Bir yolculuk hikâyesi: İstanbul'dan Alaçam'a…

Yazmazsam yine zayi olacak, gördüğüm güzelliklere bir güzellik yapmazsam kendimi iyi hissedemeyeceğim.
Yine bir yol hikâyesinin, bir yolculuk hikâyesinin dayanılmaz hafifliği var üzerimde. Sabahın 5’inde bir asrı tamamlamak üzere olan bu ata yadigârı eski evin inleyen döşemelerini ayakuçlarımla adımlayarak geliyorum bilgisayarın başına birkaç gündür. İstanbul’dan Samsun’a, Bafra’ya, Alaçam’a olan yolculuğumuzu güzel kılacak sapmaları, yoldan çıkmaları, yolu uzatmaları yazacağım nasipse. Sadr’a aldığım küçük küçük notları satırlara dökeceğim.
Yine yoldan çıkmalarımız sapmalarımız olacaktı, ancak bir plan ve program yapmamıştık. Yapsak da o plana sadık kalamayacağımızı bildiğimizden olsa gerek. Tokat’ta Yakup Gür Hoca, Ünye’de Veysel İlhan Bey, bu iki güzel insanla ruberu görüşüp teşehhüd miktarı sohbet etmeyi arzu etmiştik. Programda sadece bu iki önemli husus belliydi. Gerisi doğaçlama gelişecek, yol durumu belirleyici olacaktı. Yine plansız bir yolculuktan bir plan çıkacaktı. İki yakayı bir fermuar gibi açan gemileri seyrederek geçtik boğaz köprüsünü. Bu şehirden her çıkışımda bir hevesle birlikte bir hüzün kaplar içimi. Nasipse döneceğim diyerek hızlıca yol alıyoruz. Bu sefer daha da erken çıktık yola, yollarda yoğunluk başlamadan, yorulmadan yol aldık. Gri bir hava, yer yer sisli, zaman zaman yağmur geçişleri eşliğinde ilerliyoruz.

Sanayi tesislerini bir yere yığmanın meydana getirdiği kirli havayı soluyarak geçtik Dilovası’nı. Her geçişimizde buralarda oturmak zorunda kalan insanlar adına üzülüyoruz. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz. Oysa Dilovası ne kadar güzel bir yer. Radyoda Anadolu türküleri, radyonun çekmediği yerlerde yıllardır döndür döndür dinlediğimiz, içinde karışık türkülerin bulunduğu cd eşliğinde zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamadık. İlk defa bu kadar erken vakitte bitirdik yolları. Gerede de otobandan çıktığımızda yoldan çıkıp kahvaltı yapardık ama bu sefer yağmur buna izin vermiyor. Dere kenarına giden bir yola giriyoruz, yağmursuz bir havada aranıp da bulunmayacak bir yer. Dalları suya eğilmiş söğüt ağaçlarının arasında kıvrılarak akan bir çay. “Manda yuva yapmış söğüt dalına” türküsünün hikâyesine uygun bir manzara. Çayı takip eden tren yolu, ağaçların arasından gözüken bir köy. Bulutların sıyrılıp mavi gökyüzünün altını ararken Çankırı Kurşunluya kadar gelmişiz. Birden trafik uzun bir kuyruk oluşturuyor. Belli ki olağandışı bir durum var. Yol kenarında koyun otlatan bir vatandaşa selam verip oluşan trafiğin nedenini sorduğumuzda adam yanımıza gelip ileride bir tırın yük kayması sonucu yolun tek şeride düştüğü bilgisini ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Yurdum insanı ne sorsanız kendine vazife addedip anlatır. Bulduğum ilk çıkıştan çıkıyorum kırlara doğru, yükseliyoruz birden. Hava çiseliyor ince ince, yol bizi Kurşunlu’nun ardındaki tepelere çıkarıyor. Bir caminin avlusunda bulunan çardakta yanımızda getirdiğimiz nevale ile kahvaltı yapıyoruz. Yağmur çiselemeye devam ediyor, üşütecek kadar serin bir hava. Yolda olmanın güzellikleri, yeni yerler, yeni mekânlar, yeni insanlar. Saat daha 10 istediğimiz kadar eğleşebiliriz. Bakar mısınız Çankırı bile yemyeşil bu mevsimde. Oysa şimdi çoktan tabiat sararmış olmalıydı buralarda. Ekin tarlaları, yol kenarındaki yeşil alanlarda Hudayinabit ne kadar bitki varsa coşmuş, gelincikler terütaze. Uzun bir bahar yaşıyoruz. Etrafımıza hayran kalarak yol alıyoruz ve Ilgaz’dayız. On yılı aşkın Çorum-Samsun güzergâhını kullanmıyorduk. Ilgaz’dan sonra Kastamonu yönünü kullanırdık. Bu sefer Ilgaz’a uğramadan Çorum istikametine devam ediyoruz. Ilgaz’dan sonrasını ilk defa görüyormuşum gibi geliyor ve hayretim daha da artıyor.

Yolculuk esnasında sosyal medya etkisini gösteriyor Çorum Osmancık’tan Suna Kızılırmak hanımefendi şehre teşehhüt miktarı uğramamızı, bir çay içimi zaman ayırmamızı diliyor. Bizi ikna etmek için Osmancık’ta bir şehri güzel kılacak kadar güzelliğin varlığından söz ediyor. Artık işin orasında değiliz, bir davet var buna icabet etmemek nezaketsizlik olur.
Yolculuklarda yolculuğu daha da güzelleştiren bu türden zuhuratlar oluyor. Bir termos dolu çay ve bir tepsi kekle karşılanıyoruz. Kızılırmak kenarında çayımızı yudumlarken şehir hakkında bilgi aktarıyor bize Suna Hanım. Bu incelik ve sıcak karşılama için teşekkür ediyoruz.
Şehirde oldukça yayılmış geniş bir havzada akan Kızılırmak önce kumdan bir arazi gibi gözüküyor gözüme. Koyun Baba Köprüsünü görünce ırmağın farkına varabiliyorum. Koyun Baba Köprüsü 1485’ten beri iki yakayı bir araya getirmeye devam ediyor.” Köprünün altından çok sular geçti” deyimi bu köprü için söylenmiş olmalı. Çorumlu dostum Harun Kaplan, sosyal medyadan köprünün gördüğü sellerden önüne yığılan kütüklerden, köprünün hikâyesinden bahsediyor. Ama onca hikâyeden sonra dimdik ayakta. Birçok farklı özellik dikkatimizi çekiyor. İki ucunun düşük, ortasının yüksek oluşu, köprü ayaklarının suyun mukavemetini kıracak şekilde inşa edilmesi gibi. Yakınına yeni nesil bir çelik köprü inşa edilmiş. İki köprü arasında kaç benzerlik var bulun diyorum. İkisine de köprü denilmesinin dışında bir benzerlik bulamıyoruz. Kızılırmak’la hemen bir ünsiyet kuruyoruz. Nerelerden dolanıp geliyor. Bafra son durak, bir yorgunluk kahvesi içip karatenize karışacak. Kale dibinde saklı mücevher gibi duran İmaret Camii’ni ziyaret ediyoruz. Kubbede bir leylek zarif bir karşılama yapıyor bize. Osmancık’ı güzel kılacak kadar güzellik var gerçekten. Kale, kalenin eteğindeki tarihi çeşme, bu güzel cami ve iki yakayı bir araya getiren köprü. Her şeyden önce bağrından kocaman bir ırmak akıyor.
Dilim dillim dilimlenmiş yeşil pirinç tarlalarını seyrederek ilerliyoruz. Dağların arasında kıvrılarak akıyor Kızılırmak. Peşine düşsek Bafra’ya götürecek bizi. Bir ırmağın peşine düşüp ırmakla akmak ne güzel olurdu. Akşama Amasya’da olacaktık vakit erken, Merzifon’u gezelim istiyoruz. Merzifon bir devlet adamı yetiştirmenin nimetlerini yaşıyor halen.
Merzifonlu Karamustafa Paşa’nın imzası var birçok eserde. Eski tarihi bedesten, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii başta olmak üzere camiler, hanlar, hamamlar ulu çınarlar. “İnsan çevresinin çocuğudur” denir ya, mekânın insan üzerindeki etkisini gözlemleyebiliyorsunuz, sakin ve dingin bir hava var. Modern çarşılarda bunu göremezsiniz. Küçük bir ilçe için iyi bir hafızaya sahip Merzifon. En yakınımızdaki şehirlerimizi bilmiyoruz, bu nasıl bir yoksulluk böyle. Şehri çıkıp buğday tarlalarının içine doğru uzanıp ufukta kaybolan yoldan ilerliyoruz. Yolu saran buğday tarlaları, güneş bulutların ardından akşam ışıklarını yeşilden sarıya dönük buğday tarlalarının üzerine düşürmüş, renkten renge bürünen ve esintiden şekilden şekle giren bulutlar, mütemadiyen serpiştiren yağmur. Renkler arasında kayboluyoruz adeta, unutamayacağımız bir hikâye ekliyoruz kitabımıza. Bir buğday tarlasının kıyısına ilişiyorum, ah nasıl alıp götürüyor beni bu fotoğraf.
Akşam oluyor, bütçemize uygun konaklayacak misafirhane bulamıyoruz Amasya merkezde. Ya dolu ya da çok pahalı, kamu misafirhaneleri otel gibi çalışıyorlar. Geceyi Suluova Öğretmenevinde geçirip şehzadeler şehri Amasya’ya doğru süzülüyoruz sabahın ilk ışıklarıyla. Bu yolda bazı hatıralar canlanıyor gözümde. Bir tarih, İstanbul’dan kalkıp siyasi çalışma yapmak için gelmiştik bu şehre. Rahmetli Erbakan Hocayı karşılamıştık bu yolda, etrafının boşaldığı zamanlardı, yanına yanaşmamız zor olmadı. Omuzları çökmüş, bin yıllık yorgunluk vardı yüzünde. Şehre beraber girmiştik, o kibar ve nazik üslubuyla selamlamıştı Şehzadeler Şehri Amasya’yı. Daha dün gibi, otobüsün üzerinden Yaşar Ergincan Hocanın Erbakan Hocayı anonsunu duyar gibiyim. Sonrasında bir gece yolculuğuyla Tokat’ı geçip Sivas Yıldızeli’ne, dostumuz Mehmet Koç’un baba ocağında misafir olmuştuk. Sabaha karşı kurulan sofra başında sohbet ederken göz kapaklarımıza hâkim olamamış uykuya yenik düşmüştük. Yere serilmiş yün yatakları ve yün yorganlarında kısa ama tatlı bir yorgunluk uykusu. O uykudan sonra öyle tatlı bir uyku uyuduğumu hatırlamıyorum. Ya öyle yorulmadım ya da öyle rahat bir yatakta uyumadım. Hanesini ve gönlünü bize açan dostumuz Mehmet Koç’un ailesinden rabbim razı olsun. Uzun ama neşeli bir yolculukla İstanbul’a dönüşümüzde Yaşar Ergincan Hoca ortamı güzelleştiriyor. Yaşar Ergincan candır. Mehmet Koç, Muhammet Olgun, Yaşar Ergincan, direksiyonda genelde Ömer Tosun. Bu hatıraları yeniden yaşayarak Erken saatlerde Amasya’ya vasıl oluyoruz.

Gözümüze ilişen ilk caminin yakınanından başlıyoruz şehri gezmeye. Bir tarihi yapının kapısındayız, bir güzel ses topluluğu dikkatimizi çekiyor. İçeride çok miktarda arı kovanı varmışçasına bir ses yayılıyor geniş ve yüksek kapıdan dışarıya. Ferhat’ın deldiği kayalara çarparak yükseliyor semaya o güzel ses. Bir hafızlık kursu, bir tarihi medrese, Kapıağası Medresesi. Bizi karşılayan hafız’dan içeriyi gezebileceğimiz bilgisini alıyoruz. Kapıdan girdiğimizde dış dünya ile irtibatımız kesiyor birden. Bambaşka bir dünya var içeride. Oysa sadece bir duvar var dışarıyla aramızda. Medresenin iç avlusunda onlarca hafız aynı anda ders yapıyor, kuran tilavet ediyorlar. Bir arı kovanından çıkan sesi uzaktan dinlemek gibi bir şey bu. Kur’an tilavetine karışan kuş sesleri ve avlunun ortasında bulunan havuzdan gelen su şırıltısı. İnsanı alıp uzaklara, kalbinin tenha yerlerine götürüyor. Tam zihinsel dinlenme yeri, bir başka tabirle zihinsel formatlanma. İlk defa ruhumun bu kadar dinlendiğine şahit oldum. Bu da kuranın bir mucizesi olsa gerek. Bu ortamın bir benzerini İstanbul’da Sokullu Mehmet Paşa Camii’nin avlusunda yaşarım. Çocukların o güzel tilavetlerini dinlerim uzun süre. Teneffüste cami avlusuna koşmalarını ve hemen oracıkta bir topun peşinde koşuşturmalarını. Bu medreseyle yeniyetme kuran kursları arsında bir kıyaslama yapmaya kalkıyorum ama kıyas kabul etmiyor. Masmavi gökyüzü ve şehri çevreleyen dağlar, bu da bambaşka bir zuhurat oldu bizim için.
Talebelerle tanışıp konuşuyorum, birçoğu Vezirköprü’lü. Vezirköprü’nün böyle bir hassasiyeti olduğunu Bafra’mızdaki kurslardan biliyordum. Kurs müdürü odasına davet ediyor, çay ve sohbet, zaman ilerliyor, hızlı yürümeliyiz. Amasya’ya sanırım üçüncü gelişimiz. Kral mezarlarına çıkıyoruz ilk defa. Ah bu krallar, mezarlarını bile yükseklere kurdurmuşlar. Bu mezarları bir sonraki kral mı yükseğe çıkarttırıyor, yoksa tebaa mı yapıyor bu son görevi krallarına. Tebaa hastalığı bu olsa gerek. Bunca merdiveni bu sıcakta niye çıktık. Bir defasın da yıllar önce bir gece sabaha karşı nemrut dağına çıkıp iyi soğuk yemiştik nisan ayında. Sonra bir bulut güneşin doğuşunu perdelemişti de gün doğumunu izleyemeden inmiştik nemrut dağından. O mezarı oluşturan taşları oraya taşımak hangi aklın işidir diye uzun uzun düşünmüştüm bir biri ardına dizilip bir birine yaslanmış dağların bir birine düşen gölgelerini seyrederken. Biz dönelim Amasya’ya Şehri kuşbakışı seyrediyoruz. Tren yolu, Yeşilırmak, iki yakayı bir araya getirmek için ilmek ilmek işlenen köprüler Ferhat ile şirin hikâyesi, bir şehri güzel kılacak kadar güzellik var Amasya’da.

Hatuniye Camii. Sonradan ilave sundurma bu camiye hiç uymamış, revakların çirkin bir şekilde kapalı alan haline getirilmesi caminin orijinalliğini bozmuş. Bir sonraki durağımız Sultan II. Beyazıt Camii 1485 de inşa edilmiş. Ruhumun nasıl bayram ettiğini anlatamam. Ulu çınarların gölgesinde toplanıyor cemaat yavaş yavaş. Birazdan ezanlar yükselecek dağın iki yamacına çarparak gökyüzüne. Nakış nakış işlenmiş şadırvanın buz gibi suyunda aldığım abdestle bütün yorgunluğum gidiyor. Ve ezanlar yükseliyor gökyüzüne, ruh dinginliği içinde kılıyoruz namazı. Gözümüz arkada ırmağın bir sağından bir solundan ilerliyoruz. Ah zaman, kendimizi sınırlayacak bir bahane buluyoruz her seferinde. Amasya yol üzeri yine geleceğiz sözüyle şehre veda ediyoruz ama gözümüz de gönlümüz de geride kalıyor. İçine aşk katılmış birkaç eser bir şehri sevmek için yeteli sanırım, ama Amasya’da fazlası var.
Tokat yollarındayız, Tokat yolları taşlı türküsü geliyor aklıma. Ve bu türkünün hikâyesini düşünerek yol alıyoruz. Bir kiraz tezgâhı, ama yanında kimse yok. Az sonra tezgâhın yanındaki kiraz bahçesinden çıkageliyor üretici amcamız. Orada üretiyor, burada pazarlıyor, arada bir çit var sadece. Ayaküstü kısa sohbet, terütaze kiraz, kütür kütür. Mümbit topraklar, bir yeşil örtünün içinden ilerliyoruz. Güzel köyler, dereler, uzun uzun kavaklar…

Yol üzerinde Mahperi Hatun Kervansarayına çok kısa bir ziyaret yapıyoruz. Güzel bir mekân, kırın ortasında umulmadık bir konumda. Yakınında bulunan mağaralara zaman darlığından gidemiyoruz. Bir ikindi vakti Tokat’tayız. Yakup Gür Hocam karşılıyor bizi. Tarihi Taşhan’da yorgunluk çayının ardından Yakup Hoca’nın mihmandarlığında 900 adımla 900 yıllık Tarihi Tokat yürüyüşümüze başlıyoruz. Hakikaten gezmesi kolay, yanınızda bir de mihmandarınız olursa daha da kolaylaşıyor. Tarihi hanlar, medreseler camiler. Tokat’tan çok âlim çıkmış. Fatih Camii haziresini ziyaret ederseniz buna şahit olursunuz. En son Emin Saraç Hocaefendiyi biliyoruz. Ulu Camii avlusundayız, ikindi ezanları başlıyor, o tarihi doku içerisinde ezanlar başka bir güzellik katıyor. Ulu Caminin manevi atmosferi içerisinde eda ediyoruz ikindi namazını. Tokat Kalesi yükseliyor caminin yanında. Gece Ünye’ de olacağız. Seri adımlarla yürüyoruz, yürürken bilgilendiriyor Yakup Hoca. Saat kulesi harika, kulenin içinde bir saatçi dükkânı. Ne güzel adres, … saatçi, saat kulesi Tokat. Yakup Hoca’yla vedalaşıp Tokat’a veda ediyoruz.

Dönekse Tepesi mevkiinden Niksar Ovası sanki bir denizi andırıyor. Akşam kızıllığı ovanın üzerinde, gerilerde Niksar, dağın eteğinde saklı bir hazine gibi duruyor. Niksar’a uğrayamayacağız bütün uyarılara rağmen. Tokat’a bir daha gelmemiz için bir sebebimiz olsun. Yüzen ovaya karşı bir ikindi çayı içip yola deva m ediyoruz. Ünye’ye doksan km gibi bir yolumuz var. Biz normal bir yol olarak hesap ediyoruz, acele etmiyoruz. Gün batıyor, gökyüzü kızıllaşıyor, ovaya akşam hüznü çöküyor. Düzlükler bitip yokuşlara sarıyoruz akşamın dinginliğinde. Uzunca bir tırmanışa geçiyoruz. Az kalsın yıldızlara ulaşacaktık. Niksar derin bir kuyunun dibinde kaldı sanki. Uzun bir tırmanışın sonunda zirvedeyiz. Bir süre düz devam ettikten sonra inişe geçiyoruz. İklim değişiyor, yağmur ve yoğun sis karşılıyor bizi, bir sis duvarına saplanıyoruz. El yordamıyla virajları uçurumları yoklayarak gökten iner gibi iniyoruz gecenin bir vakti. Virajların biri bitmeden biri başlıyor. Gece boyu neredeyse bir sis tünelinin içinde viraj dönüyoruz. Yol değil, viraj alıyoruz sürekli. Zaman zaman görüş mesafesi birkaç metreye düşüyor. Bir kuyunun dibine iner gibi iniyoruz ve gece yarısı Ünye’deyiz. Geç vakit yeğenimize misafir oluyoruz, misafirperverlikleri için bin teşekkür.
Sabah Ünye meydanında, o ulu çınarın altında, Ünye yazısının önünde, derin düşünceye dalmış birkaç Ünyeliyle oturuyoruz. Sonra sahile geçip Veysel ilhan Bey dostumuzun duruşmalarının bitmesini bekliyoruz. Duruşmalar bitip ortalık durulunca Veysel İlhan Bey dostumuz ve eşi hanımefendi sahilde karşılıyorlar bizi. Bu incelik için hanımefendiye ayrıca şükranlarımızı sunuyoruz. Evlendirme Konağının bahçesindeyiz, Ünye’de nikâhlar konakta kıyılıyor, genç çiftler birbirlerine kıymazlar inşallah. Halka genişliyor, “siz bildiklerinizle amel ederseniz, Allah bilmediklerinizi öğretir”, siz umduklarınızla görüşmek isterseniz, Allah ummadıklarınızla da görüştürür. Muammer Bilgiç beyle de görüşmeyi diliyordum. Bizi kırmadı sağ olsun.
Tanımadıkları bir kız çocuğun yüzünde doğuştan gelen bir rahatsızlığı tedavi ettirememenin rahatsızlığını, ıstırabını yaşayan insanlar. Bu kadar gamsız bir zamanda böyle dertli insanların var oluşu içimizi ısıtıyor. Mehmet Bey, Yusuf Bey halka genişliyor. Güzel bir sohbetin ardından dostumuz Veysel Bey bizi Ünye’nin meşhur çamlığına götürüyor. Karadeniz’in hırçın dalgaları kayalıkları dövüyor. Çamlık güzel, sahilde oluşan falezler ilginç, deniz dalgalı sohbet tatlı. Velhasıl Ünye güzel, güzel insanlarla daha da güzel Ünye.
Her şeyin bir sonu var, bu yolculukta bize ayrılan sürenin sonuna yaklaşıyoruz. İlhan ailesiyle vedalaşıp, Ünye’ye de veda ediyoruz. Ünye güzel bir sayfa olarak ekleniyor hikâyemize.
Çarşamba’da bulunan sekiz asırlık Göğceli Çivisiz Ahşap Camiyi daha evvel ziyaret etmiştik. Sekiz buçuk asırdır çivisiz ayakta duran cami daha önceki ziyaretimizde daha bakımlıydı. Camiye yerleştirilen klimalar hiç uygun düşmemiş. Sekiz buçuk asırlık ahşap camiye ben olsam klima koydurmazdım.
Neyse yola devam edelim, bari bu akşam köyümüze vasıl olalım.
Sürçülisan ettikse af ola, kalın sağlıcakla…



