Bir İdam Mahkûmunun Son Günü kitap özeti

Giriş
Fransız edebiyatının en önemli isimlerinden olan Victor Hugo, 1829’da idam cezasına karşı çıkmak amacıyla “Bir İdam Mahkûmunun Son Günü” kitabını kaleme almıştır. Yazar bu eserinde, güçlü bir empati duygusu ile idam cezası alan bir mahkûmun hayatının son gününde yaşadığı duyguları etkileyici bir anlatımla okuyucuya sunar.
Ölüm cezası alan suçlu, hücresinde cezasının infaz edileceği anı beklerken duygularını, geride bıraktığı küçük kızı için kaleme alır ve son ana kadar kurtulmak umuduyla saatleri sayar.
Kitap özetinden bölümler:
Tutsak
Tek bir düşünceyle yaşıyorum… Ölüm cezası… Sıradan bir insandım eskiden, şimdi ise tutsağım. Bedenim Bicêtre’de bir zindanda, zihnim ise bu düşünceye esir. Her anımı dolduruyor bu düşünce. Zihnim ondan kaçmak istiyor ama ne mümkün. Uyanıkken aklımda, uyuyorken rüyamda. Ölüm cezası…
Davam, üç gün önce güzel bir Ağustos sabahında görülmeye başlandı. İlk iki gece korkudan uyuyamamıştım fakat üçüncü gece yorgunluktan uyuyakaldım. Sanıyorum derin bir uykudaydım ve gardiyanın geldiğini duymadım. Gelip uyandırdı, “Seni bekliyorlar.” dedi. Yataktan doğrulduğumda bacaklarımın titremesinden ayakta durmakta zorlansam da sendeleyerek gardiyanın arkasından gittim. Kapıda bekleyen diğer gardiyanlar ellerimi kelepçeledi ve yürümeye başladık. İç avludan geçerken yüzüme çarpan serin hava beni biraz kendime getirdi.
Duruşma salonundan taşan uğultu içeri girmemle son buldu. Yerime yerleştim ve kararın okunacağı anı bekledim. Dava az sonra sona ereceği için hâkimler gayet rahat görünüyordu. Mahkeme başkanı ve yardımcısı arkalarında oturan kadınla neşeyle sohbet ediyorlardı. Durgun olanlar sadece jüri üyeleriydi ve durgunlukları muhtemelen bütün gece benim davam üzerinde çalışmaları yüzündendi. Karşıdaki pencereden güneş vuruyor, dışarıdaki insanların gülüşme sesleri geliyordu. Dışarıdaki güzel hava ve neşeli sesler özgürlüğü çağrıştırdı ve yeniden özgür olmayı umut ederek duruşmanın sonlanmasını bekledim. Avukatım geldiğinde ümitli olduğunu ve cinayette kasıt olduğunu reddedeceklerini bu yüzden ömür boyu kürek cezası ile kurtulabileceğimi söyledi. “Ümitli olduğunuz şey bu mu?” diye sorum sertçe. “Ömür boyu kürek cezası az bir ceza mı? Ölsem daha iyi!” Ancak tam o an, “Ölüm” dediğim an, ürperdim. Jüri üyeleri hakkımda böyle bir karar vermiş olabilirler miydi acaba? Ben bunları düşünürken mahkeme başkanı ayağa kalkmamı istedi. Benimle birlikte salondaki herkes kalktı. Kâtip aldığım cezayı okudu. Avukatım hafifletici nedenler sunarak az önce başıma gelmesinden korktuğum diğer cezayı talep ettiğinde, ben nefes alamıyordum sanki. Mahkeme heyeti dışarı çıkıp yeniden görüştü ama değişen bir şey olmadı.
Karar yeniden okundu: “Ölüm cezası!” Salondakiler de fısıltıyla birbirlerine söylediler kararı, “Ölüm cezası.”
Salondan çıkarılıp kapıda bekleyen arabaya bindirildiğimde hiçbir şeyin eskisi gibi görünmediğini fark ettim. Güneşin, çiçeklerin hatta gökyüzünün bile rengi solmuştu. Bana doğru bağıran birileri vardı: “İdam mahkûmu! Altı hafta sonra idam edilecek!”
Bir söz okumuştum bir kitapta, “İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdur.” Evet, böyleydi gerçekten. Peki, neden bu kadar etkilenmiştim? Hakkımda verilen karar açıklandığından beri şimdiden genç, yaşlı, çocuk birkaç kişi ölmüştür bile. Öleceğim günü bekleyenlerden bazıları belki de benden önce ölecek. Kaybedeceğim hayatımda üzülmeye değer ne var ki? Kürek cezası veya ölüm cezası! İkisi de birbirinden kötü!
Kâğıt, Kalem ve Mürekkep
Bindiğim araba beni yine Bicêtre’e getirdi. Uzaktan bakınca saraya benzeyen bu bina, tam bir viraneydi hâlbuki. Duvarlar cüzzamlı sanki… Gelir gelmez deli gömleği giydirdiler ve yemekte çatal ya da bıçak vermeyerek altı hafta sonra alacakları canımın şimdilik güvenliğini sağladılar. Kararın çıkması ile temyize başvurmuştum ve sonuçlanması için zaman vardı. Bu sürede hayatta kalıp idam edileceğim Gréve Meydanı’na çıkmamam gerekliydi. İlk günler kibar davrandılar bana ama diğer mahkûmlar gibi muamele görmem fazla sürmedi. Neyse ki genç ve uysal olduğum için deli gömleği giymekten çabuk kurtuldum ve diğer mahkûmlarla birlikte havalandırmaya çıkmaya da başladım. Pazar ayinlerinden sonra havalandırmada diğer mahkûmlarla sohbet etmek iyi oluyordu. Konuşmalar yalnızca nasıl suç işledikleri üzerineydi ama burada yapacağım daha iyi bir şey yoktu ki.
İstediğim üzerine kâğıt, kalem, mürekkep ve gece lambası verdiler. Son günlerimde yazarak kendimle sohbet etmeye karar vermiştim. Ne yazacağımı düşünmeden vermiştim yazma kararını. Bu soğuk, dört taş duvar arasında tutsakken ve ufku göremezken aklımdan işlediğim suç ve ölüm cezası dışında bir şey geçmezken ne yazabilirdim ki?
Evet, etrafımda yazacak hiçbir şey yoktu ama içimde kopan büyük fırtınayı yazabilirdim. Herkes tarafından yüzüstü bırakılmışken hissettiğim duyguları yazabilirdim. Korkumu yazarak ıstırabımı azaltmayı deneyebilirdim. Belki boşa da gitmez yazdıklarım. Can çekişen bir düşüncenin tutanağı olacak yazdıklarım, belki birileri ondan ders çıkaracak. Hatta bir gün yayımlanacak, daha önce düşünülmeyen şeylerin düşünülmesine vesile olacak. Neden olmasın?
Kaç günüm kaldığını hesap ederek başlayayım yazmaya. Karar verildikten sonra temyize başvurmam için gereken üç günlük süre geçti, evraklarım bakanın odasında on beş gün bekledi, giyotin sırasında yanlışlık olmaması için dikkat edilen on beş gün de geçti, kararın cellada gönderilmesi… Aman Tanrım! Nerdeyse altı hafta olmuş!
Sadece giyotin masrafımı karşılayacak kadar mal varlığım var ama yine de yazdım vasiyetnamemi. Geride annemi, karımı ve üç yaşındaki kızımı bırakıyorum. Bir yıldır görmediğim kızımı. Belki ben haklı yere cezalandırılmıştım ama benimle beraber bu üç masum kadın da cezalandırılmıştı. Altmış dört yaşındaki annem için endişelenmiyorum, haberimi alınca ya ölecek ya da ölmek için az zamanı kalacak. Karım için de endişelenmiyorum çünkü zaten sağlıksız, haberi aldığında delirmezse o da ölecek. Ama kızım, masum çocuğum, her zaman gülen ve şarkılar söyleyen küçük Marie’m ne olacak? Sadece onu düşünerek kaygılanıyorum.
Sekiz metrekarelik bir hücredeyim. Taştan dört duvar. Sağ tarafta mahkûmun uyuması için saman yığını konulmuş bir girinti var. Tavandan örümcek ağları sarkıyor. Pencere veya hava deliği yok. Kapıdaki haçın ortasında bir avuç büyüklüğünde bir açıklık var ama gardiyan genellikle orayı da kapatıyor. Kapatmadığı zamanlarda, ışığı görebiliyorum oradan. Dışarıdaki duvarın üzerini ve karşıdaki uzun koridoru görebiliyorum. Hücremin kapısında gece gündüz nöbetçi var ve gözümü ne zaman o açıklıktan dışarı diksem, onunla göz göze geliyorum.
Fenerimle duvarlara bakıyorum. Her mahkûm bir iz bırakıp çıkmış sanki. Kimi adını yazmış kimi semboller çizmiş. İki tane kalp çizmiş birisi, üzerine de “Sonsuza kadar aşk” yazmış. Merak ediyorum, acaba çok sürebildi mi aşkı? Duvarın başka bir köşesinde gördüğüm şekil daha fazla bakmamı engelliyor; sanki benim için hazırlanmış bir giyotin sehpası! Ürperiyorum sehpa resmini görünce. Saman yığınıma oturuyorum.
Kürek Mahkûmları
Korkunç bir gürültü duydum birkaç gün önce. Ağır kapılar açılıp kapandı, sürgüler çekildi, merdivenler titredi. Yan hücrelerdeki kürek mahkûmlarının neşeli sesleri geliyordu. Bicêtre’de bayram havası vardı sanki. Koridorda zindancılar birbirlerine bir şeyler söylüyorlardı. Ne olduğunu bilmeyen bir tek ben varım herhâlde diye düşünerek neler olduğunu kapımdan geçen zindancıya sordum. “Toulon’a gidecek kürek mahkûmları zincirlenecek, onlar için hazırlık yapılıyor. İstersen izleyebilirsin.” dedi. Yalnız kalmaktan daha kötü değildir, diyerek izlemek istedim. Olanları görebileceğim bir hücreye aldı beni. Başka hücrelerde başka izleyiciler de vardı. Belki bir gün kendi başlarına da gelecek bu gösteriyi izlemeye pek hevesliydi herkes.
Saat on ikiyi çalınca bir araba girdi avluya. İçinden üniformalı asker bozuntuları indi. Kürek mahkûmları ve zincirler görününce deminden beri sessiz duran izleyiciler şarkılar söylemeye, tehditler savurmaya ve naralar atmaya başladılar. Gözlerinden ateşler çıkıyordu sanki. Külün içinden beliren kıvılcımlar beni dehşete düşürdü.
Askerler işlerini yapmaya başladılar. Zincirleri, halkaları, bez pantolonları arabalardan indirdiler. Kendileri için hazırlık yapılan kürek mahkûmlarının gürültülü kahkahaları ile izleyicilerin alaycı alkışları birbirine karışıyordu. Hazırlıklar tamamlanınca kürek mahkûmlarını avluya getirdiler. Bazıları geçerken izleyiciler büyük coşku gösterdi. Hem kürek mahkûmlarında hem de kürek mahkûmu adaylarında böylesine bir neşe görmek çok ürkütücüydü.
Muayene edildi kürek mahkûmları. Bazı mahkûmlar çeşitli rahatsızlıklarını bahane ederek kürek cezasına uygun olmadıklarını söylüyorlardı ama aldıkları cezaya boyun eğmek zorunda kalıyorlardı. Mahkûmların tamamı muayene edildikten sonra çadır bezinden gömlek, ceket ve pantolon olan kıyafetleri verildi. Herkesin gözünün önünde çırılçıplak kalıp onları giyecekleri sırada şiddetli bir yağmur başladı. Bir anda avluda gardiyanlar ve mahkûmlar dışında kimse kalmadı. Bütün askerler kapalı yerlere sığınmışlardı. Yağmurun altında kalan mahkûmlar, zangır zangır titrediler ve bedenleri moraracak kadar ıslandı. O hâlde prangaya vurulunca kedere kapıldılar ama yeniden güneş belirince mahkûmların neşesi geri geldi. Bağırarak, kahkahalarla, alaycı çığlıklarla kürek şarkıları söylediler. Öfkeli alkışlar çalarak çılgınca dans ettiler. Prangaya vuruldukları için özgür olmuşlardı sanki. Bu hâlleri karşısında benimse gözlerim yaşarmıştı.
Birileri benim olduğum yöne doğru dönüp “İdam mahkûmu!” diye bağırdı aniden. Parmakla birbirlerine gösteriyorlardı beni. “İdam mahkûmu!” Taş kesildim âdeta. Demek tanıyorlardı beni. İçlerinden birinin “Kafası koparılacağı için çok mutlu olmalı.” dediğini duydum. İçimden geçenleri anlatacak kelime bulamıyorum. Donup kaldım pencerede. Bir süre sonra da bayıldım.
Gece yarısı kendime geldiğimde yanımda sıralanmış yatakları görünce revirde olduğumu anladım. Daha önce olsa bu sert çarşaflı yatakta olmaktan tiksinti duyardım ama şimdi burada yatıyor olmanın tadını çıkarırcasına yeniden uyudum. Gün ağarırken yeniden o büyük gürültüyle uyandım ve ne olduğunu anlamak için dışarı baktım. Kürek mahkûmları, üstü açık arabalara doldurulmuş götürülüyordu. Yağmurdan ıslanmışlardı yine. Elbiseleri üzerlerine yapışmış, renkleri morarmış bir hâlde yirmi beş gün sürecek yolculuklarına doğru hareket ettiler.
Sonuç
Cezanın açıklanacağı anı beklerken kürek cezası almanın ölümden de kötü olduğunu düşünen bir suçlu, ölüm cezası alır ve zaman hızla ilerlemeye başlar. Önce kaçıp kurtulmayı hayal eder, sonra kürek mahkûmu olmayı. Ancak umutları boşa çıkar ve cezası infaz edilmek üzere hazırlıklar yapılır. Ölüme doğru gittiği son günkü duygularını kaleme alan mahkûm, kendisinden kızına bir hatıra kalmasını ister.
Fransız edebiyatının büyük ismi Victor Hugo’nun kaleme aldığı bu eseri okurken ölümüne birkaç saat kalan bir mahkûmun neredeyse hissedebileceği tüm duygulara tanık olacaksınız.
Devamını okumak ve dinlemek için HAP KİTAP uygulamasını indirebilirsiniz.





