, nerede?

(Şirin omzunda su testisiyle pınardan gelmektedir.
Ferhat’ı orada görünce duraklar.)

Şirin: Ne o çoban,
işlerini bitirmedin mi daha, ne eğleşir durursun buralarda?

Ferhat: (Kendisiyle konuşmasına şaşırır. Kekeler. )
İşler… Ha evet, işleri bitirdim… İş dediğin nedir ki zaten… Yalnız şu… Şurada
kanadı kırık bir sığırcık vardı da ona yardım etmeye çalışıyordum. El kadar bir
şeydi zavallıcık. Koyunların arasına kaçtı.

Şirin: (Cilveli.) Vah vah çok üzüldüm. Ne oldu
da yaralandı acep?

Ferhat: Bilmem ki, kedi
saldırmıştır belki. Belki de uçarken bir yere çarpmıştır. Sığırcık yani sonuçta…
Başına her şey gelmiş olabilir.  

Şirin: Yaa… İnsan bir
kere sığırcık olmayagörsün, başına her şey gelebilir. Bu dünya sığırcıklar için
acılarla dolu. Yalnız sığırcıklar bu mevsimde göç etmiyor mu? Etrafta hiç
sığırcık da yok.

Ferhat: Şey…  Evet, göç ediyor  da… Bu sığırcık buranın yerlisi galiba…
Ya da ne bileyim… Göç etmesini engelleyen başka bir sebep vardır belki.

Şirin: Allah Allah!
Nasıl bir sebep olabilir ki?

Ferhat: Bilmem ki.
Belki sevdiği başka bir kuş için ayrılamamıştır buralardan.

Şirin: Sen ne dersin
çoban! Bu devirde öyle sevdalar kaldı mı? Sevdiği için hem ailesini terk etsin,
hem de ölümü göze alsın.

Ferhat: İnsan gerçekten
seviyorsa ölüm nedir ki Şirin, yaşamanın yanında!

(Bakışırlar.)

Şirin: (Omzundaki su testisini indirir ve Ferhat’a
uzatır.)
Terlemişsin, şunu iç de için ferahlasın.

Ferhat: (Testiyi alır ve içer.) Su değil aşk
badesi sanki. Eline sağlık Şirin kız.

Şirin: Afiyet olsun.
Her yaralı kuşa bir tabip gerek. Her badeli aşığa bir maşuk gerek. Her dağı
delen Ferhat’a bir Şirin gerek.

Ferhat: Sen ne dersin
Şirin kız! Güzel dillerin ne sözler eder böyle! Beni öldürmeye kavil mi ettin?

Şirin: Her gün ağlarım
gülemem. Akan gözyaşlarım silemem. Göynümün sultanı sensin. Senden başkasını
sevemem.

Ferhat: Ah… Ahhh…
Eridim, bittim, kül oldum…

Şirin: Karanfil oylum
oylum… Geliyor selvi boylum. Selvi boylumu görünce. Şen olur benim göynüm.

Ferhat: Şirin…
Şirin’im… Sultanım… Dilberim…

(O sırada Bekir Ağa’nın sesi duyulur. Babasının
sesini duyan Şirin babam geliyor, diyerek su testisini alır ve eve kaçar yani
sahnenin dışına çıkar. O çıkar çıkmaz Bekir Ağa sahneye girer.)

Bekir Ağa: Ne o lan,
daha işini bitiremedin mi? Ne oyalanır durursun buralarda?

Ferhat: (Panikler.) Şey… Ağam… Şey oldu…

Bekir Ağa: (Sinirli.) Ne oldu oğlum! Ne kem küm
edip durursun? Bir şey mi saklarsın yoksa?

Ferhat: (İyice panikler ve aklına gelen ilk şeyi
söyler.)
Sığırcık…

Bekir Ağa: Ne sığırcığı
oğlum? Dellendin mi?

Ferhat: (Kendini toparlar.) Ağam şu taşların
arasına kanadı kırık bir sığırcık kaçtı da onu bulup yarasını pansuman
edecektim. Sevaptır.

Bekir Ağa: Bırak oğlum
ya şöyle boş işleri. Sen koyunlardan sorumlusun, kuşlardan değil. Bana bak,
koyunlardan bir iki tanesi hastaydı. Onlara iyi göz kulak ol, tamam mı?

Ferhat: Tamam ağa.

Bekir Ağa: Kuzulayacak
olanları ihmal etme!

Ferhat: Tamam ağam.

Bekir Ağa: Sürüyü otlu
yerlerde yay. Hayvanlar bir deri bir kemik kalmış.

Ferhat: Tamam ağam.

(Bekir Ağa evine gitmek için yürümeye başlar.
Yürürken konuşmaya devam eder.)

Bekir Ağa: Burada da
fazla oyalanma, git evine, dinlen. Altı üstü sığırcık işte, kedi medi yemiştir.

Ferhat: Evet, kedidir
ağam.

(Bekir Ağa sahnenin dışına çıkmıştır. Ferhat tam
rahatlayıp derin bir oh çekerek anlını sildiği sırada yeniden Bekir Ağa’nın
sesi duyulur.)

Bekir Ağa: Ha, sormayı
unuttum. Demin buradan bir kız sesi geliyordu. Kimdi o?

Ferhat: ( Hapı yuttuk der gibisinden yüzünü
buruşturur, dudağını ısırır, biraz düşünür, sonra cevap verir.)
Şeydi ağam…
Sümüklü Hatçe’nin kızı Fatma’ydı.

Bekir Ağa: Ne diyor?

Ferhat: Birkaç gündür
sürülere kurt dadanmış da onu söylemeye gelmiş.

Bekir Ağa: Evet, dikkat
et kurtlara. Namussuz kurtlar!

(Ferhat, Bekir Ağa’nın gittiğinden iyice emin
olduktan sonra o da beni seviyor… O da beni seviyor… diyerek oynamaya başlar.)

 Oradan Geçen Bir Köylü: Ne o lan Deli Ferhat!
Güttüğün iki keçi, ıslığın dağı taşı götürüyor.

(Ferhat adama aldırmadan oynamaya devam eder.)

Köylü: Deli Ferhat
essahtan delirmiş yahu! (Oradan
uzaklaşır.)

  

                                                           SAHNE 3

Mekân: Köyün çıkışında
tenha bir yerdir. Şirin Ferhat’ı dizlerine yatırmış saçlarını okşamaktadır.

Ferhat: Şirin’im, ahu
gözlüm, ilk gördüğüm andan beri sevdalıyım sana. Sevdanın ilmini, töresini sen
öğrettin bana. Bu öyle bir sevdadır ki dağ olsa erir, dönüşür muma. Ah Şirin’im
ah. Azıcık aklım vardı, o da gitti. Ferhat, dönüştü Deli Ferhat’a. Sazımda
sensin sözümde sen, aşımda sensin düşümde sen.

Şirin: Dağ yürekli
Ferhat’ım. Göynümün tek sahibi, ilk göz ağrım. Seni göreli tutuldum sevdanın en
karasına. Sanırsın ki tabip el değdirdi yüreğimin onulmaz yarasına. Seninle
bulunduğum an hayatımın en mutlu anı. Sensizlikse dipsiz bir hüzün, boşa geçen
yıllarımın tükenmeyen efkârı.

Ferhat: Gül yüzlü
Şirin’im. Tarihte birçok büyük sevda gelip geçmiş. Leyla ile Mecnun, Kerem ile
Aslı, Tahir ile Zühre daha niceleri… İsterim ki bizim sevdamız da o büyük
sevdalara eklensin. Dilden dile yıllarca anlatılsın. Kader yazılmışsa ezelden
ne gelir elden demiş atalarımız. Diyeceğim o ki sen bana yazgılısın ben de
sana. Bak, isimlerimiz bile bu kadere işmar eder. Sen Şirin’sin, ben Ferhat. Bu
sevdanın önünde dağ olsa dize gelir. Ferhat Şirin için dağı delmişse ben de
senin için dağı taşı delerim.

Şirin: Ferhat’ım,
yiğidim! Güzel dersin, göynümü hoş edersin de her şey güzel deyip gönül
hoşluğuyla olmuyor.

Ferhat: (Şaşırır, başını Şirin’in dizinden
kaldırır.)
Niye öyle dersin ki Şirin’im. Bir yanlışım mı oldu, bilmeyerek
bir kusur mu ettim?

Şirin: (Biraz gücenik konuşur.) Yok, ne kusur
edeceksin ki? Kendi kendime söylenirim işte. Varsa bir kusur o da benimdir.

Ferhat: Yok yok… Sen de
bir şey var. Bir şeyler saklarsın benden.

Şirin: (Konuşmaz. Üzgün üzgün yere bakar.)

Ferhat: Şirin’im beni
deli etmek mi istersin yoksa canıma mı kast edersin? Bir sıkıntın olduğu belli
işte… Neden benden saklar durursun?

Şirin: Ne zamana kadar
bu tenhalarda buluşup duracağız Ferhat? Bilirsin, köylük yerde adın çıkacağına
canın çıksın derler. Pınar başında kadınlar beni görünce imalı imalı bana
bakar, fısıl fısıl konuşurlar aralarında. Hatta geçenlerde komşumuz Sümüklü
Hatçe, seni bana ayna tutarken görmüş. İki de bir laf vurur. Bu söylentiler anamın
babamın kulağına giderse ben ne derim, nasıl bakarım yüzlerine? Demem o ki bu
iş resmiyete binsin, erim olasın Ferhat’ım.

Ferhat: (Belli belirsiz bir of çeker. Bir süre
düşünceli görünür ve konuşmaya başlar.)
Tatlı dilli Şirin’im, ben istemem
mi evimin kadını olmanı? Ama bilirsin ki sazımdan ve bacağımdaki yamalı
pantolondan başkaca sermayem yoktur. Anan baban ne der bu işe, benim gibi bir
çulsuza verirler mi kızlarını?

Şirin: Hele bir ananı
babanı yolla sen. Yuvasız kuşun yuvasını yapan Allah bize de yardım edecektir. Demin
dağı delen Ferhat’ın sevdasından dem vurdun. Eğer beni gerçekten seviyorsan
para pul bu sevginin önünde durabilir mi? Ben dağı taşı delmeni istemiyorum.
Bir Kerem ile Aslı veya Leyla ile Mecnun gibi olalım da demiyorum. Beni
ailemden istemeni, mutlu bir yuva kurmayı istiyorum. Bu işin usulü, dini,
töresi budur.  Hem… (Duraklar, konuşmaz.)

Ferhat: Hem ne?

Şirin: Yok bir şey…

Ferhat: Var var… Sen
benden bir şey saklarsın.

Şirin: İki gün önce
beni istemeye geldiler.

Ferhat: (Panikler. Sinirli bir şekilde.) Kim
istemeye geldi?

Şirin: Dayımın oğlu
Arif…

Ferhat: Kim bu Arif?

Şirin: Dedim ya dayımın
oğlu. İstanbul’da yaşıyor. Şirketleri felan varmış.

Ferhat: Ailen ne der bu
işe?

Şirin: Bir şey
demediler… Ama gönülleri var beni vermeye. Babamın ağzı kulaklarına varıyor.

Ferhat: (Biraz duraklar. Konuşmaz. Sonra üzgün bir
şekilde sorar.)
Peki, sen ne dersin bu işe?

Şirin: O da soru mu
Ferhat’ım. Senin ağzın ne laflar eder! Gözümün senden başka gördüğü, aklımın
senden başka erdiği mi var! Diyeceğim o ki bir an önce iste beni. Hem
dünyalığın hem ahretliğin olmamı istiyorsan bunun başkaca yolu yoktur.

Ferhat: İsteteceğim
seni Şirin’im. Hiç meraklanma isteteceğim. (Cebinden
bir kolye çıkarır ve Şirin’e uzatır.)

Şirin: Aaa, ne bu?

Ferhat: Yüz görümlüğü.

Şirin: Yüz görümlüğü
mü! Yüz görümlüğü gerdek gecesi takılmaz mı?

Ferhat: Evet, gerdek
gecesi takılır ama sen bana hem yüzünü gösterdin, hem de göynünü açtın. O
gecede yaşanan mutluluğu bakışlarınla, tatlı sözlerinle bana her saniye
yaşatmaktasın. O yüzden yüz görümlüğünü şimdi takmak istiyorum.

Şirin: Ah Ferhat’ım, ne
ince, ne düşüncelisin. Nasıl mutlu oldum anlatamam.

Ferhat: (Kolyeyi Şirin’in boynuna takar. Takarken
konuşur.)
Biliyorsun, gerdek gecesinde damat parmağına iğne batırır ve
parmağından çıkan kanı yüz görümlüğüne bastırdıktan sonra gelinin boynuna
takar. Böylece damadın kanının yuvayı her türlü musibetten koruyacağına
inanılır. İnşallah onu da ilk gecemizde yapacağım. Şimdilik boynunda dursun
yeter.

Şirin: Sen nasıl
istersen Ferhat’ım. Benim aklım öyle şeylere ermez, bilirsin. (Şirin de cebinden bir çift çorap çıkarır ve
Ferhat’a uzatır.)
Ben de bunu
senin için ördüm, koyunları yayarken ayakların üşümesin diye.

Ferhat: (Uzanır ve alır.) Ah Şirin’im, sen
bunları o narin elceğizlerinle örersin de ben bunları hiç ayağıma takabilir
miyim? Yastığımın altına koyacağım ve her akşam bunları koklayarak yatacağım.

Şirin: Geç oldu.
Gideyim ben. Anam şüphelenmesin.

Ferhat: Tamam Şirin’im.
Anamgille konuşayım, tez vakitte seni istemeye geleceğiz, haberin olsun. Allı
duvaklı yârim olacaksın.

Şirin: İnşallah
Ferhat’ım. İnşallah… (Yürür ve sahneden
ayrılır.)

 

SAHNE 4

Mekân: Sahne paravanla
ikiye ayrılmıştır. Bir taraf Ferhatların, bir taraf da Şirinlerin evidir.
Ferhatların evi aydınlık, Şirinlerin evi karanlıktır. Ferhat kendi evlerinde
düşünceli düşünceli oturmaktadır. O sırada içeri annesi girer.

Ferhat’ın Annesi: Oğlum,
niye dalgın dalgın oturursun? Çobanlık seni çok mu yorar, yoksa Bekir Ağa yine
kem söz mü etti?

Ferhat: Değil ana, hiç
biri değil… (Derin bir of çeker.)

Ferhat’ın Annesi: O
zaman niye terlemiş beygirler gibi pofurdanıp durursun! Bir şey varsa söyle?

Ferhat: Söylerim söylemeye
de kızmandan çekinirim.

Ferhat’ın Annesi: (Ferhat’ın başını okşar, oldukça şefkatli
bir şekilde konuşur
.) Söyle oğlum, ben sana ne zaman kızdım, ne zaman kem
söz söyledim. Çekinme oğlum, söyle.

Ferhat: Ben sevdalandım
ana, hem de karasına.

Ferhat’ın Annesi: Çok
güzel… Ben de zaten mürüvvetini görmek isterim kaç zamandır. Hem evini de
ayırırız, bize yüklüğün de kalmaz. Artık kendi ayakların üzerinde durman lazım.
 Kime sevdalandın? Gelinim kimmiş
bakalım? (Gülerek.)

Ferhat: Bekir Ağa’nın
kızı Şirin’e!

(Ferhat ve annesi donar kalır rol icabı. Evlerinin
ışığı söner. Şirinlerin evinin ışığı yanar. Evde Bekir Ağa ve Şirin’in annesi
Ayşe Kadın vardır.)

Bekir Ağa: Aboovv! Bu
nasıl bir karın ağrısıdır böyle? Ben böyle ağrı ne gördüm ne duydum. Sanki
karnımın içini yırtı yırtıveriyorlar. (Eşine
seslenir)
Avrat, bu yemeğin içine bir şey mi kattın yoksa? Böbrek taşlarım
niye azdı böyle?

Şirin’in Annesi: He, bi
şey kattım. Bulgur kattım, su kattım, salça kattım. Ne katacağım? Bu aralar
iyice kafayı sıyırdın?

Bekir Ağa: Benle ne
biçim konuşuyon? Kafayı sıyırdın felan… Seni ayağımın altına alırdım ya…
Aboovvv… Yırtılıyor, yırtılıyor… Niye ağrıyor ya o zaman? Bayağıdır böyle
sancılanmamıştı.

Şirin’in Annesi: Niye
olacak? Soğuk sıcak demeden davar peşinde koşarsın da ondan. Doktor dememiş
miydi soğuğa sıcağa fazla çıkma diye. O kadar çalışanın var. Kocaman Bekir
Ağasın. İşleri biraz çalışanlara bırakayım demiyorsun.

Bekir Ağa: Cahil cahil
konuşma kadın! İşleri çalışanlara bırakırsan iki günde gösterirler ebenin örekesini.
Ağa olmak kolay mı sanırsın? Buraya gelmek için ben her şeyi göze aldım.

(Şirinlerin evinin ışığı kararır. Ferhatların evinin
ışığı yanar. Ferhat ve annesi konuşmaya kaldıkları yerden devam eder.)

Annesi: (Sinirlenir, deliye döner.) Abooov!
Düşman başına… Ocaklardan ırak… Boyun posun devrilsin, topraklara bulanasın,
yollarda kalasın, kanlar kusasın da ağzından böyle kem sözler çıkmaya! Bula
bula Bekir Ağa’nın kızını mı buldun? Oğlum sende akıl yok ya hiç fikir de mi
yok? Bekir Ağa senin gibi çulsuza, senin gibi zibidiye kızını değil günahını da
vermez. Aklını başına topla.

Ferhat: Anam, canım
anam! Neden böyle bana ağır kargışlar verirsin? Gönül ferman dinlemiyor işte.
Aka da konuyor Bekir Ağa’nın kızına da. Ne yapayım, yüreğimi söküp atayım mı?

Annesi: Hay senin
yüreğini köpekler yesin… (Yumuşar.)
Gel oğlum, vazgeç bu sevdadan. Olmayacak duaya âmin deme. Bekir Ağa bir duyarsa
bunu işinden de olursun. Köylük yerde işsiz güçsüz ne yaparsın? Biz sana ne
zamana kadar bakıp duracağız?

Ferhat: Ben her şeyi
göze aldım ana.

(Ferhatların evinin ışığı söner. Şirinlerin evinin
ışığı yanar. Bekir Ağa ve eşi konuşmalarına kaldıkları yerden devam eder.)

Şirin’in Annesi: Her
şeyi göze alma, derim. Allah’a şükür, variyetimiz yerinde. Yok yoksul, aç açık
değiliz. Biraz da bize vakit ayır. (Cilveli)
Biraz da bana vakit ayır. İneklere ayırdığın kadar bana vakit ayırmıyorsun. Yoksa
benim sofradaki yerim öküzden sonra mı gelmektedir?

Bekir Ağa: (Şefkatle eşinin başını okşar.) Ayşe.
Ayşe’m… Anladım, sen biraz ilgi istemektesin. Davarla, öküzle seni aynı kefeye
koyar mıyım? Farzı misal ki onlarla seni aynı kefeye koyduğumda sen tabi ki
daha ağır çekersin. Ne kadar sevişken bir insan olduğumu sen de gayet iyi bilirsin.
Sekiz sene evvel vilayetten sana çiçek aldığımı ne zaman unuttun?

Şirin’in Annesi: Unutur
muyum hiç… Daha dün gibi… Çiçekleri bana gösterdikten sonra da ziyan olmasın
diye götürüp koyunlara yedirmiştin.

Bekir Ağa: Neyse, bu
kadar duygusallık yeter.

(Şirinlerin evinin ışığı kararır. Ferhatların evinin
ışığı yanar. Ferhat ve annesi konuşmaya kaldıkları yerden devam eder.)

Ferhat’ın Annesi: Duyguymuş,
aşkmış boş laf onlar. Bak sana ne diycem. Sümüklü Hatçe kaç zamandır kızı
Fatma’yı bana işmar eder durur. Kısrak gibi kız Fatma. Köyde onun gibi
hamaratı, ayağına carısı yok. Bir oya örer, yılan derisi gibi nakış nakış.
Geçen gördüm, kocaman iki saman balyasını ha babam yüklenmiş, bana mısın
demiyor. Traktör gibi kız. Gel, sana onu alalım.

Ferhat: Ben traktör
istemiyorum ana, ben Şirin’i istiyorum.

(İçeri Ferhat’ın babası girer.)

Ferhat’ın Babası: Hanım
daha sofrayı hazır etmedin mi? Ana oğul kafa kafaya vermiş ne konuşursunuz
öyle?

Ferhat’ın Annesi: Oğlun
sevdalanmış, hem de sevdanın karasına.

Ferhat’ın Babası: (Gülerek) Deme yahu! Desene bizim
oğlanın kamışına su yürümüş.

Ferhat’ın Annesi: Kime
sevdalandığını öğrenince senin de beynine kan yürüyecek ama!

Ferhat’ın Babası:
Kimmiş bakalım gelin kızımız?

Ferhat’ın Annesi: Bekir
Ağa’nın kızı Şirin!

(Ferhatların evinin ışığı söner. Şirinlerin evinin
ışığı yanar. Bekir Ağa ve eşi konuşmalarına kaldıkları yerden devam eder.)

Bekir Ağa: Şirin
nerede?

Şirin’in Annesi:
Odasında… Sabahtan beri çıkmadı.

Bekir Ağa: Allah Allah…
Ne yapıyor ki?

Şirin’in Annesi:
Bilmem.

Bekir Ağa: Bu kızda bir
dert var sanki.

(Şirinlerin evinin ışığı kararır. Ferhatların evinin
ışığı yanar. Ferhat ve ailesi konuşmaya kaldıkları yerden devam eder.)

Ferhat’ın Babası: (Şaşkın ve sinirli) Aboov! Düşman başına… Ocaklardan ırak… Hele bu geri
zekâlı oğlanda bi dert var diyordum ben. Essahtan mı Bekir Ağa’nın kızına
vurulmuş?

Ferhat’ın Annesi: Heee!
Essahtan… İstersen kendisine sor.

Ferhat’ın Babası: Oğlum
ne der anan? Doğru mudur dedikleri?

Ferhat: Doğrudur baba.
Sevdalıyım Şirin’e. Halımı anlarsınız diye boyun büküp düşüncelere dalarım,
pilava kaşık dikerim ama siz umursamazsınız. Yüzümü kızartıp bunu size
söylemekten başkaca çarem kalmamıştır.

Ferhat’ın Annesi: Ben
de pilavları kuru yapıyorum da kaşıklar o yüzden üzerinde dikilip kalıyor
sanıyordum. Şimdi anlaşıldı mesele.

Ferhat’ın Babası: (Oldukça sinirli) Başlattırmayın pilavınıza
kaşığınıza! Oğlum, elin biraz para tutar oldu, kırk yılın başı bir işe yaradın.
Paranı biriktir de tarla marla alırız. Bekir Ağa delinin teki. Bunlar kulağına
giderse işinden de olursun.

Ferhat: Kulağına
gidecek zaten.

Ferhat’ın Annesi: Nasıl
yani?

(Ferhatların evinin ışığı söner. Şirinlerin evinin
ışığı yanar. Bekir Ağa ve eşi konuşmalarına kaldıkları yerden devam eder.)

Şirin’in Annesi: Nasıl
yani?

(Şirinlerin evinin ışığı kararır. Ferhatların evinin
ışığı yanar. Ferhat ve ailesi konuşmaya kaldıkları yerden devam eder.)

Ferhat: Şirin’i
istemeye gideceksiniz.

Ferhat’ın Babası: Gel
etme oğlum. Rezil etme bizi el âleme. Davul bile dengi dengine… Biz kim Bekir
Ağa kim, sen kim Şirin kim. Hem köyde başka kız mı yok. Evlenmeye niyetliysen
buluruz başkasını. Biz de geçtik o yollardan, bilirim. Gençlikte insanın başı
dumanlı olur. Sevdaymış falan, bunlar boş laf… Mantık evliliği yapacaksın.
Zamanında benim de peşimde çok kız koştu, hatta bunlardan birisi de anandı. Ben
hepsini elimin tersiyle ittim ve ananla evlendim.

Ferhat’ın Anası: (Sinirlenir.) Kim kimin peşinden koştu.
Yazdığın aşk mektupları daha tomarıyla sandıkta durur. Çıkarttırma bana
mektupları!

Ferhat’ın Babası: (Öksürür.) Neyse, eski mektupları… Defterleri
karıştırmayalım. Diyeceğim o ki daha gençsin, toysun. Bu sevdadan vazgeç.

Ferhat: Baba Şirin’e
sevdalıyım ben, ona dünür gitmenizi istiyorum.

(Ferhatların evinin ışığı söner. Şirinlerin evinin
ışığı yanar. Bekir Ağa ve eşi konuşmalarına kaldıkları yerden devam eder.)

Bekir Ağa: Sen görmüyon
mu da nasıl yani diye bana soruyon? Sevdalılar gibi dalar gider Soru sorarsın,
neden sonra cevap verir. Ye dersin yemez, uyu dersin uyumaz…

Şirin’in Annesi: Ben de
görürüm halını. Ama gençliğine veririm. Bu yaşlarda insanın başında kavak
yelinin her türlüsü eser.

Bekir Ağa: İnşallah
dediğin gibidir. Şu Arif’e versek de bir an önce başını bağlasak. Bakarsın itin
kopuğun birine sevdalanır. Uğraş dur ondan sonra.

(Şirinlerin evinin ışığı kararır. Ferhatların evinin
ışığı yanar. Ferhat ve ailesi konuşmaya kaldıkları yerden devam eder.)

Ferhat’ın Babası:  Vermezler diyorum oğlum, vermezler. Senin gibi
geri zekâlıya o kızı ver-mez-ler. (Eşine
döner)
Avrat beni afakanlar bastı. Ben anlatamıyorum bu deli oğlana. Sen
anlat biraz da.

Ferhat’ın Annesi: Ne
anlatayım bey. Görüyorsun işte, peygamber demiyor Nuh diyor. Ben de şaşırdım
kaldım.

 Ferhat: Ben Şirine sevdalıyım. Ben Şirin’i
istiyorum.

Ferhat’ın Babası: Hay
Şirin kadar taş düşsün başına! (Oldukça
stresli ve sinirlidir. Cebinden mendilini çıkarıp anlının terini siler.
Ellerini cebine sokup sağa sola düşünceli düşünceli yürümeye başlar.)

(Ferhatların evinin ışığı söner. Şirinlerin evinin
ışığı yanar. Bekir Ağa ve eşi konuşmalarına kaldıkları yerden devam eder.)

Bekir Ağa: (Ferahlamış bir halde.) Taş düştü!
Düşürdüm taşı! Rahatladım azıcık…

(Şirinlerin evinin ışığı kararır. Ferhatların evinin
ışığı yanar. Ferhat ve ailesi konuşmaya kaldıkları yerden devam eder.)

Ferhat: Ben Şirin’e
sevdalıyım. Ben Şirin’i…

Ferhat’ın Babası: Sus
ulan! Başlattırma Şirin’e! (Yürümeye
devam eder.)

Ferhat: Ben Şirin’e
sevdalıyım…

(Babası tam dövmek için Ferhat’ın üzerine
atılacakken araya annesi girer.)

(Ferhatların evinin ışığı söner. Şirinlerin evinin
ışığı yanar. Bekir Ağa ve eşi konuşmalarına kaldıkları yerden devam eder.)

Bekir Ağa: Bu arada
Ferhat ailesiyle bize gelecekmiş.

Şirin’in Annesi: Hangi
Ferhat?

Bekir Ağa: Yahu şu
bizim davar çobanı Deli Ferhat yok mu, o.

Şirin’in Annesi: İnsan
önceden söyler. Evi felan toparlardık.

Bekir Ağa: Ne
toparlayacan yahu… Gelenler sanki çok önemli insanlar da… Misafir ettiğime
şükretsinler.

(Şirinlerin evinin ışığı kararır. Ferhatların evinin
ışığı yanar. Ferhat ve ailesi konuşmaya kaldıkları yerden devam eder.)

Ferhat’ın Annesi: Dur,
ne yapıyorsun, delirdin mi! Bizim deli oğlanın ne kadar inat olduğunu bilmez
misin? Kafasına bir şey koydu mu ya onu yapacak ya da ölecek…

Ferhat’ın Babası:  Ya da bizi sinirden öldürecek…

Ferhat’ın Annesi:
Dediğini yapmaktan başka çare yok. Bekir Ağa’nın eşiğine gidelim de boyumuzun
ölçüsünü alıp gelelim.

Ferhat’ın Babası: Sen
ne dersin hanım, sen de mi dellendin!

Ferhat’ın Annesi:
Görmez misin oğlanın halını. Yemeden içmeden kesildi, iğne ipliğe döndü. En
azından bir gidelim de umudu kesilsin.

Ferhat’ın Babası: Eh,
öyle olsun. Benden günah gitti o zaman. Hadi düşün yola.

(Üzerlerini giyinirler, evden çıkıp Bekir Ağa’nın
evine giderler. Yani yan tarafa geçerler.)

Ferhat’ın Babası: Selam
aleyküm.

Bekir Ağa: Aleyküm
selam. Hangi dağda kurt öldü yahu. Böyle cümbür cemaat…

Ferhat’ın Babası: (Tedirgindir. Kekeleyerek konuşur.) Kurt
murt ölmedi. Bekir Ağa’yı bir görelim, iki lafın belini kıralım dedik.

Bekir Ağa: İyi
etmişsiniz. Ben de bu aralar işten güçten başımı kaldıramıyorum. Koyunlar bir taraftan,
inekler bir taraftan, çobanlar bir taraftan, celepler bir taraftan… İnan olsun,
bir haftadır şu kulağımın arkası kaşınır, boş zaman bulup da parmağımı uzatıp
kaşıyamam.

(Mahcup bir şekilde gülüşürler. Bekir Ağa konuşmaya
devam eder…)

Bekir Ağa: Anlayacağın
azizim zenginlik başa bela. Paran mı var derdin var. Söz gelimi sizin mesela
böyle dertleriniz yok. Niye? Paranız yok. Hayat size güzel valla… Öyle değil
mi lan, Deli Ferhat. Zenginlik zor iş değil mi?

Ferhat: Sen öyle
diyorsan öyledir ağam.

Bekir Ağa: Hazır siz de
buradayken söyleyeyim. Bu oğlan son zamanlarda işleri iyice saldı. Aklı bir
karış havada. Diğer çobanlardan da duyuyorum. Davarı salıyor meraya sonra
veriyor sazın tellerine… Çaldığı da hep yanık yanık sevda türküsü… Lan oğlum,
gözünü aç, elini şahbaz tut. Yoksa benim davarımı yaymak için her gün bir sürü
insan eşiğimi aşındırıyor. Seni almazdım da babanın hatırına aldım.

(O sırada elinde çay tepsisiyle Şirin içeri girer.
Herkese sırayla çay tutar. Ferhat’a tutarken bir süre bakışırlar. Sonra dışarı
çıkar. Bir süre kimse konuşmaz. Sessizce çaylarını içerler. Çayların
höpürtüleri duyulur sadece. Ama Ferhat’ın annesi ve babası huzursuzdur. Bu,
hareketlerinden belli olur.)

Bekir Ağa: Lan Ali, (Ferhat’ın babasının adı Ali’dir.) senin
bir derdin var gibi. Varsa söyle, çekinme. Bilirsin, Bekir Ağa’nın
halledemeyeceği hiçbir mesele yoktur.  

Ferhat’ın Babası: Yok
ağam, ne sıkıntım olacak ki!

Bekir Ağa: O zaman niye
büvelek tutmuş inekler gibi kıvranır durursun?

Babası: Birkaç gündür
karnıma sancı giriyor da o kıvrandırıyor.

Bekir Ağa: Senin de mi
böbreklerinde taş var?

Ferhat’ın Babası: (Biraz sessizce söyler) Taş değil, ataş
var.

Bekir Ağa: Anlamadım…

Ferhat’ın Babası: Yok,
taş maş değil… Ağrıyor öylesine.

Bekir Ağa: Vermidon!

Ferhat’ın Babası: Neyi
vermiyorsun, kızı mı?

Bekir Ağa: Yok yahu! Bizim
çobanların davarlara karın ağrısı için yutturdukları vermidon diye bir hap
vardı. İstersen ondan getirteyim.

Ferhat’ın Babası: Yok
ağam… Sağ olasın. Geçer birazdan.

Bekir Ağa: Sen nasılsın
Hacer kadın? (Ferhat’ın annesinin adı
Hacer’dir.)
Görmeyeli gençleşmişsin yahu! (Güler.)

Ferhat’ın Annesi: Sağlığına duacıyız. Verdiğine
şükürcüyüz.

Bekir Ağa: Bize de bu
aralar baya misafir geliyor. Geçen de İstanbul’dan Mustafa Beyler gelmişti.

Ferhat’ın Annesi: Hangi
Mustafa Bey?

Bekir Ağa: Canım şu Fabrikatör
Mustafa Bey yok mu, onun babası da köyün neredeyse yarısının sahibi Feyzullah
Ağa’ydı.

Ferhat’ın Annesi: Ha,
tamam çıkardım. Niye gelmişler?

Bekir Ağa: Bizim
Şirin’e dünürcü gelmişler, oğulları Arif için. Arif de bir Arif ki sormayın.
Maşallah sırım gibi delikanlı. Dili de çok tatlı.

Ferhat’ın Babası: (Kekeleyerek konuşur.) Vereceksiniz o
zaman kızı…

Bekir Ağa: Tabi ki de
vereceğim. Öyle kısmet kaçar mı? Armut piş ağzıma düş olmasın diye şimdilik
gönderdik. Eee, söyleyin bakalım, sizin ziyaretinizin sebebi hikmeti nedir?
Böyle sebepsiz yere gelmezsiniz. Hem tedirgin oturmanızdan belli bir sebeple
geldiğiniz.

Ferhat’ın Babası: Evet
Bekir Ağa, bir sebeple geldik.

Bekir Ağa: Neymiş o
sebep?

Ferhat’ın Babası: Şey…
Biz…

Bekir Ağa: Söyle söyle
çekinme. Yoksa oğlanın yevmiyesine zam mı istersiniz?

Ferhat’ın Babası: Evet,
ağam isteriz… Hayır istemeyiz… İsteriz de yani zam istemeyiz…

Bekir Ağa: Ne
istersiniz yahu? Çıldırtmayın adamı!

Ferhat’ın Babası:
Allah’ın izni peygamberin kavliyle kızınız Şirin’i oğlumuz Ferhat’a isteriz.

Bekir Ağa: (Sinirlenir, ayağa kalkar.) Höst ulan,
höst! Bu nasıl haddini bilmezliktir! Benim kızım kim, sizin şu deli oğlan kim!
Koskoca Bekir Ağa’nın kızı Deli Ferhat’a ha… Sizde hiç akıl fikir yok mudur? (Ferhat’a dönerek konuşur.) Ben seni
haremime çoban diye sokarım, sen namahreme göz dikersin ha! Hele yaralı it gibi
evin etrafında dolaşmandan anlamalıydım. Bir daha sakın buralara adım atma.
Çıkın gidin evimden!

(Çıkıp evlerine gelirler. Ferhat pencerenin kenarına
oturur.)

Ferhat’ın Babası: (Sinirli) Ben demedim mi boşu boşuna
gitmeyelim, el âleme rezil olmayalım diye? Lafımız dinlenmiyor ki!(Eşine döner.) Hep senin başının altından
çıktı bunlar. Neymiş, bir isteyelim de oğlanın umudu kesilsinmiş! Al, istedik!
Aldın mı boyunun ölçüsünü?

Ferhat’ın Annesi: Aaa,
üzerime iyilik sağlık! Niye benim başımın altından çıksın! Görmedin mi oğlunun
halini? Ben Şirin’e sevdalıyım dedi de başka bir şey demedi. Şimdi suçlu ben mi
oluyorum?

Ferhat’ın Babası: Ne
haliniz varsa görün, ben kahveye gidiyorum. (Sahneden
çıkar.)

Ferhat’ın Annesi: (Oğluna döner.) Bizi ne hallara düşürdün
gördün mü? Önceden sana deli diyenlere kızardım. Benim oğlum deli değildir,
şahan gibidir derdim. Yanılmışım. Gerçekten deliymişsin! Tüh senin sıfatına…
Tüh senin adamlığına… Sinirden başıma ağrılar girdi, gidip biraz yatayım. (Sahneden çıkar.)

Ferhat: (Bir süre sessizce oturur. Derin bir of,
çektikten sonra kendi kendine şiir okumaya başlar.)

Ne dertlere düştüm aşk yüzünden

 Aşk koparırmış insanı kendi özünden

Durmaz akar yaşlar iki gözümden

Âşıklara düşman bu hayın dünya

 Eski sevdalar gözden gönülden düştü

 Ferhat Şirin için dağları aştı

Yalan dünya dedikleri üç günlük işti

Âşıklara düşman bu hayın dünya

Âşık maşuku için odlara yandı

 Yalan dünyada ne huzur ne sükûn kaldı.

Derdi olan sazı eline alıp derdini
çaldı

 Âşıklara düşman bu hayın dünya

Sevenler sevdiğini ahrette buldu

 Şirinim şu garip göynümü dertlere saldı

Şu delibaşımı karlar boranlar sardı

Âşıklara düşman bu hayın dünya

(Şiir
bittikten sonra bir süre susar. Sonra içeri annesi girer.)

Ferhat’ın Annesi: Ferhat, bir
şeyler hazırladım, gel yiyelim.

(Ferhat susar.)

Annesi: (Şefkatli.) Sıkma canını. Şirin olmaz,
başka bir kız olur.

(Ferhat susar.)

Ferhat’ın Annesi: (Endişeli.) Dilini mi yuttun? Cevap
versene. Bizim oğlanın azıcık aklı vardı o da gitti.

Ferhat: Beni gurbet
tutar ana!

Ferhat’ın Annesi: Ne
gurbeti?

Ferhat: Gurbet işte… İçim
darlanır buralarda. Bir vakit ayaklarım yaban tepsin. Gözüm el yüzü görsün. Göynüm
yeğnilsin isterim.

Annesi: Ne yer içersin
yaban ellerde?

Ferhat: Bulursam yer,
bulamazsam yemem güzel anam. Sazımı da alırım yanıma, hem çalar, hem söylerim.
O benim dertlerimi aşikâr eder, ben de onun kuru bedenine can olurum.

Annesi: Ne diyim oğlum!
Ferman da dağlar da senindir. Var git, dualarım seninledir.

(Annesi evden çıkar. Ferhat duvarda asılı sazı
omuzuna takar, yürür ve ilerideki sandalyeye oturarak sazı dizine koyar,
çalmaya başlar. Türkü söyler. Burada türkü isteğe göre değiştirilebilir.)

Vara vara vardım ol kara taşa
Hasret ettin beni kavim kardaşa
Sebep ne gözden akan kanlı yaşa
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Karacoğlan der ki kondum
göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

(Ferhat sazı omzundan çıkarır, tekrar duvardaki yerine
asar. Yine evdeki aynı yerine oturur. İçeri annesi girer.)
 

Ferhat’ın Annesi: Hoş geldin oğlum. Üç ay
oldu sen gideli. Ne kadar da zayıflamışsın. Nasıl, gurbet iyi geldi mi?
 

Ferhat: Yok ana. Hala
taş gibi içimde durur sıkıntılarım.
 

Ferhat’ın Annesi: O zaman ne olacak halın?
Tutuldun bir kara sevdaya, ne akıl kaldı ne fikir… Aklını başına topla.  Nasıl çözülecek bu derdin?
 

Ferhat: (Bir süre düşünür. Sonra konuşur)
Çözülecek ana…
 

Ferhat’ın Annesi: Nasıl çözülecekmiş? 

Ferhat: Şirin’i kaçıracağım.

Ferhat’ın Annesi: Aman oğul, ne dersin? Dağlarda
iyice mi delirdin? Bekir Ağa’nın bizi kovmasından dolayı köye rezil olduk. Bizi
iyice rezil etmek mi istersin? Hem Bekir Ağa babanı da işinden eder.
Öylelerinin eli uzundur.

Ferhat: Ben her şeyi göze aldım ana…

Ferhat’ın Annesi: (Sinirli) Bir kere de büyük lafı dinle kör olasıca! Ben senin anan
değil miyim? Ne bu senden çektiğimiz!

Ferhat: Bu konuda üzerime gelme ana. Kararlıyım.

Ferhat’ın Annesi: (Yumuşar) Gel etme oğlum. Yazık olur sana. Bekir Ağa delinin
teki. Çeker vurur.

Ferhat: Ne yaparsa yapsın. Ben ölmeye de razıyım…

Ferhat’ın Annesi: Ay beni sıkıntı bastı,
başıma ağrılar girdi. Bu oğlana laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan daha
zor… Ne halin varsa gör. Ben ağrı kesici almaya gidiyorum.

(Sahneden çıkar. Onun çıkmasıyla
Ferhat da evden çıkıp Şirinlerin evine doğru yürür. Kendi kendine konuşur)

Ferhat: Şirinim, kaçıracağım seni. Kim ne derse desin,
kaçıracağım. İsterse ucunda ölüm olsun. Değil mi ya ferman padişahınsa dağlar
bizimdir. Sen yeter ki he, de. Sen he dedikten sonra her şeyi dize getiririz.
Bu saatlerde pınardan su getirirdi. Şuraya saklanayım da gören olmasın.

(Biraz sonra omzunda su
testisiyle Şirin görünür. Ferhat saklandığı yerden çıkar.)

Şirin: Aaa, Ferhat ne yapıyorsun burada? Nerelerdeydin
kaç zamandır?

Ferhat: Şirinim, senin aşkınla kendimi dağlara vurdum.
O köy senin, bu kasaba benim dolaştım. Lakin içimin yangını yine de küllenmedi.
Sevdan aha şuramda (kalbini gösterir)
taş gibi durur. Doluya koyarım olmaz, boşa koyarım dolmaz. Baban da seni bana
vermez. Bu işin sonu ne olacak Şirin’im?

Şirin: Ferhatım yiğidim, senin yokluğunda içim efkârla
doldu. Bir yanım sararıp soldu. Babamın sizi kovduğu gece sabaha kadar ağladım.
Ama elden ne gelir ki.

Ferhat: Kaçalım Şirinim. Başımızı alıp kaçalım buralardan.
Dağlar âşıklara baban gibilerden daha şefkatlidir. Hem baban da insan… Bir
süre sonra o da kabullenir her şeyi. Gelir elini öper, helallik alırız.

Şirin: Sen ne dersin Ferhat? Öyle bir şey yaparsam
babam beni kesinlikle affetmez. Hem konu komşu ne der sonra. Şirin kaçtı
dedirtmem ben kimseye.

Ferhat: Bizim kavuşmamız bu durumda ahrete kaldı. Bir
şey de o zaman… Biz nasıl kavuşacağız?

Şirin: Bu işin yolu, töresi neyse öyle kavuşacağız
Ferhat’ım. Bir kez daha iste babamdan. Şansımızı bir kez daha deneyelim.

Ferhat: Sen ne dersin Şirin! Babanın bize nasıl
davrandığını gördün. Benim canıma kastın mı var!

Şirin: Babamın öfkesi saman alevi gibidir. Bir anda
parlar söner. Şimdi belki yumuşamıştır. Sen bir kez daha dene.

( O sırada sahnenin dışından Bekir
Ağa’nın sesi duyulur.)

Bekir Ağa: Kızım Şirin, ahırın kapısını kim açık
bıraktı? (O sırada Ferhat’ı görür.
Sinirlenir.)
Ne gezersin ulan buralarda. Seni kovmadım mı, hem arsız hem
yüzsüz!

Ferhat: Bekir Ağa beni bir dinle.

Bekir Ağa: Ne dinleyeceğim lan seni! Senin gibi
çulsuza iş verdim. Açtın önüne yal koydum. Sen ne yaptın! Haremime yan gözle
baktın. Ulan yalın mı az geldi aç köpek!

Ferhat: Ben hiç kimseye yan gözle bakmadım ağam.
Şirin’e hiçbir zaman kötü niyet beslemedim. Sevdalandım, gelip sizden Allah’ın
emriyle istedim.

Bekir Ağa: Kes lan palavrayı! Sevdalanmış! Git, merada
otlayan eşeklere sevdalan sen! Senin layığın onlardır. O kadar seviyorsan
Şirini… Ha, bak, sen de Ferhat’sın, git dağı taşı del o zaman. Del de görelim
gerçekten sevdalı mısın? Yıkıl şimdi karşımdan. Bir daha da karşıma çıkma,
ayağımın altına alırım ha!

(Bekir Ağa yürür, sahneden çıkar.
Ferhat da evlerine gider. Evde duvara yaslı duran kazmayı alır, dağa gider ve
dağı kazmaya başlar. Sahnede dağ atmosferi oluşturmak için sahnenin bir
tarafına büyükçe bir dağ resmi asılabilir. Ferhat’ın da dağı kazmasını sembolik
olarak dağ resminin altına konulan bir toprak birikintisine Ferhat’ın kazmayı
vurmasıyla canlandırabiliriz. Ferhat da kazmayı aldıktan sonra o toprak
birikintisinin yanına gider, sonra Bismillah diyerek dağı kazmaya başlar. Yani
kazmayı oradaki toprak birikintisine vurur. Bir taraftan da kendi kendine
konuşur.)

Ferhat: Ulan Deli Ferhat diye diye en sonunda
delirttiniz beni. Dağı taşı delemezmişim ha! Deleceğim işte. Ya da burada ölüp
gideceğim. Başka çaresi yok. Senin de alacağın olsun Şirin! Babam dedin, töre
dedin de başka bir şey demedin. Hani beni seviyordun. Hani benim için her şeyi
göze alırdın. Ferman babamınsa dağlar bizimdir, deyip gelemedin peşimden. Böyle
midir sevmek? Bak, senin sevdan yüzünden ne hallara düştüm. Umurunda mı bunlar…

( Kazmayı vururken vurduğu yerden
çat diye bir ses gelir. Ferhat bir an duraklar. Kazma sert bir cisme
çarpmıştır. Ferhat şaşırır ve merakla sert cismin etrafındaki toprağı temizler.
Bu, küp, çömlek, eski bir teneke vs. ona benzer bir şeydir. Ferhat içini açar.
İçi ağzına kadar altınla doludur. Ferhat’ın gözleri sevinç ve şaşkınlıktan fal
taşı gibi açılır.)

Ferhat: Altın! Hakiki altın bunlar! Öteden beri
buralarda Ermeni gömüsü olduğunu söylerlerdi. Demek doğruymuş. (Ayağa kalkar ve oynamaya başlar.)
Zengin oldum. Zengin oldum. Dağı deldim, Kınalı Dağı dize getirdim işte. Bekir
Ağa’yı dize getirdim. Şimdi görsünler el mi yaman bey mi yaman? Şimdi görsünler
Deli Ferhat’ı. (Üzerinden elbisesini
çıkarır ve altınları onu içine doldurur. Bir taraftan da etrafı kolaçan eder.
Daha sonra altınları alıp oradan uzaklaşır. Sahneden çıkar.)

    

                                                           SAHNE
5

Mekân: Şirinlerin evi…
Arif ailesiyle Şirin’i istemeye gelecektir. Şirin, annesiyle konuşmaktadır.

Şirin’in Annesi: Kızım, seni istemeye gelecekler. Ne
olur bir terslik çıkarma. Şu Ferhat denen Allah’ın delisini de unut artık. Ne
deli olacak, şeytanın önde gideniymiş. Altınları bulduktan sonra ailesini alıp
İstanbul’a gitti. İki sene oldu, seni hiç arayıp sordu mu? Niye sorsun ki! Emlak
işine girmiş, paraya para demiyormuş. Hatta geçen, Sümüklü Hatçe söyledi.
Nişanlanmış, yakında evlenecekmiş.

Şirin: Yeter ana. Bunları anlatıp durma.

Annesi: Zamanında bir cahillik yaptın. Sevda dedin,
Ferhat dedin. Artık gözünü aç. O defterleri kapat diye anlatıyorum bunları.

Şirin: O defteri kapattım zaten.

Annesi: İyi o zaman. Arif’e he de. Pırlanta gibi
çocuk… Durumları iyi. Seni seviyor da.

Şirin: (Biraz
isteksiz)
Tamam…

(O sırada Şirin’in babası içeri
girer. Telaşlı bir hali vardır.)

Bekir Ağa: Siz daha ne oyalanıyorsunuz?
Hazırlanmadınız mı? Adamlar birazdan gelecek, hadiyin. (Konuşurken bir taraftan da yüzüne kolonya sürer, saçlarını tarar,
üzerinin tozunu eliyle silkeler.)

Bekir Ağa: Kızım sen de bir terslik çıkarma. (Eşine yaklaşır) Avrat, üzerim nasıl
olmuş, iyi giyinmiş miyim?

Şirin’in Annesi: İyisin iyi. Yalnız dişinin arasında
maydanoz parçası kalmış, insan bir dişini fırçalar.

Bekir Ağa: Haftada bir fırçalıyoruz işte, her saat
başı diş mi fırçalayalım.

Annesi: (Yüzünü
buruşturur.)
Üff, ağzın da leş gibi sarımsak kokuyor!

Bekir Ağa: (Sinirli)
Sen de sarımsaklı mantı yapmasaydın. Misafir geleceğini bilmiyor musun?

Annesi: (Sinirli)
Sen demedin mi şöyle bir tencere mantı yap da yiyelim diyen. Şimdi suçlu ben mi
oldum?

(O sırada içeri Arif ve babası
girer.)

Arif’in Babası: Selam aleyküm.

Bekir Ağa: Aleyküm selam aleyküm selam… Bu ne güzel
kelam… Hoş geldiniz. Şeref verdiniz. (Konuklara
yer gösterir, onlar da geçip otururlar.)

Arif’in Babası: Eee nasılsınız Bekir Bey?

Bekir Ağa: Sağlığınıza duacıyız. Uğraşıp duruyoz işte.
Siz nasılsınız, işleriniz nasıl?

Arif’in Babası: Nasıl olsun azizim. Biz de iki ayaklı
davarlarla uğraşıyoruz işte. (Zoraki
gülüşürler.)
Zenginlik zor iş Bekir Bey kardeşim. Bizim şirket
İstanbul’daki inşaatların neredeyse tamamına malzeme sağlıyor. Borçla iş
yapıyoruz. Haliyle ödeyen var ödeyemeyen var. Onlar ödeyemeyince biz de zora
giriyoruz. (Oğlu Arif’i gösterir.)
Ama bu, yanımda olduğu sürece üstesinden gelemeyeceğimiz zorluk yok Allah’ın
izniyle.

Bekir Ağa: Geçmiş olsun bu arada. Bir trafik kazası
geçirmişsiniz galiba.

Arif’in Babası: Evet… Bir kaza yaptık. Ben de bir
şey yoktu. Arif bir süre hastanede yattı. İki sene o yüzden gelemedik. Şimdi
iyi hamdolsun.

Bekir Ağa: Sen nasılsın Arif Bey oğlum, sen anlat
biraz da.

Arif: Arif’e tarif gerekir mi efendim. (Zoraki gülüşürler.) Şirketimizin
uyguladığı aplikasyonlar neticesinde kar marjını yüzde on oranında artırmış
durumdayız. Ayrıca laboratuvar ortamında gerçekleştirdiğimiz durabilite
çalışmaları neticesinde müşterilerimizle aramızda confidance sağlanmış olup bu
sayede piyasadaki güvenirliğimiz ve piyasaya olan hâkimiyetimiz bir kat daha
artmıştır. Bunun yanında yurt dışındaki of shore şirketlere aktardığımız
paralar ve yurt içindeki kamu bankalarından çektiğimiz sıfır faizli kredileri
kullanarak kamudan aldığımız ihalelerle gücümüze güç katmış durumdayız.

Bekir Ağa: Maşallah maşallah!

Arif’in Babası: Anlayacağın Bekir Bey, Allah bir kere
yürü ya kulum demeyegörsün. İnsan böyle yürüyüp gidiyor işte.

(Elinde tepsiyle Şirin içeri
girer. Herkese kahve ikram eder. Daha sonra elinde tepsiyle kenarda ayakta
bekler.)

Arif’in Babası: Eline sağlık kızım, kahve de çok güzel
olmuş.

Arif: Evet, güzel olmuş. Önceki içtiklerimizde ağzıma
bir tuz tadı gelmişti ama bu çok iyi.

Şirin’in Annesi: Bizim buranın kahvelerinin
özelliğidir o. İlkin ağzına tuz tadı gelir, tadını sonradan alırsın.

Arif’in Babası: Neyse, sadede gelelim. Oğlumu bilir,
tanırsın Bekir Ağa!

Bekir Ağa: Tanırım tanırım.

Arif’in Babası: (Arif’i
göstererek)
Boy dersen boy, pos dersen pos, zekâ dersen zekâ, para dersen
para… Bir eksiği oğlumun helal süt emmiş bir eş. Kızınız Şirin’in, oğlumuzun bu
eksiğini tamamlayacağını düşündük ve İstanbul’dan kalkıp buralara kadar geldik.
Demem o ki kızınız Şirin’i oğlumuz Arif’e Allah’ın emri peygamberin kavliyle
isteriz.

Bekir Ağa: Valla ne diyim… Sizinle hısım olmaktan,
Arif’i damadım olarak görmekten gurur duyarım.

Arif’in Babası: (Gülerek)
Hayırlı, uğurlu olsun diyelim o zaman. Sen ne dersin Ayşe Bacı. (Şirin’in annesinin adı Ayşe’dir)

Ayşe: (Mutlu bir
şekilde)
Bekir Ağa öyle diyorsa öyledir. İki taraf için de hayırlı uğurlu
olsun.

Arif’in Babası: Peki, sen ne dersin Şirin?

Şirin: Ben de evet derim. Lakin bir şartım vardır.

Arif’in Babası: Neymiş şartın?

Şirin: Şirketiniz inşaat işi yapıyor dediniz…

Arif’in Babası: Evet…

Şirin: Ferhat da o işleri yapıyormuş. Onunla bir
bağlantınız var mı?

Arif’in Babası:
(Biraz şaşkın)
Kim bu Ferhat?

Bekir Ağa: Önceden çobanımızdı. Dağda gömü mömü bulmuş
dediler. Sonra İstanbul’a gidip inşaat işine falan girmiş. Bir ara bizim kıza
askıntı olmuştu. O yüzden bizim kız hiç sevmez.

Arif’in Babası: Anladım.

Arif: Yüz yüze görüşmedik ama ben de tanırım. Hatta şu
sıralar işi hiç iyi gitmiyor. Bize yüklü miktarda borcu var.

Şirin: Onu batırmanızı istiyorum. Evlilik teklifini bu
şartla kabul ederim.

Arif: Onu batırma değil, yerin dibine de batırırım.
Onlar daha dünkü çocuk. Ezer geçeriz Allah’ın izniyle öylelerini.

Şirin: Tamam.

Arif’in Babası: O zaman hayırlı uğurlu olsun.

(Arif ve Şirin büyüklerinin
ellerini öperler.)

                                               

                                               SAHNE
6

Mekân: (Sahne paravanla
ikiye ayrılmıştır. Bir taraf Ferhatların evi, diğer taraf da Arif’in ofisidir.
Ferhatların evinde Ferhat’la anne ve babası vardır. Üzerlerine köylü
kıyafetleri yerine daha modern kıyafetler giymişlerdir. Arif’se ofiste tek
başına çalışmakta, önündeki dosyaya bir şeyler yazmaktadır.)

Ferhat’ın Annesi: Ne iyi ettik de geldik köyden. Davardı
inekti illallah etmiştim. Yediğimiz önümüzde yemediğimiz… O da önümüzde. Bulgur
pilavına kaşık çalmaktan usanmıştım. (Eşine
dönerek.)
Öyle değil mi bey?

Ferhat’ın Babası: Öyle öyle! Ben her zaman demişimdir
bu Ferhat akıllı oğlan, köyde ondan zekisi yok diye. Amma velakin insan işte!
Akıllıya deli, deliye akıllı der.

Annesi: Zaten pencere önünde düşünceli düşünceli
oturmasından belliydi oğlumun büyük işler başaracağı. Bu köy bana dar geliyor
diyordu da gülüp geçiyorduk. Bir bildiği varmış demek ki.

Babası: Bir de Şirin diye tutturması yok muydu? Şirin
de Şirin olsa bari. Ne o öyle tahtakurusu gibi… Kız demeye bin şahit ister.

Annesi: Şimdi arasın da bulsun oğlum gibisini. Burada
her taraf Şirin kaynıyor. Elini sallasan ellisi… Hatta geçen Sümüklü Hatçe bile
haber göndermiş Ferhat bizim kızı almıyor mu diye… (Ferhat’a dönerek) Bir derdin mi var oğlum, niye öyle durgun
duruyorsun?

Ferhat: Yok ana bir şey.

Annesi: Yoksa Şirin’i mi unutamadın?

Ferhat: O defteri çoktan kapattım. O şansı bir kere
verdim ona, o da kaybetti.

Babası: İstiyorsan bir kız bulup evlendirelim oğlum.

Ferhat: Şu anda evlenmeyi düşünmüyorum.

Babası: (Gülerek)
Şaka maka altını o dağda nasıl buldun, elinle koymuş gibi? Köydekilerin kimisi
harita geçmiş eline diyorlar. Hatta senin için evliya diyen bile varmış. (Kahkahayla güler.)

Ferhat: Aşkın sırrı işte…

Babası: Oğlum senin bir sıkıntın var. Belli… Durgun
görünüyorsun. Bir sıkıntı varsa söyle.

Ferhat: Şirketin biraz borcu var. Ödeyemezsek şirkete
haciz gelecek.

Babası: Boş ver oğlum. Dert ettiğin şeye bak. Sen onun
da üstesinden gelirsin. Sen tüm zorlukların üstesinden gelirsin. Sen Akıllı
Ferhat’sın. Tüm sıkıntıları halledersin. (Ferhat’ın
sırtını sıvazlar.)

Annesi: Neyse bey, çıkalım da eksikleri alalım. Balıkçıdan
lüfer alayım da akşama size lüfer yapayım.

(Dışarı çıkarlar. Ferhat
düşünceli düşünceli oturduktan sonra kalkar ve Arif’in ofisine gider. Yani yan
tarafa geçer.)

Ferhat: Selam aleyküm.

Arif: Aleyküm selam. Ne istemiştiniz?

Ferhat: Ben Ferhat Dağdelen. Geçit Vermez Ticaret’in
sahibiyim. Sizinle konuşmak için geldim.

Arif: Şu meşhur Ferhat sensin demek. Hoş geldin.

Ferhat: Hoş bulduk. Meşhur derken? Anlamadım tam
olarak…

Arif: Anlarsın anlarsın. Canını sıkma, her şeyi
anlarsın. Eee, işler nasıl gidiyor?

Ferhat: İşler bu aralar iyi değil. Hatta hiç iyi
değil.

Arif: Kimin işi iyi ki? Ham maddenin yanına
yaklaşılmıyor. Her şey ateş pahası…

Ferhat: Şey… (Duraklar.
Söylemek istediği şeyi söyleyemez.)
Sizin işler nasıl?

Arif: Hamdolsun iyi… Biz bu sektöre daha dün
girmedik. Yıllardır bu sektörün içindeyiz. Neyin ne olduğunu iyi biliriz. Gerekirse
yolumuza taş koyanı ezmekten çekinmeyiz. (Eliyle
bir böceği eziyormuş gibi yapar.)
Konuşmak için geldiğinizi söylemiştiniz.
Ne konuda konuşacaksınız?

Ferhat: Biliyorsunuz Arif Bey, şirketimizin size yüklü
miktarda borcu bulunuyor. Eğer ay sonuna kadar borçlarımızı ödeyemezsek
şirketimize el konulacak. Bu yüzden borçlarımızı ödememiz için süre tanımanızı
istiyorum.

Arif: Mümkün değil bu. Biz büyük bir şirketiz. Büyük
şirketlerin olduğu gibi bizim de belirli kurallarımız var. Bu kurallardan
hiçbir şekilde vazgeçemeyiz.

Ferhat: Ben size kurallarınızdan vazgeçin demiyorum.
Bana sadece zaman tanıyın diyorum.

Arif: Mümkün değil. Kurallarımızdan taviz vermemiz
başka tavizleri de beraberinde getirecektir. Hem bu işler dağdan altın
toplamaya benzemez. Akıl ve yetenek ister.

Ferhat: (Şaşkın)
Ne altını, ne diyorsunuz?

Arif: (Sinirli)
Ulan ne numara yapıyorsun, dağda bulduğun gömüyle kurmadın mı o şirketi?

Ferhat: Nereden biliyorsun bunu?

Arif: Köylülerinden öğrendim. Daha neler neler
öğrendim, bir bilsen…

Ferhat: (Şaşkın
ve sinirli)
Başka ne öğrendin?

Arif: Bekir Ağa’nın çobanı olduğunu, kızı Şirin’e
askıntı olduğun için seni kovduğunu… Daha anlatayım mı yüzsüz adam?

Ferhat: (Çok
sinirli)
Ağzını topla, benimle öyle konuşamazsın. Ben kimseye askıntı
olmadım.

Arif: (Dalga
geçercesine konuşur.)
Ya öyle mi? Sana mı inanayım, eşime mi? Allah’ın
delisi. Deli Ferhat!

Ferhat: (Sinirlenir,
çileden çıkar.)
Senin eşin kim ulan?

Arif: Şirin tabi ki… Borçlarını da ertelemiyorum. Ay
sonunda şirketine çöküp seni sokak ortasında köpek yavrusu gibi bırakacağım…
Deli deli deli…

Ferhat: Ulan Şirin’in de senin de…

(Ferhat belinden çıkardığı bıçağı
Arif’in karnına saplar. Arif’ten canhıraş bir feryat duyulur. Orada can verir.)

 

                                               SAHNE
7

Mekan:  Ferhat’ın ofisi. Ferhat’ın üzerinde takım
elbise kravat vardır. Ferhat masa başında bir şeyler yazmaktadır. Bir taraftan
da bilgisayara bakar. Meşgul görünmektedir. O sırada içeri Şirin girer.
Şirin’in perişan bir hali vardır. Elbiseleri demode, makyajı akmış, saçları
dağınıktır. Konuşurken sakız çiğner. Ferhat Şirin’i o halde görünce şaşırır.

Ferhat: Şirin… Sen… (Şaşkınlıktan konuşamaz.)

Şirin: Evet ya, Şirin!
Hiç beklemiyordun değil mi beni bu halde görmeyi? (Etrafını süzerek konuşmasına devam eder.) İşleri de düzeltmişsin.
Bir ara iflas ettin, battın falan diye duymuştum.

Ferhat: (Kendini biraz toparlar.) Evet… İşler
bir ara kötüydü. Genel afla hapisten çıktıktan sonra işlerin başına geçtim,
toparladım. Sen nasılsın?

Şirin: (Alay edercesine konuşur.) Nasıl mıyım? Sen kocamı öldürdükten
sonra kardeşleri elbirliği yapıp kocamın tüm malını mülkünü elimden aldı.
Arif’in anne ve babası oğullarının ölümünden beni sorumlu tuttuğu için onlar da
benden yüz çevirdi. Köye de dönmedim. Çünkü bütün bu işleri annemle babam aştı
başıma. Bunları saymazsak iyiyim… (Eliyle
kendini göstererek.)
Bu haldeyim işte.

Ferhat: Neden geldin
buraya?

Şirin: Eserini görmen
için… Bir zamanlar çok sevdiğin Şirin, Şirin’in… Etini satıyor, bak. Mutlu
oldun mu?

Ferhat: (Sesini biraz yükseltir) Sen kendi
kendine ettin! Hiç öyle zeytinyağı gibi alttan üste çıkma. Seni ailenden
Allah’ın emriyle istedim. Baban ne yaptı? Bizi kovdu. Beni seviyorsan babanı
boş ver, gel, kaçalım dedim; sen ne yaptın? Gelmedin. Şimdi suçlu ben mi
oluyorum.

Şirin: (İmalı konuşur.) Evet, suçlu benim. Allı
duvaklı eşin olmak istediğim için suçlu benim. Sen İstanbul’a geldikten sonra
iki sene seni beklediğim için suçlu benim. Seni deli gibi sevdiğim için suçlu
benim. Hatta eşim Arif’i öldürürken bile senin suçun yoktu, asıl suçlu bendim.

Ferhat: (Bağırır.) Yeter! Bunları söylemek için
mi geldin buraya?

Şirin: Evet, bunları
söylemek için geldim. Hani, köydeyken tenhalarda buluştuğumuzda beni dizine
yatırır, birbirinden hoş aşk nağmeleri dizerdin. Ne derdin hatırlıyor musun?
Sen Şirin’sin ben Ferhat… İsimlerimiz bile dağları delen Ferhat ile Şirin’in
aşkına işmar eder. İsimlerimiz o büyük sevdalılar gibi tarihe geçsin istiyorum
derdin. Dediğin gibi isimlerimiz tarihe geçti. 
Seninki bir katil, benimki de sokak kadını olarak…

Ferhat: Ben katil falan
değilim… Kocan olacak o şerefsiz beni bilerek batırmaya çalıştı ve cezasını
buldu.

Şirin: (Ağlamaklı) Ferhat ne oldu sana böyle?
Köydeki o saf, temiz Ferhat nereye gitti? Para bu kadar
mı değiştirdi seni?

Ferhat: Değişmedim,
geliştim, hayatın gerçeklerini gördüm. Deli Ferhat akıllandı yani.

Şirin: Deliyken
akıllıydın, asıl şimdi delirmişsin.

Ferhat: Ben eski
yaşantımın üzerine bir çizik çektim. Artık önüme bakıyorum. Bence sen de öyle
yap. Yeni bir hayat kurmaya çalış.

Şirin: Sen beni bu hale
düşürdükten sonra mı?

Ferhat: (Sinirli) Orospu olmanı ben mi söyledim!
Şimdi de suçlu ben mi oldum?

Şirin: Evet, suçlu
sensin. (Koynundan bir kolye çıkarır.)
Bu kolyeyi hatırladın mı?

Ferhat: Hayır.

Şirin: Sen hediye
etmiştin buluştuğumuzda. Yüz görümlüğü demiştin. Bana gönlünü açtığın için
gerdek gecesi yerine şimdi takmak istiyorum demiştin, boynuma takmıştın.

Ferhat: (Alay edercesine) Bak sen! Eeee…

Şirin: Artık bunu
boynumda taşımanın bir anlamı kalmadı. (Kolyeyi
Ferhat’a uzatır.)

Ferhat: (Öfkeyle kolyeyi alır ve Şirin’in yüzüne
fırlatır)
Yeter artık! Kolyeni de al ve çek git buradan! İyi zamanında bana
gelmedin, orospu olduktan sonra mı geliyorsun?

Şirin: (Öfkeyle bağırır.) Beni bu hale sen
düşürdün!

Ferhat: (Öfkeyle bağırır.) Sen kendin bu hale
düştün! Çık dışarı! (Ayağa kalkar ve
Şirin’in kolundan tutarak onu zorla dışarı çıkarmaya çalışır. O arbede
sırasında Şirin cebinden çıkardığı bıçağı ilkin Ferhat’ın karnına ikinci olarak
da kalbine saplar. Ferhat ahh, diye çığlık atar ve kanlar içinde yere yığılır.
Şirin elinde kanlı kolyeyle yerde yatan Ferhat’ın cansız başını dizine yatırır
ve hüngür hüngür ağlar. Perde kapanır.)

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu