Kültür - Sanat

Cengiz Aytmatov, ‘Beyaz Gemi’ kitap özeti

Giriş

Kırgız, Türk romancısı Cengiz Aytmatov, 1928’de Kırgızistan’ın Talas bölgesinde dünyaya gelmiştir. Ziraat Enstitüsü’nü bitirdiği hâlde edebiyata olan tutkusu yüzünden mesleğini yapmamış, Devlet Edebiyat Enstitüsü’ne girerek edebiyat eğitimi almıştır. Eserlerini Rusça ve Kırgızca kaleme alan yazar, Ruslaştırılma politikaları gibi önemli meseleleri ele alırken Kırgız Türklerinin günlük hayatlarını etkileyici bir üslupla gözler önüne sermiştir.

Yazar bu eserinde, dedesinden başka seveni olmayan beş-altı yaşlarındaki bir çocuğun hikâyesini anlatmaktadır.

Kitap özetinden bölümler:

Maşin-Araba

San-Taş’ta yalnızca üç aile oturuyordu. Dedesi, taşlarla çevrili bir gölcük yapmıştı torununa. O küçük gölcük olmasa akıntıya kapılıp boğulmuş olurdu belki de. Hayvanları vardı küçük çocuğun; taştan hayvanları. En büyük kayaya “Ihlamış Deve”, yarısı toprağın içinde olana da “Yatan Deve” adını koymuştu. Gerçek bir devenin hörgücünü okşar gibi okşardı o kayaları. Yarısı beyaz, yarısı siyah olan kayaya “Eyer”, boz renkli olana “Kurt”, en güçlü en heybetli kayaya ise “Tank” adını vermişti. Tank kayasına yaklaşırken dedesiyle sinemada izlediği filmlerdeki gibi nişan alıp yerde sürünmeye başlıyordu. Kayalarla oynadığı gibi bitkilerle de oynuyordu çocuk. Devedikeniyle düello yapıp saplarını koparırdı. Canı sıkkın olduğu zaman, ağlamak istediği zaman kimse görmesin diye şıralcınların arasına girip kaybederdi kendisini. Güzel kokan çiçeklerin arasında dolaşmayı da pek severdi. Otların hepsini çok iyi tanırdı. Baltek isminde kıllı, tembel, zararsız bir köpeği vardı. Orozkul onu öldürmek istemişti ama dedesi bir çoban köpeği bulana kadar dokunmamasını rica etmişti. Hiç arkadaşı yoktu çocuğun, yapayalnızdı. O yüzden kendisine göre bir çocuk dünyası yaratmıştı.

San-Taş’ta yalnızca üç ev olsa da maşin-araba yine de gelirdi oralara. Onun geldiğini uzaktan gören çocuk heyecanlanıp avaz avaz bağırmaya başlardı. O gün de öyle oldu. Kendisine ait olan küçük gölcükte yüzerken maşin-arabanın geldiğini gördü ve “Geliyooooor!” diye bağırmaya başladı. Kendisine bir şey alınacağını bildiği için heyecanlanmıyordu çocuk. O kadar az kişi vardı ki çevresinde; en küçük bir değişiklik onu eğlendiriyordu. Gölcükten çıktığı ıslak hâliyle evlerine doğru koştu. Erkeklerin hiçbiri evde değildi. Kadınlar kocalarından gizledikleri paraları alıp maşin-arabanın yanına koştular. Çok az kadın vardı orada: Çocuğun üvey ninesi, korucubaşı Orozkul’un karısı Bekey Teyze ve Seydahmet’in kucağında bebeğiyle gelen karısı Gülcemal vardı. Kadın azdı ama arabada mal çoktu. Satıcı hepsini birer birer açtı, kadınlar hepsini ellerine alıp baktı, birini giydi birini çıkardı ama bir şey satın alan olmadı.

Bekey Teyze çok mutsuz bir kadındı; çocuğu olmadığı için kocasından her akşam dayak yiyordu. Dede, kızı Bekey Teyze’nin mutsuzluğuna çok üzülüyordu.

Satıcı tam ayrılmak üzereyken kendilerini izleyen küçük çocuğu fark etti: “Bir şey mi almak istiyorsun? Kimsin sen? İhtiyar Mümin’in torunu musun? Al bakalım bu şekerleri.” diyerek bir avuç şeker verdi. Maşin-araba hareket etmeye hazırlanırken dede geldi, “Selamün Aleyküm satıcı! İyi geçti mi satışın?” dedi. Satıcı dedeye, “Geldim ama erkekler yoktu, kadınlardan da bir şey alan olmadı. Boşuna geldim o zor yolu!” diyerek sitem etti. Mümin mahcup olup özür diledi, paraları olmadığı için bir şey alamadıklarını söyledi. Satıcı Mümin’in söylediklerine kulak asmadı, “Bari şu çocuğa bir çanta al, bugün yarın okula gidecek” deyip bir çanta uzattı. Dede buna itiraz etmedi çünkü gerçekten torunun okul zamanıydı.

Kıvrak Mümin

Köyün aksakalları “Kıvrak Mümin” derlerdi dedeye. Herkesle arası iyi olduğu için bu lakabı takmışlardı ona. Yaşlı birine gösterilmesi gereken saygıyı göstermezlerdi. Sen diye hitap ederlerdi ona. Zaman zaman sataştıkları bile olurdu ama Mümin onlara uymazdı.

Buğu aşiretindendi Mümin. O aşiretten olmakla gurur duyar, biri ölse mutlaka ailesinin yanında olurdu. Kimin ne işi olsa yardıma koşardı. Hamarattı, hiçbir işten kaçmazdı. Köydeki yeni gelinler bile onun kadar iş yapmazdı. Dülgerlik yapardı, saraçlık yapardı, saman yığardı. Savaşta “Emek Taburu’nda” görev almış, Magnitogors fabrikasının duvarlarını örmüş ve o zaman çok tanınmıştı. Askerden sonra ormancılık yapmış, ormandaki evlerini de yapmıştı. Hayırsız damadı Orozkul hiçbir iş yapamadan buralarda kendisini ve misafirlerini ağırlamıştı. Mümin iyi insandı; hayatı boyunca çok iş yapmış, çok şey başarmıştı ama bir tek kendisini saydırmayı başaramamıştı. İnsanların kendisine karşı olan tavırlarına aldırmazdı. Bir tek şeye üzülürdü; o da ölen aile fertlerini anma şöleni için yapılan hısım akraba toplantısına çağrılmamasıydı.

Çocuk, kendisine çanta alındığı çok mutlu oldu. Öyle sevinçliydi ki koşa koşa gitti ve elindeki çantayı ninesine, Bekey Teyze’ye gösterdi. Sonra da kayalarının arasından geçerek çayırda ot biçen Seydahmet’in yanına gitti. Eli ağırdı Seydahmet’in, her zamanki gibi geride kalmıştı. Dede kendi otlarını ve Orozkul’un otlarını biçip çoktan gitmişti. Orozkul hiçbir zaman elini işe sürmezdi. Onun payına düşeni de dede biçer, evde de Nine ve Bekey Teyze o otları toplayıp ahırda yığın yaparlardı.

Çocuk çantasını gösterip “Bak dedem bana okul çantası aldı.” dedi heyecanla. Fakat Seydahmet onunla dalga geçti. Okul dağın ötesinde, en az beş kilometrelik bir mesafedeydi. Dedesinin her gün onu atla götürüp getirmesi mümkün değildi. Bunun gibi bir şeyler daha söyleyip çocuğun bütün hevesini kırdı. Dedesiyle alay ettiği için çocuk çok üzüldü ve geldiği yoldan eve geri döndü.

Dönerken kayalarıyla hiç konuşmadı çünkü yol boyunca çantasını teselli etmeye uğraştı: “Sen merak etme, dedem onun dediği gibi adam değil, beni okula götüreceğini söylediyse götürür o. Ben sana dürbünle gösteririm okulun çok uzak olmadığını. Hem bir tek okulu değil, ‘Beyaz Gemi’mi de gösteririm” dedi. Çantasıyla konuşa konuşa giderken atıyla gelen Orozkul’la karşılaştı. Ona da heyecanla gösterdi çantasını ama Seydahmet gibi o da ilgilenmedi.

Orozkul yine bir ziyafetten dönüyordu ve sarhoştu, eyerin üzerinde sallanıyordu. Çocuğa çok ilişmeden yoluna devam etti. Çocuğu olmamasına çok üzülüyordu Orozkul, başkalarının ikişer üçer tane çocuğu varken onun olmuyordu. Bunları düşünürken sarhoşluğunun da etkisiyle hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Geriye bir evlat bırakamayacağı için kendi hâline üzüldü, kendisine bir çocuk veremediği için karısına öfkelendi. Eve gidince sarhoş olduğu her akşam gibi yine karısını dövecekti.

Karavul Dağının Tepesi

Çocuğa dedesi hediye etmişti o dürbünü. Dedesine de ormanda görev yaptığı için hediye edilmişti ama gözlerinin dürbünden daha iyi gördüğünü söyleyip torununa hediye etmişti. O zamandan beri çocuğun en büyük eğlencesi, Karavul dağının tepesine çıkıp etrafı izlemek olmuştu.

O gün dağın tepesine giderken dürbünüyle birlikte çantasını da götürdü. Çantasına söz vermişti; Beyaz Gemi’sini gösterecekti. Dürbününü ayarladı, Isık-Göl’e baktı ama gemisini göremedi. O zamana kadar başka yerleri göstermeye karar verdi.

Önce okulunun olduğu yeri, Celesay Vadisi’ni gösterdi, öyle ya birlikte en çok oraya gideceklerdi. Sonra evlerinin olduğu tarafa çevirdi dürbününü, buzağının avludaki çamaşırlara yaklaştığını gördü. Az sonra ninesi çıktı içeriden ve bağırmaya başladı. Buzağı, ninenin elbisesini ipten çektiği gibi çiğnemeye başlamıştı. Çocuk ninesinin ne dediğini duymuyordu ama hareketlerinden tahmin edebiliyordu: “Çocuk! Sen hele bir eve gel bak ben sana neler ediyorum! Hayvanı bağlamadan nereye kayboldun yine!” Mutlaka böyle diyordu ninesi. O bağırırken Bekey Teyze geldi, nineyi sakinleştirmeye çalıştı ama sinirlendiği zaman kimseyi gözü görmezdi. Çok kavga ederlerdi ikisi; nine kızdığı zaman “Kısır kadın!” derdi Bekey Teyze’ye. O da ona karşılık verdiğinde kavga daha da şiddetlenirdi. Bekey Teyze de tutamazdı dilini, “Sen de kısırsın.” der iyice sinirlendirirdi. Nine itiraz ederdi, “Ben kısır değilim, Allah beş körpe yavrumu almasaydı, sonra da genç delikanlı oğlumu almasaydı çocuklarım vardı benim. Kocam Taygara, bir kar fırtınasında ölmeseydi senin babanla da evlenmezdim. Evlendim de ne oldu, oduncuların içinde kaldım, anasının babasının bırakıp gittiği bir çocuğa bekçilik yaptım.” Kavgaları her zaman böyle sürüp giderdi.

Çocuk, annesini de babasını da hatırlamıyordu. Kendisini bildi bileli dedesi vardı yanında. İlk ninesini de hatırlıyordu; o ölmüş, sonra da yerine bu gelmişti. Büyükler aralarında konuşurlarken duymuştu çocuk. Kendisi bebekken annesi de babası da onu bırakıp gitmişlerdi. Dede bir gün uzak bir şehre patates satmaya gitmişti. O zaman görmüştü kızını. Büyük bir dokuma fabrikasında çalışıyormuş. Şoför bir adamla evlenmiş. İki tane kızı varmış ama çalıştığı için kızlarını yatılı yuvaya vermiş. Yalnızca hafta sonları görüyormuş onları da. Küçücük bir evde yaşıyorlarmış. Büyük eve taşınmak için listeye alınmışlar, sıra bekliyorlarmış. Oraya taşınınca çocuğu da alacakmış yanına. Dedesi “Vermem” demiş, “Ben yaşadıkça o benim” demiş.

Babası da gemiciymiş çocuğun, gemilerde çalışırmış. O yüzden çocuk gördüğü her gemide babası var sanırmış. Dürbünle bakarken “Bak!” demiş çantasına, “Beyaz Gemi geçiyor görüyor musun? Belki de babam bu gemide!” diye bağırmış. Çocuk, Isık Göl’den her gemi geçtiğinde babasını hayal ediyormuş, “Ah bir gidebilsem, o gemiye ulaşabilsem, babamı bir görebilsem.” demiş yine çantasına. Balık olmayı istermiş çocuk, balıklar gibi yüzebilmeyi. Önce çaya, oradan denize, sonra da o gemiye gidebilmeyi çok istermiş. Gidip babasına dedesini, ninesini, köpeği Baltek’i anlatmayı çok istermiş.

Sonuç

Kırgız Türkü yazar Cengiz Aymatov’un masal tadındaki bu eserinde, küçük bir çocuğun kısa hayatı anlatılmaktadır.

Annesi babası tarafından terk edilen çocuk, sadece üç haneli bir kasabada dedesi ve üvey ninesiyle yaşar. İhtiyar Mümin çok sessiz, kendi hâlinde bir adamdır ancak zalim damadı aynı zamanda patronudur ve ailesini çok ezer. Dedesinin ve teyzesinin gördüğü zulüm ortamında büyüyen çocuğun bir hayal dünyası vardır. Balık olup babasının çalıştığı gemiye ulaşmayı düşleyen çocuk bir gün çok ateşlenir. O sırada dedesini ve kendisini çok üzen bir olay olur. Dede kahrından ölür, çocuk da ateşin etkisiyle balık olduğunu zannederek kendisini çaya bırakır.


Devamını okumak ve dinlemek için HAP KİTAP uygulamasını indirebilirsiniz.

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu