Kültür - Sanat

Adem Özköse: Şu an en büyük direnişimiz küresel dayatmaya ve tek tipleşmeye karşı olmalı

“Yoldaki Seyyah” olarak tanıdığımız Adem Özköse sizce kimdir? Kendinizi kısaca nasıl tanımlarsınız?

Bu soru kolay bir soru değil. İnsan kronolojik olarak kendini anlatır ama lakin bu insanın kim olduğunu tam olarak karşılamaz. Şurada doğdum, bu okulları okudum ve şu an bu mesleği yapıyorum gibi ifadeler insanı karşılamaz. Arayışları vardır, hayalleri vardır. İnsan bunlarla birlikte aslında kendisi olur. Kim olduğumuzu anlatmak açısından şunları söyleyebilirim. 1978 doğumlu, Samsun Çarşambalıyım. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunuyum. Birçok savaş ve kriz bölgesinde gazetecilik yaptım. Ayrıca belgeseller çektim ve kitaplar yazmaya devam ediyorum. Beş çocuk babasıyım. Kitap okumayı, yolculuk yapmayı seviyorum. Bir de gençlerle birlikte bir şeyler yapmayı çok seviyorum. “Muştu Gençlik” isminde bir gençlik çalışmamız var. Arkadaşlarla birlikte burada okumaya, öğrenmeye, ufkumuzu geliştirmeye çalışıyoruz. Ben kendimi yolda olan bir insan olarak görüyorum. Arayışı devam eden, soruları devam eden, cevaplanması devam eden bir insan olarak görüyorum. Yolda olma duygusunu ise hiçbir zaman yitirmemesi gerektiğini düşünüyorum. Son nefese kadar yolda olmak, yolu bırakmamak, terk etmemek, pes etmemek bunların bir insan için ve iyi bir hayat için zaruri olduğunu düşünüyorum. Konferanslara giderek Türkiye’nin dört bir yanından gençlerle bir araya geliyorum. Sevdiğim şeyleri yapmayı seviyorum.

Üniversitede Gazetecilik Bölümü’nü seçmenizde etkili olan bir olay/durum olmuş muydu? Bu alanda uzmanlaşmamış olmasaydınız hangi alanı seçerdiniz?

Ben gazeteciliğe en temelde sıkıntı çeken, zulme uğrayan ve mazlum durumda olan insanların sesini duyurmak için başladım. İslâm dünyasının konuşulduğu bir çevrede büyüdüm. Böyle bir çevrede yetişmek bende bir mesuliyet duygusu da uyandırdı. “O İnsanlar için ne yapabilirim?” Bu mesuliyet duygusunu önemsiyorum ve bu duyguyu kaybetmememiz gerektiğini düşünüyorum.

Hayat tercihlerden ve o tercihlerin bize yüklemiş olduğu sorumluluklardan ibarettir. Bu anlamda insan ailesine ve çevresine karşı nasıl sorumluysa büyük ailemiz olan ümmete karşıda sorumludur. Gazeteciliğe en temelde bu sorumluluğu yerine getirmek için başladım. Hâlâ daha böyle kitaplar yazıyorsam birtakım uğraşlar içerisindeysem bu sorumluluğun çok büyük bir etkisi vardır. Bütün uğraşlarımın, bütün çabalarımın arkasındaki motivasyon aslında biraz da bu sorumluluktur diyebilirim.

Gazeteciliğe bulaşmasaydım yollarda olmak, gezmek isterdim. Yollarda geçen bir hayatta yaşamayı tercih ederdim. Şimdi de geziyorum lakin hep yollarda geçen bir hayat bana son derece güzel geliyor. Yol gerçekten beni mutlu eden, bambaşka âlemlere götüren bir deneyim.

Gazetecilik olmasaydı hayatımın bir tarafında bahsettiğimiz sorumluluğu farklı yöntemlerle nasıl yerine getirebilirim bunun çabası içinde olurdum. Örneğin seyahat ederken salt seyahat değil de İslâm dünyasını gezmek ve buralarla ilgili eserler vermek gibi bir uğraşım olurdu diye düşünüyorum. Ayrıca hayatın çok hafife alındığı bir macera olduğunu düşünmüyorum. Hayata anlam katan şeyler var. Hayata anlam katan sorumluluklarımız var. Kısacası ne yaparsak yapalım bu sorumluluk bakış açısını kaybetmememiz gerektiğini düşünüyorum.

Hayatınızda etkisini derinden hissettiğiniz birisi/birileri var mıydı? Hangi yönleriyle sizi etkilemişlerdi?

Lise yıllarımda ailemden ve çevremden çok etkilendiğim zamanlardır. O dönemde Refah Partisi kültürel yapısı olan bir partiydi. İslâm dünyasının çok yoğun bir şekilde konuşulan ortamı bulunuyordu. Beni etkileyen ortam o olmuştu.

Daha sonrasında ise kitaplar çok etkiledi. İstanbul’a geldiğim vakit pek kıymetli isimlerle tanıştım. Onların ümmete verdiği değer, coğrafyalarımıza verdiği değer beni çok etkilemiştir. Şimdilerde Doğu Türkistan ile ilgili bir çalışma yapıyorum. İlk defa da burada ifade etmiş oldum. Esir durumda olan Müslüman Türkleri anlatan bir çalışmadır. Dünyaya yaklaşımımda, sınırları aşmamda etkilendiğim şahıslar var. Şuan bu etki şahıslarla birlikte kitaplarla da devam ediyor.

Beş evlat babası olarak yoğun çalışma temposu içerisinde evlatlarınız ile iletişim dengesini nasıl kuruyorsunuz?

Yolculuklarımı ve uğraşlarımı gerek eşim gerek çocuklarım başından beri yük olarak görmüyorlar. Aile hayatımızda, çocuklarım ve eşim ile olan ilişkimde bu uğraşlar anlamlı uğraşlar. Anlamlı uğraşlar olduğu için sorun teşkil etmiyor. Bu uğraşlar hayatımızda olmasa daha da sorun olurdu diye düşünüyorum. Biz en temelde anlamlı bir hayatın peşindeyiz. Anlamlı bir hayat içinde koşturmak ve çabalamak gerekiyor. Çabanın olmadığı, mücadelenin olmadığı bir hayat zannedersem ailemin fertlerine de çok anlamlı gelmezdi diye düşünüyorum.

Hepimiz çok yoğun seküler bir bombardımana maruz kalıyoruz. Bundan çocuklarımızda biz de etkileniyoruz. Netice itibari ile Müslümanların kurdukları bir dünyada değil sekülerizmin merkezi bir dünyada yaşıyoruz. Sosyal medyası, dijital platformları var. Bir şekilde hepimizi etkiliyorlar. Aile olmanın sıcaklığını, aile olmanın mutluluğunu hiç bir şeyle değişmemeliyiz. Bir arada olmak bir araya gelmek çok anlamlıdır. Birlikte yemek yemek, birlikte bir şeyler yapmak hepimize çok büyük zevk veriyor. Ciddi, gayri ciddi bir babadan ziyade orta yolu tutturmaya çalışıyorum. Ve aramızda güzel bir ilişki olduğunu da düşünüyorum.

Bir söyleşinizde “İyi bir seyyah şehirlerle irtibat kurmasını bilmeli.” demiştiniz. Şehirler ile irtibat nasıl kurulur?

Biz Müslümanlar olarak âlemdeki her şeyin ruhunun olduğunu düşünüyoruz. Çiçekler, dağlar… Hepsinin bir anlamı var. Tabiat ele geçirilmesi gereken, boyun eğdirilmesi gereken bir şey değildir. Tabiat bütünleştirilmesi, izlenmesi gereken, sesinin ve ruhunun hissedilmesi gerekendir. Şehirlerinde bir ruhu var. Bir şehre gittiğimizde bambaşka bir hâletiruhiyeye bürünürüz. Bir İslâm şehrine gittiğimizde bambaşka şeyler hissederiz. Aslında ikisi de şehirdir ama ikisi de sahip oldukları hafıza ve ruhtan dolayı bizde bambaşka duygular meydana getirirler.

Şehirlerin sahip oldukları hafızalardan dolayı bir ruhlarının olduğunu düşünüyorum. Mesela bir Özbekistan’a gittiğimde bir Semerkant Buhara’yı gezdiğimde Kurtuba sokaklarında dolaştığımda Şam’da “Ben şunu hissettim.” diyorum. Buralarda daha önce yaşamışım, buranın sokaklarında daha önce yürümüşüm, buralarla bir tanışıklığımız var… Hiç yabancı gelmiyorlar.

Kısacası o şehirlerin dilini, ruhunu ve hafızasını hissediyorum. Bir Batı şehrinde bunu hissetmiyorum çünkü bambaşka bir hafızadan, bambaşka bir tarihsel süreçten geliyorlar. Bu manada insan kalbini, kulağını ve kendini açarsa şehirlere yoğunlaşırsa onların dilini keşfeder. Şehirlerdeki musikiyi hisseder.

Ümmet coğrafyası olmak üzere pek çok coğrafyada bulundunuz. Sizi en çok etkileyen yer neresi? Orada unutamadığınız, sizi çok etkileyen bir anınız var ise bizimle paylaşır mısınız?

Gazze’den çok etkilenmiştim. Beni etkileyen nokta ise insanların direnişi, mücadelesi ve pes etmemeleri olmuştu. Gazzeli bir kız çocuğunun fotoğraf makinemi silah zannetmesi benim için unutulmaz bir andır. Aynı zamanda Endülüs’ten çok etkilenmiştim. Orada çok üst bir medeniyet bulunuyor. Ve bu medeniyet bugünkü yaşadığımız çağdan çok önce kurulmuş bir medeniyettir. El Hamra Sarayı, Kurtuba’nın sokakları…

Semerkant, Buhara, Give, Türkistan coğrafyasındaki şehirlerde çok etkilendiğim şehirlerin arasındadır. Balkanları da çok seviyorum. Üsküp, Saraybosna’nın yeri benim için çok ayrıdır. Kısacası bütün İslâm coğrafyasının her bir köşesinin tam bir manası vardır.

Tatil kelimesinin köküne baktığımızda “Atalet”ten geldiğini görüyoruz. Atalet ise boşluk, hareketsizlik anlamlarına gelmektedir. Sizce bir Müslümanın tatili nasıl olmalıdır?

Tatil meselesine çok inanan bir insan değilim. Tatil kelimesi de bana çok soğuk geliyor. İnsan meşgul oldukça hedefleri oldukça ve bu hedeflere ulaşmaya çaba gösterdikçe mutlu olan bir varlıktır. Atalet içerisinde olmak, günleri bu şekilde geçirmek asla insanın ruhunu tamir edecek insanın ruhuna iyi gelecek bir şey değildir. Bundan dolayı modern dönemdeki tatil anlayışını çok doğru bulmuyorum. Pek çok sorumluluklarımız var, koşturmamız ve uğraşmamız gerekiyor. İnsana tatilden ziyade koşturmanın ve uğraşmanın daha iyi geleceğini düşünüyorum.

Elbette ruhumuzu ve kafamızı dinleyeceğimiz zamanlar olmalı fakat bugünkü gibi çok büyük bir alan olarak görmemeliyiz. Tatil nasıl geçirilebilir merak ediyorlar. Genç arkadaşlar birçok şehir, birçok ülkeye vizesiz, uğraşmadan gidebilir. Pasaport almadan da gezebilecekleri birçok ülke var. Gezmek lazım. En güzel tatil bence yolda geçen tatildir. Çünkü yolculuklar size çok şey öğretir çok şey kazandırır çok da iyi gelir. Bir tatil kasabasına gidip vakit geçirmektense bence yolda olmak en güzel tatildir. İnsana faydası bu şekilde oluyor diğer türlü bir tatil köyünün faydası olmaz. Zaten bıkarsınız. Kısacası tatil meselesine bakışımızı değiştirmemiz lazım. Bu dönemde bize bir dayatma yapılıyor. Kavramlar üzerinden bir dünya oluşturuluyor ve bu dünya size dayatılıyor. Tatil şöyle olmalıdır, böyle tatil yapmalıdır. Giyim kuşam da aynı dayatmaya maruz kalıyor. Katıldığım bir mezuniyet programı beni çok şaşırtmıştı. Programdan sonra müdürle ve öğretmenlerle konuştuk. Dini birtakım hassasiyetlerle kurulan bir yer ama bize ait hiç bir şey yoktu. Bir öğretmen “Biz de çevrenin, popüler kültürün etkisi altında kalıyoruz.” demişti.

Şu an en büyük direnişimiz küresel dayatmaya ve tek tipleşmemize karşı olmalı. Modern düşünce, kapitalist dünya kavramlara verdiği anlamın herkes tarafından kabul edilmesini istiyor. En büyük direnişçi buna karşı koyabilen yeri geldiği zaman “hayır” diyebilendir. Bizi biz yapan farklılıkları yaşatabilen insanlar da direnişçidir. Atalete dayanan bir tatil anlayışı bizim ne inancımızda var ne de yaşamımızda olmalı.

Yazdığınız eserleriniz arasından sadece bir çalışma seçecek olsanız “İyi ki yazdım!” dediğiniz eseriniz hangisi olurdu?

“Esir” olurdu. Suriye’de yaşadıklarımı anlattığım bir kitaptır. Orada çok maceralı, çok serüvenli aynı zamanda acı şeylerde yaşadık. Esir’de yaşadıklarımı iyi bir şekilde anlattığımı düşünüyorum. Okurlar da fazlasıyla etkileniyorlar.

Cennete Otostop 1 ve 2’de çok insanın hayatına dokunmuştur. Bu bağlamda benim içinde çok iyi bir yatırım oldu, onu da iyi ki yazmışım. Kitaplarımı hissederek yazarım. Aralarından en çok etkilendiğim “Esir”dir.

Kitaplarınızın Özbekçe, Makedonca gibi dillere çevrilmesini nasıl görüyorsunuz?

Arnavutçaya çevrildi, Balkan ülkelerinde kitaplarım yayında. Almanca, İngilizce, Azeri Türkçesine, Felemenkçeye çevrildi. Beni mutlu eden heyecanlandıran bir şey var. Bir zamanlar heyecanla gezdiğim ülkelerde şu an cümlelerim, kelimelerim geziyor yolculuk yapıyor. Arnavutluk’a gittim, kitaplar ile ilgili konuşma yapmak için beni dinlemeye Katoliklerde gelmişler hem de kitaplarımı okuyarak gelmişler. Onlara konuşma yaptım. Farklı bambaşka bir coğrafyadan dillerini bilmediğim gençler gelmişti. Bir yazar için gerçekten çok heyecan verici. İnşallah farklı dillere çevrilmesi devam edecektir.

Bize “Muştu Gençlik”ten biraz bahseder misiniz?

Muştu Gençlik olarak büyük bir çalışmadan ziyade mütevazı bir çalışma olmasını istiyoruz. Muştu Gençlik bizim için bir okul. Bilgi okulu, fikir okulu, bakış açısı okulu, hayatı anlamlandırma okulu ve genç kalma okulu…

Genç arkadaşlarla kitap okuyoruz. Onlar ile iyi kitaplar, iyi yazarlar, iyi düşünceler ve iyi sanatçılar arasında bir köprü olmaya çalışıyoruz. En temelde hedeflerimiz arasında bir kimlik ve bir ufuk sahibi olmak, birlikte konuşmak ve birlikte tartışmak yer alıyor. İstanbul’da Üsküdar merkezli bir çalışmadır. Uzun yıllardır her pazar sabahları 10 ve 12 arası genç arkadaşlarla bir araya geliyoruz. Hep birlikte geziler ve yolculuklar yapıyoruz. Bana çok zevkli gelen bir ortam diyebilirim. Bizimle takılan pek çok arkadaşta seyahat merakı oluşuyor ve yola düşüyor. Bu arkadaşlar sadece seyyah değil okuyan, okuduklarına cevap arayan insanlar oluyorlar. Arkadaşlar arasında Müslüman entelektüeller inşallah çıkar. Zevk aldığımız bir ortam Allah’a hamd olsun.

“Cesareti olmayan insan yaşayamaz.” sözünüzden ilham alan Müslüman gençlere neler tavsiye edersiniz?

Cesur insanların hikâyeleri olur hayatta veya hikâyeyi yazarlar. Geri kalanlar onların hikâyelerini okurlar. Bütün hayat cesur olan insanların hikâyeleri ile doludur. Buradaki cesaretten kastımız atılım yapma cesaretidir. Bilgi de bir öğrenme cesaretidir, yolculukta…

Kapıyı, eşiğini aşmanın cesaretidir. Bu bağlamda hayat yazılan hikâyelerle güzelleşir. Ve bunlarla anlam kazanır çünkü hayat baştan sona aslında bir hikâyedir. Hepimiz bu hayatın içerisinde kendi hikâyelerimizi yazarız. Bir hikâyemiz olmalı, hikâyenizin olması için de cesarete sahip olmamız gerekir.

Sizleri motive eden kendinize sürekli hatırlattığınız bir ayet/hadis?

Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır.

Görmeden, ölmeyi istemeyeceğiniz bir yer var mı?

Kudüs’ü hiç görmedim orayı görmek istiyorum.

Sizce seyyahlığın rengi nedir?

Turkuaz mavisi.

Bir mikrofon verilse ve herkes sizi duyacak olsa ne söylerdiniz?

İnsanlara “Birbirinizi anlayın birbirinize kavga etmeyin.” derdim.

Aynı dönemde yaşamak isteyeceğiniz bir âlim şahsiyet?

Ebu Hanife

Hüma dergisi, Sayı: 22

Röportaj: İkra Harmancı

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu