Kan bağı değil gönül bağı: Ensar ve Muhacirler

Kan bağı mı gönül bağı mı?
İlk olarak kan bağına dayalı olan ilişkilerimizi gözden geçirelim; annemiz, babamız, kardeşlerimiz ve akrabalarımız… Bu bağla bağlandığımız kişiler en yakınlarımızdır ve onlara verdiğimiz değerde en üst düzeydedir. Toplumda ve zihinlerimizde bu şekilde bir algı var. Peki, bu algı olarak ifade ettiğimiz durum bir yanılsama mıdır yoksa genel geçer bir durum mudur? Ya da hakikat payı var mıdır? Bu soruyu gündem etme sebebimin cevabı başlıkta yer alıyor esasında. Peygamberlerin yaşadığı durumlar neticesinde Rabbimiz bize kan bağının bir geçerliliğinin olmadığını söylüyor. İbrahim (Aleyhis selam) ve babası, Nuh (Aleyhis selam) ve oğlu gibi can alıcı kıssalarla Allah bizlere kan bağının sanılanın ötesinde en yakın bağ olmadığını anlatıyor. Peki, Kur’an-ı Kerim kan bağına dayalı ilişkileri nasıl ele alıyor hiç düşündük mü? Bu konuda en kuvvetli örnek Nuh (Aleyhis selam) ve oğlu arasında geçen hadisedir.
Kan bağının en hüzünlü örneği: Nuh (a.s.) ve oğlu
Saffat Suresi 76-77. ayetlerde Nuh (Aleyhis selam) ve ailesinin o büyük felaketten kurtarıldığı ve yalnızca Nuh’un (Aleyhis selam) soyunun kalıcı kılındığı ifade edilmiştir. Ayette lafzî olarak geçen ehil kelimesi, kişinin kan bağına veya evlilikle oluşan bağa dayalı ailesi anlamındadır. Nuh’un (Aleyhis selam) ailesinin kurtarıldığı ifade edilmekle beraber Hud suresi 42-43. ayetlerde Nuh (Aleyhis selam) ve oğlu arasında geçen şu konuşma tasvir edilir:
“Derken gemi onları, dağlar gibi dalgalar arasında götürmeye başladı. Nuh uzak duran oğluna, ‘Haydi yavrum gel, sen de bizimle birlikte gemiye bin, kâfirlerle beraber olma!’ diye seslendi.
Oğlu, ‘Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım’ diye cevap verdi. Nuh dedi ki: 2Bugün Allah’ın hükmünden ancak O’nun esirgedikleri kurtulacaktır’ derken aralarına dalga giriverdi, böylece o da boğulanlardan oldu.”
Yukarıdaki ayetlerde geçtiği gibi Allah, Nuh’un (Aleyhis selam) ailesinin tufandan kurtulacağını vadetmiştir lakin oğlu tufanda boğulanlardan olmuştur. İnsanın kendi sulbünden olan oğlu onun ailesinden değil midir diye bir soru soracak olursak bunun da cevabını Allah vermektedir:
“Nuh Rabbine şöyle seslendi: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vaadin elbette haktır. Sen hâkimlerin en adilisin’ dedi.
Allah buyurdu ki: ‘Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı iyi olmayan bir iştir. Sakın hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi benden isteme! Ben cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.’”
Kan bağının en hüzünlü örneği bu ayete dayanmaktadır. Bir babanın oğlu sular altındayken çaresizce Rabbine yakarışı… Allah oğlunun onun ailesinden olmadığını vurgulayarak cahillerden olmaması için Peygamberini uyarmaktadır. Nuh (Aleyhis selam) Hud 47. ayette Rabbine tövbe ederek bu sualini geri çekmiştir.
Naçizane kıssadan hisse; her kan bağı senden değildir. Gerçek bağ Allah’ın bizler arasında kurduğu bağlardır. Eğer şartlar olgunlaşmamışsa gönül bağıyla bağlandığımız kişiler kan bağıyla bağlandığımız kişilerden önce gelebiliyor.
Şimdi de İslâm tarihinde kardeşlik bağının en güzide örneği olan ensar-muhacir kardeşliğine bakalım.
Kardeşlik bağının en güzide örneği: Ensar-Muhacir kardeşliği
Arapça uhuvve kökünden türeyen muahat kelimesi “biriyle kardeş olmak, birini kardeş edinmek” anlamlarına gelmektedir. Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine’ye hicretin akabinde çeşitli icraatlar yapmıştır. Bunların en önemlisi ensarla muhacirin kardeşliği meselesidir.
Muahat, İslâm toplumunda birlik beraberliği güçlendirmiş, yuvalarından ayrı düşen muhacirlerin yalnızlığını, mahzunluğunu gidererek onların Medine’ye ve Medinelilere ısınmalarını kolaylaştırmıştır. “Kimi ruhlar evvelden aşinadır birbirine.” denilir ya Müslümanlar arasında da o aşinalık vardır sanki. Ensar-Muhacir, kan bağından öte sımsıkı bir bağla birbirlerine her anlamda destek olup Medine’de İslâm devletinin temellerini atmışlardır.
Ensar-muhacir kardeşliği sadece manevi bir bağ olmanın ötesinde birbirlerine maddi anlamda da sahip çıkmışlardır. Öyle ki, ensarın muahat vasıtasıyla muhacirlere karşı yardımları Müslümanların Medine’nin iktisadî hayatında söz sahibi olmasına vesile olmuştur. Muhacirler kanalıyla kurulan Müslüman pazarlarında İslâm’ın ekonomik ve ticarî hayatında ilerlemeler olmuştur.
Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine’de başlattığı ensar-muhacir kardeşliği o dönemle başlayıp son mu bulmuştur? Asla. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ensar-muhacir kardeş örnekliğini bizlere miras bırakmıştır.
Bizlere düşen zamanımızın ensarı olabilmektir. Şayet muhacir konumundaysak da diğer ensar kardeşlerimizle muahatlaşabilmektir. Bu zihniyetin yerleşebilmesinin yegâne temeli gönüllerimizdeki bağ ve sevgidir. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” diyen bir Peygamberin ümmeti olarak “Muhacirlere karşı ensar olmayan da bizden değildir.” diyebiliriz.
Nasıl bir Ensarlık?
Ensar olalım diyoruz ama akıllarda bir soru: Nasıl bir ensar? Ensar olmanın da bir kuralı ve adabı vardır. İncitmeden, kırmadan, elimizdeki her şeyi seferber ederek… Riyaya kapılmadan, hırslanmadan, öfkelenmeden… Âlemlere rahmet Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ahlâkıyla ahlâklanmış bir ensar olabilmek duasıyla…
Zehra Akkuzu, İstanbul Üniversitesi
TEFSİR ANABİLİM DALI
Hüma dergisi, Sayı: 21



