Günden güne saflığımızı kaybetmek üzerine… Bir deney…


Hicri 15. asrın başlarında, Miladi 20. yüzyılın sonlarında yaşayan biz insanların kendi durumlarını kavramalarına yardımcı olacağına inandığım bir deneyden söz edeceğim.
Zihninizde beyaz, hiç dokunulmamış bir tabaka kâğıt canlandırın, bir tabaka dosya kâğıdı. Sonra bu kâğıdı bir miktar, diyelim ki ortasına kadar yırtın. Tamamen sizin kendi zihninizde olup biten bir şey bu. Önce kendi kendinize bir nesne, dış dünyada görüp bildiğiniz bir nesne tasarladınız. Bu tasarlama işinde hiçbir maddi araç kullanmadınız. Hatta gözlerinizi bile kapamadınız belki. Sonra yine kafanızda bir eylem gerçekleştirdiniz. O kâğıdı yırttınız. Yırtma işinin kafanızda olup bitmesi için kendinizi onu yırtıyor biçimde düşünmenize gerek yoktu. O kâğıdın yırtılmasını düşünmeniz için hayal dünyanıza başka bir araç, el, makas, bıçak sokmanıza gerek yoktu. Bir kâğıdın yırtılışını kafada canlandırabilirsiniz. Zihninizdeki resimde ortadan yarıya kadar yırtılmış beyaz, temiz bir dosya kâğıdı var.
Deneyimizin ikinci kısmı yine tamamen zihninde vuku bulacak. Şimdi, bu zihninizde yırtmış bulunduğunuz beyaz, tutulmamış dosya kâğıdı yırtılmadan önceki haliyle kafanızda canlandırın. Bunu başarabilir misiniz? Dikkatinizi çekerim: Kafanızda bir başka beyaz, dokunulmamış bir tabaka dosya kâğıdı canlandırın demiyorum. Bir süre önce kafanızda canlandırıp da yırttığınız kâğıdı yırtılmamış haliyle yeniden kafanızda canlandırın diyorum. Yapamayacaksınız!
Halbuki her şey kafanızda olup bitmiştir. Kimsenin bu kafanızda canlandırdığınız şeyi tahkik etmesine imkân yoktur. Üstelik siz keyfinizin istediği gibi tasavvur kurma imkânına sahipsiniz. Bütün bunlara rağmen, yani söz konusu olayın hiçbir maddi vechesi bulunmamasına rağmen siz ona, yani kendi kafanızda kendinizin kurduğu hayale hâkim olamıyorsunuz. Daha doğrusu, her şeyiyle sizin zihni “kuruntunuz “olan bir durumun bile kendine has yasaları, kuralları var. Olaylar bir doğrultuda ilerliyor. “İlerliyor” kelimesinin çağdaş safsatalarla olan bağlantısını koparabilmek için “akıyor” diyelim.
Yaptığımız deneyin bize kazanç sağlayacak sonucu bence şudur: Zaman ve mekân içinde kat ettiğimiz mesafe belki geriye alınabilir ama bizler o mesafeyi hiç kat etmemiş olan kendi eski durumumuzu yeniden ele geçiremeyiz. Sözünü ettiğimiz mesafe yalnız maddî çevrenin değişmesi ile ilgili değildir, aynı zamanda düşünce dünyamızda da geçerli olan bir değişmeyi yaşıyoruz. Eğer bir şeyi düşünmüşsek, onu bir daha düşünmemiş olmayı başaramayız.
İnsanlık yakın sayabileceğimiz geçmişte bazı zihni kategoriler içinde bulundu. Zamanın mevsimlerin art arda gelişine bağlı olduğu dönemde, saatlere, numaralanmış yıllara dayanılarak ölçülen vakit kavramına geçildi. Bugün zaman/mekân bölünmezliği fikrine dayanarak kendi konumumuzu kavramaya çabalıyoruz. Artık hem kimilerinin tabiat olayları dediği değişmelere bağlı olarak hem ölçülen zamanın verileri içinde hem de uzay/zaman içinde hissediyoruz kendimizi.
Yukarıda saydığımız zaman türlerinin hiçbirini yok sayamayız. Üstelik bunlardan yalnızca birine bağlı bir hayatı sürdürebilmemiz de imkân haricindedir. Yani mekanik saatlerin insan hayatına girmediği dönemde olduğu gibi vücudumuzun “biyolojik saatini” kullanarak yaşamamız mümkün değil. Başka bir zaman türünü kullanmış olmak bir diğerini büyük ölçüde elimizden almıştır.
Bir bakıma günden güne saflığımızı kaybettiğimiz söylenebilir. Bir yönüyle artan bilgimiz, bir başka yönüyle azalıyor. Dünyanın aldığı şekil hakkında, insan ilişkilerinin cereyan ediş tarzı hakkındaki basit gözlemlerimiz bile doğuştan getirdiğimiz bazı “duru ve doğru” yanlarımızı yıpratıyor; tıpkı zihnimizde yırtılan kâğıt nasıl ilk durumuyla yeniden ele geçirilemiyorsa, “doğulu” düşünce bütünlüğümüzü öylece elden kaçırıyoruz.



