Kültür - Sanat

Mesnevi ve Risale-i Nur: Yazıldı mı, Yazdırıldı mı?

Hümanur Hocam, bugün sizinle önemli bir konuyu konuşacağız. Son dönemde neredeyse tüm mesaisini gelenekte muteber kabul edilen âlimleri eleştiriye hasretmiş kişiler türedi. Özellikle iki kitapla ilgili “yazdırıldı”, “yazdırılmadı”, “bize niye yazdırılmıyor” gibi tartışmalar yapılıyor. Dilerseniz, Bediüzzaman ve Risale-i Nur ile başlayalım.

Said Nursi, nâm-ı diğer Bediüzzaman… İslâm âleminin hem madden hem manen işgale uğradığı bir zamanda yaşamış, ömrünü harp meydanlarında, hapishanelerde ve sürgünlerde geçirmiş mazlumiyet numunesi bir şefkat kahramanı… Eserlerinin tesiri çağının ötesine geçmiş, tüm himmetini insanlığın imanını kurtarma davasına sarfetmiş örnek bir mücahid… Maalesef, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, bırakın kitaplarını, tarih boyunca birçok kişinin adı “Bediüzzaman” olmasına rağmen bu bile eleştiri konusu yapılabiliyor.

Haklısınız, Mevlânâ ismi de aynı biçimde eleştiri oklarını üzerine çekiyor. Biraz da isimlerden vuralım anlayışı var, bazı “İslam oğlu” hocalarda.

Eleştirilerin bu düzeye inmiş olması üzüntü verici. Bu isimlerin anlamına ayrıca temas edebiliriz, ancak ben merak edenlere Muhammed Emin Yıldırım’ın bu konudaki güzel makalesini (https://www.siyertv.com/bedi-ve-mevlana-isimleri-beser-icin-kullanilabilir-mi/) okumalarını tavsiye ederim.

Said Nursi’nin en büyük meyvesi de herhalde ölümünün hayatından ziyade dine hizmet etmesini sağlayan eserleri olsa gerek. Eserlerinin farklı yerlerinde Demek ihtiyaç var ki öyle yazdırıldı.” , “Daha var; fakat şimdi bu kadar yazdırıldı.” , “…diye kalbe ihtar edildi” “Birden ihtar edildi ki:…” gibi birçok ifadelere yer veriyor. Bunlar İslami açıdan tehlikeli ifadeler değil mi? Rabbimiz tarafından iletilen son mesaj Kur’an değil midir?

Öncelikle vahiy ve ilham kavramlarını netleştirmekte yarar var. Rabbimiz tüm yarattığı varlıklarla derecesine göre konuşuyor. Vahiy kelime kökeni olarak, “süratli bir tarzda ve gizlice işaret etmek, söylemek” anlamına gelir. Kur’an-ı Kerîm’de vahyetme fiili, peygamberlerin yanı sıra Hz. Musa’nın annesi ve havarilerde olduğu gibi insanlara, meleklere, arılara, göklere ve yeryüzüne yönelik olarak da kullanılmıştır. Hatta bazı ayetlerde, şeytanın kendi dostları olan insan ve cinlere, peygamberlerle müminlere düşmanlık etmeleri için gizlice telkinde bulunmasını da ifade eder. İlhama gelirsek, “(yumuşak bir lokmanın bir anda yutulması gibi birisine bir şeyi) yutturmak” demektir. Bilginin, başkaca bilgi kaynakları kullanılmadan insanın kalbinde aniden ortaya çıkmasını ifade eder. İlhamın gerçekliği âlimlerce de kabul edilmiştir.

İslâm âlimleri, “Allah’ın bir emri, bir hükmü veya bilgiyi peygamberine gizli olarak bildirmesi” anlamındaki iletişim için “vahiy” kavramını kullanmış, Rabbimizin havârîlere, “Bana ve peygamberime iman edin” diye vahy etmesini veya Hz. Musa’nın annesine onu emzirmesini vahyetmesini ise “ilham” kavramı altında değerlendirmişlerdir. Peygamberimizin bir hadisinde, “Sizden önceki ümmetler içinde muhaddesûn (ilham verilen kimseler) vardı. Eğer ümmetimin arasında böylesi bulunuyorsa o Ömer’dir” buyrulmuştur.

Bunu bütün âlimler bu şekilde mi anlamış?

Bazı âlimler, vahyi sadece peygamberlere özel bir durum olarak görmemiş, velilere gönderilen ilhamı da vahiy kavramı içinde değerlendirmiştir. Ancak Peygamberlere gelenin “özel bir vahiy tarzı” olduğunu belirtmişlerdir.

Ancak âlimlerin çoğunluğu, vahyin sadece peygamberlere verildiğini, diğer insanlarla ilgili vahyin ilham manasında olduğunu kabul etmiştir.

İkisi de aynı çerçeveyi çizmekte, fakat birinci sınıflandırma biraz daha kafa karıştırıcı… O açıdan, peygamberlere gelen vahyi “özel bir vahiy türü” olarak belirtmek yerine vahyi sadece “peygamberlere verilen bilgi” anlamında kullanmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.

Peygamberlere gelen vahiy ile âlimlere/velilere ya da diğer insanlara gelen ilham nerede ayrışıyor?

Çok güzel bir soru sordunuz. Âlimlerimiz işin detayında birçok farklılık belirtmişlerdir. Ancak bizim açımızdan çok önemli birkaç fark var. Vahiy kesinlikle ilâhi kaynaklıdır, ancak ilhamın kesin olarak Allah’tan geldiği bilinemediğinden ilâhi kaynaklı olup olmadığı şüphelidir. Vahiy hatasızdır, fakat ilhamda hata olabilir. Vahiy, peygamberlere insanlara tebliğ amaçlı olarak iletilirken, ilham daha çok bunu alan kişi ile ilişkilidir.

Bu durumda, ilhamın kesin doğru ve herkesi bağlayıcı olmadığını söyleyebiliriz sanırım.

İslâm âlimlerinin çoğunluğu “ilham” gerçeğini kabul etmekle birlikte, kesin bilgi kaynağı teşkil etmediği kanaatini taşır. Mutasavvıfların bu konudaki değerlendirmeleri farklı olsa da İmam Rabbanî gibi sufîler dahi ilhamın birincil bilgi kaynağı olmadığını belirtirler.

Dinde delil ve dayanak olarak görülen ve herkes için bağlayıcı olan bilgi kaynakları, sağlam duyu organları, doğru haber (Kur’an ve sünnet) ve akıl olarak görülmüştür.

Konuyu farklı anlayan sûfiler ne düşünüyor?

Bazı sufiler, ilhamı vahyin bir çeşidi olarak görmüş ve vahiy ile aynı derecede bir bilgi kaynağı olarak kabul etmiştir. Bunu kabul etmek mümkün değil. Bediüzzaman, 29. Mektup’ta Telvihât-ı Tis’a bahsinde tarikat ehlinin düşebilecekleri vartalar (tehlikeli durumlar) arasında bu konuyu da sayıyor ve şöyle diyor: “Müfrit bir kısım ehl-i tasavvuf, ilhamı, vahiy gibi zanneder ve ilhamı vahiy nev’inden telâkki eder, vartaya düşer. Vahyin derecesi ne kadar yüksek ve küllî ve kudsî olduğu ve ilhamat ona nispeten ne derece cüz’i ve sönük olduğu, On İkinci Sözde ve i’câz-ı Kur’an’a dair Yirmi Beşinci Sözde ve sair risalelerde gayet kat’î ispat edilmiştir.”

Aklıma Mevlânâ’nın Mesnevi ile ilgili sözleri geldi: “Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya… Allah, doğrusunu daha iyi bilir ya, Allah vahyidir! Sofiler, bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir. Sen istersen onu gönül vahyi farzet… Gönül zaten onun nazargâhıdır… Gönül, ona agâh olunca nasıl hata eder?” Mesnevi içinde ilham sınıfına giriyor diyebilir miyiz? Yoksa, bu sözler ifrata gitmiş mutasavvıf sözlerinden mi?

Öncelikle, yöntemin çerçevesini güzel çizmek gerekir kanaatindeyim. Hayatıyla, sözleriyle güzel bir âlim olduğu düşünülen bir kişinin İslam’ın temel ölçülerine aykırı gözüken bir sözünü gördüğümüzde ne yapmalıyız?

Yapılan iki büyük hatadan birincisi, hüsn-ü zandan uzak biçimde, yıkmaya memur hareket etmek. İkincisi de bütüncül bakış açısına sahip olamamak. Maalesef, âlim olduğuna bakmadan, parçacı olarak, bir âlimin bir cümlesinden hareketle “şirk içinde olduğu” hükmünü vermeye bayılıyoruz.

Öncelikle, olumsuz gözüken bir sözün sahibinin diğer sözlerine bakmalıyız. İfade edilen söz bir konunun farklı zamanda, farklı vechesini ifade ediyor olabilir. Hüsn-ü zan içerisinde bütünlük içerisinde bakıldığında olumlu yorumlama imkânı varsa, bunu yapmalıyız.

Tevil edemezsek?

“Dinin temel prensipleri mi, kişiler mi?” kavşağında, yol seçimimizi ilkelerden yana yapmalıyız. Ne yazık ki, insanımız “ne şiş yapsın ne de kebap yansın” mottosuyla hareket ediyor. Mümkünse ikisi de yanmasın, ancak yanacaksa şiş yanmalı.

Mesnevi’ye tekrar değinirsek, önsözünde Mevlânâ şunları belirtiyor: “Bu kitap, Mesnevî kitabıdır. Mesnevî, hakîkate ulaşmak ve Allah’ın sırlarına âgâh olmak, akıl erdirmek isteyenler için bir yoldur. Mesnevî, din asıllarının asıllarının asıllarıdır. Allah’ın en büyük şaşmaz şerîati, hakîkate giden nûrlu yoludur. Mesnevî, içinde kandil bulunan kandilliğe benzer. Sabahlardan daha nûrlu bir sûrette parlar. Hakîkati arayan gönüller için bir cennettir. Mesnevî’nin pınarları var, dalları var, budakları var, bu pınarlardan bir tanesine “Selsebîl” derler. Burası makam sahiplerince, kalpleri uyanık insanlarca en hayırlı duraktır. En güzel dinlenme yeridir. Hayırlı insanlar, iyi kimseler, orada yerler, içerler, neşelenirler, ferahlanırlar. Mesnevî imanlılara şifa, imansızlara hasrettir. Nitekim, Hakk: ‘Kur’an-ı Kerim ile çoğunun yolunu azıtır, çoğunun yolunu doğrultur. Hidâyete eriştirir.’ demişlerdir. Şüphe yok ki Mesnevî, temizlenmiş kişiler için gönüllere şifadır. Hüzünleri giderir. Kur’an’ı açıkça anlamaya yardım eder. Huyları güzelleştirir. Gönülleri temiz insanlardan, hakîkati sevenlerden başkalarının Mesnevî’ye dokunmalarına müsaade yoktur.

Mesnevî âlemlerin Rabbinden gönüle inmiş hakîkatleri ihtiva eder. Gerçekten de Mesnevî Rabbü’l-âlemîn tarafından ilham olunmuş bir kitaptır. Bâtıl, onun ne önünden gelebilir ne de ardından. Allah onu korur.’ Buradaki ifadeler, övgü açısından oldukça dozajı yüksek sözler. Bazıları doğrudan Kur’an’ın niteliklerini ifade ediyor. Fakat

“Ben, sağ olduğum sürece Kur’an’ın bendesiyim

Ben, Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım

Eğer birisi benden bundan başka söz naklederse

Ben ondan da bîzârım, naklettiği sözlerden de bîzârım.”

diyen Mevlânâ hakkında hüsn-ü zan ederek, bu ifadelerle Mesnevi’nin ilham sınıfına girdiğini ve yine Kur’an’ın nurunun bir yansıması olarak Mesnevi’yi övdüğünü düşünemez miyiz? Bu daha doğru olur diye düşünüyorum.

Ancak biraz önce bahsettiğiniz, Mevlânâ’nın, Mesnevi’nin aslında Allah’ın vahyi olduğunu, sûfilerin halktan gizlemek için “gönül vahyi” tabirini kullandıklarını, bu açıdan ona “gönül vahyi” de denebileceği yönündeki ifadelerine ısınamadığımı belirteyim. Mesnevi uzmanlarının bu sözün yorumunu yapması lazım. Ancak Mevlânâ, Bediüzzaman’ın bahsettiği müfrit ehl-i tasavvuf ile aynı görüşü paylaşıyorsa, bunu kabul etmek mümkün değildir. Bazı uzmanlar, Mevlânâ’nın ilham açısından peygamberler ile veliler arasında bir ayrım yapmadığını belirtiyor. Öyle ise tercihimizi dinin temel ilkelerinden yaparak bu sözün doğru olduğunu kabul edemeyiz düşüncesindeyim.

Bir başka örnek de Sultan Veled’in babası Mevlânâ ile olan diyaloğundan verilebilir: “Dostlardan biri babama ‘Danişmentler, Mevlânâ Mesnevi’ye niçin Kuran diyor?’ diye benimle münakaşa ettiler. Ben kulunuz, onlara cevaben ‘Mesnevi Kuran’ın tefsiridir, dedim’ diye şikâyette bulundu. Babam bunu işitince bir süre sustu, sonra dedi ki: ‘Ey köpek! Niçin Kur’an olmasın? Ey eşek! Niçin Kur’an olmasın? Ey kahpenin kardeşi! Niçin Kur’an olmasın? Peygamberlerin ve velilerin söz kalıpları içinde ilahi sırların nurlarından başka bir şey yoktur. Tanrı’nın kelamı onların temiz yüreklerinden kaynamış ve ırmak gibi olan dillerinden akmıştır.’” Bu ifadeleri hem içerik hem de üslup olarak tasvip edebilir misiniz?

Bugün bazıları, “Mesnevi’den erotik hikâyeler” adlı kitaplar yazıyor. Sayısı çok olmasa da ve bazıları bu hikâyelerden önemli mesajlar çıkarsa da sonuç olarak “bâtılı tasvir eden” hikâyeler bunlar. Mevlânâ’nın neden bu hikâyeleri kitabına aldığına yönelik değerlendirme yazılarını okudum, ancak bunların “ne şiş yansın ne de kebap yansın” anlayışıyla verilen cevaplar olduğunu, makûl bir açıklama yapamadıklarını gördüm. Kadınların eşek ile cinsel ilişkisini (Kabak hikâyesi, M.S. II. yüzyılda yaşamış bir Latin yazar olan Apuleius’un Altın Eşek adlı kitabından alınmıştır) veya eşcinsel karakterleri tasvir ederek mi yitik malımız hikmete ulaşacağız.  Biliyorsunuz,

“Gel, gel, ne olursan ol yine gel

İster kâfir, ister mecusî, ister puta tapan ol, yine gel

Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…”

rubaisi yıllarca Mevlânâ’nın sözü olarak bilindi. Ancak konunun uzmanları, Mevlânâ’ya ait olmadığını belirtiyor. Bu hikâyeler de sonradan başkaları tarafından katıştırılmış olabilir mi? Öyle olmasını temenni ederim. Bu hikâyelerin Mesnevi’nin asıl nüshasında yer aldığı kesinse, bu durumda tercihimi yine ilkelerden yana yapıyor, erotik hikâyelerin İslâm’ın temel ilkeleri ile uyuşmadığını ve Rabbimiz tarafından Mevlânâ’ya “yazdırılmış” ilham olamayacağını düşünüyorum. Ancak bu hikâyeleri reddetmemiz, elbette birçok hikmet damlasını da içeren Mesnevi’den istifade etmemizi engellememeli.

Mesnevi ve Risale-i Nur’un telif edilmeleri de diğer kitapların telifinden farklı değil mi? 

Evet, her iki eserin de telif tarzları birbirine benziyor. Ahmed Eflâkî’nin anlattığına göre, Mevlânâ’nın kâtibi ve ilk halifesi Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ’ya Dîvân’daki gazellerin epeyce bir yekûn tuttuğunu, dostların Senâî ve Ferîdüddin Attâr’ı zevkle okuduklarını söyleyerek müridlerin irşadı için Hakîm Senâî’nin Ḥadîḳatü’l-Haḳīḳa’sı gibi mesnevi tarzında ve Ferîdüddin Attâr’ın Manṭıḳu’ṭ-Tayr’ı vezninde mârifet sırları ve sülûk konularında mesnevi türüne yönelmesini rica etmiş, Mevlânâ da “Bu fikir sizin kalbinize gelmeden önce gayb âleminden bu manzum kitabın telifi kalbime ilham olundu” diyerek Mesnevî’nin, “Bişnev ez ney çün hikâyet mîkuned” mısraıyla başlayan ilk on sekiz beytini sarığının içinden çıkarıp Hüsâmeddin Çelebi’ye uzatmış, eserin kaleme alınma süreci bu olayın ardından başlamıştır.

Mevlânâ Mesnevî’yi telif ederken, hiçbir kitaba müracaat etmemiş ve eline kalem almamıştır. Hüsâmeddin Çelebi’ye medrese, Ilgın kaplıcaları, Konya hamamı ve Meram gibi farklı mekânlarda irticalen yazdırmıştır. Hüsameddin Çelebi, Mevlânâ’nın bazen geceli gündüzlü birkaç gün hiç durmadan söylediğini, bazen de aylarca sustuğunu belirtir.

Bediüzzaman da birkaç kısım dışında (örneğin, Afyon’daki soğuk hapishane koğuşuna tek başına bırakıldığında yanında yazdıracak kimse olmadığı için 15. Şua’yı kendisi yazmıştır) Risale-i Nurları telif ederken, hiçbir kitaba müracaat etmemiş ve eline kalem almamıştır. Yanında bulunan talebelerine ev, bahçe, hapishane ve savaş meydanı gibi farklı mekânlarda yine irticalen yazdırmıştır. Yazım işi çok süratli biçimde gerçekleşmiş, örneğin yaklaşık 25-30 sayfalık Otuzuncu Söz 6 saat içinde yazdırılmıştır. Talebeleri telif esnasında Üstad’ın şivesinin değiştiğini, ciddileştiğini ve çok süratli konuştuğunu belirtirler. Bediüzzaman’ın “Hazret-i Mevlânâ benim zamanımda gelseydi, Risâle-i Nûr’u yazardı. Ben de Hazret-i Mevlânâ zamanında gelseydim, Mesnevî’yi yazardım.” dediği rivayet olunur.

Bediüzzaman’a tekrar dönersek, “yazdırıldı”, “ihtar edildi” ifadelerinden hareketle “Risale-i Nur tamamen ilhamdır” diyebilir miyiz?

Diyemeyiz. Bunu ben değil, Said Nursi Hz. bizzat kendisi ifade ediyor. 1. Şua’da “…Risaletü’n-Nur’un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur’an’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracat-ı Kur’aniyedir.” diyor. Sünûhat, bir konu ile çokça meşguliyetin sonucu olarak kalbe gelen mânâları belirtirken, istihracat, çıkarsama anlamına gelir. Dolayısıyla Bediüzzaman, kitaplarının üç mertebe bilginin en üstünde yer alan vahiy sınıfına girmediğini, bir kısmının ikinci mertebedeki ilham kategorisinde olduğunu, ancak çoğunluğunun Kur’an’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen anlamlar ve Kur’ani çıkarsamalar sınıfına girdiğini belirtiyor. Şimdi soruyorum: Risale-i Nur’un vahiy olmadığını açıkça belirten bir âlimin kendini peygamber gibi bir elçi ve kitaplarını da Kur’an gibi bir vahiy gördüğü iftirasını atmak vicdana sığar mı?

Bazı âlimlere gerçekten ilham ile eserler yazdırılmış olsa bile, âlimler buna vurgu yapmasa olmaz mıydı? En azından bu tür tartışmalar yaşanmış olmazdı.

Kısmen haklısınız. Ancak burada iki sebep aklıma geliyor. Birincisi, nimetlerin tahdis edilmesi amacı. Rabbimizin verdiği bir nimeti ikrar edip şükre vesile kılmak. İkincisi ise, kitlenin psikolojik motivasyonunu tahkim etmek. İnsanların büyük kısmı ehl-i ilim değildir, kitlelerin teşvik ve motivasyonunu diri tutan hissettiği manevi bağlılıktır. Örneğin, bir ilâhiyat hocası bir kasabadaki şeyhten çok daha bilgili olabilir, ancak, konuştuğu zaman söz konusu şeyhten daha tesirli olamıyor. Neden? Malûmunuz, belagatın unsurları arasında bir sözü kimin söylediği, kime söylediği, ne söylediği ve hangi makamda söylediği önemlidir. Şeyhini zamanın velisi olarak gören, büyük bir sevgiyle bağlanmış bir kişinin şeyhini dinlemekten aldığı manevi lezzeti, dünyanın en ünlü ilahiyatçılarının sohbeti veremeyecektir. Bediüzzaman’ın özel bir kişi olduğunu, konumuzu çok veciz biçimde izah eden “Cumhur-u avâmı, burhandan ziyade, me’hazdaki kudsiyet imtisale sevk eder.” ifadesi de teyit ediyor. Burada yanlış anlaşılmasın, bu âlimlerimiz kitapları ile ilgili öyle hissetmedikleri halde sırf kitleleri motive etmek için böyle davranıyor değiller. Bediüzzaman’ın şu sözlerini hatırlayalım: “Eski Harb-i Umumîden evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: ‘Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir.’ Birden, o halette iken, baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: ‘İ’câz-ı Kur’an’ı beyan et.’ Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; i’câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım. Madem i’câz-ı Kur’an’ı bir derece beyan, Sözlerle oldu. Elbette, o i’câzın hesabına geçen ve onun reşehâtı ve berekâtı nev’inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhar etmek, i’câza yardımdır ve izhar etmek gerektir.” Görüleceği üzere, Bediüzzaman hem kendini i’câz-ı Kur’an’ı beyan konusunda vazifeli görüyor, hem de onu takip edenler zor bir zamanda önemli bir vazifenin içinde görev aldıklarını düşünerek iştiyakla gayret gösteriyor. Bu tespit, bazılarının “o kadar cami var, ilahiyat fakültesi var, neden insanlar hâlâ bazı cemaat ve tarikatlara gidiyor” sorusuna cevap oluşturmuş oluyor. Gönül dünyasına hitap etmeyen, sadece aktarıcılık işlevinin yapıldığı bir tebliğ müessesesinin başarılı olma imkânı bulunmamaktadır.

Bir eserin “yazdırılmış” olduğunun veya ilham olduğunun belirtilmesi, onu eleştirilmez kılar mı?

Kılmaması gerektiğini yukarıda belirtmiştik. Zira, belirttiğimiz üzere, ilhamda hata olabiliyor. Ayrıca, ilham geliyor diyen kişi, bir şarlatan da olabilir. Bu konuda eleştiri yapanlar kadar savunma yapanlarda da hata var. Kişilerde veya eserlerde hata olabilir deseler de cemaatlerin mensupları fiiliyatta, hocaları veya hocalarının eserleri konusunda “ifrat-ı muhabbet”e düşüyorlar, âdeta hatasızlık isnad ediyorlar. Eleştiriden rahatsız oluyorlar. Toplum olarak edep dairesindeki eleştiri kültürünü içselleştiremediğimizden, eleştirenler yıkmaya çalışırken, savunanlar da yersiz savunmaya geçiyor. Birbirine dinlemeyen ve kapalı sistem yaşayan gruplara dönüşüyoruz, maalesef.  Bediüzzaman ölçüyü çok güzel veriyor: “Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”

Bediüzzaman’ın bir talebesi Üstadına yazdığı mektupta “Muhterem mürşidim; Kimin haddi var ki, risalelerin birisine el uzatsın veyahut bir sahifesine dil uzatsın veyahut bir cümlesini tenkit etsin veyahut bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına itirazda bulunsun? Bilâ istisna, her fert istihsan ederken, böyle bir şey yapmak için, bu cüreti kimden alayım?” ifadelerine yer veriyor. Bu ifadeler kabul edilebilir mi?

Bu da yine “ifrat-ı muhabbet”ten. Nur Talebelerine ait sorularlarisale.com sitesinde bile “Bu ifadeler mübalağalı değil mi? sorusuna, “Aktarılan bu ifadeler Risale-i Nur’un Kur’an ve sünnet mihengine vurulduktan sonra ne denli güçlü, sağlam, istikamet üzerine giden bir tefsir olduğunu ifade etmek için sarf edilmişler. Ve bu ifadeler Üstada değil talebelerine aittir. Talebeler de Risale-i Nur’u tetkik ve tahkik ettikten sonraki kanaatlerini belirtiyorlar. Ayrıca bu tarz ifadeler eserlerin başında bulunan takrizler nevindendir. Takriz övme, övüş, bir eserin başına konulan yetkili bir kimsenin yazdığı, övücü tanıtma yazıları anlamına geliyor. Ve takrizler yapısı gereği biraz coşkulu olur. Bu talebelere gidip ‘Risale-i Nur tenkit edilemez bir dogma bir vahiy bir kutsal mıdır?’ diye ayrıca sorulsa, onların vereceği cevap ‘Elbette tenkide açıktır, elbette vahiy ya da dogma değildir.’ diyeceklerdir. Üstadımızın ve Risale-i Nur’un mesleğinde; sorgulama, mantık, muhakeme ve hikmet düsturları esastır. Gözü kapalılık, sorgulamama, teslimiyet, mukallitlik ve mutaassıbane haller, bu mesleğin mahiyetine zıttır…” şeklinde cevap verilmiş. Mümin nakil, akıl ve duygular arasında dengeyi sürekli korumaya çalışmalıdır.

Bediüzzaman, umumiyetle ilham olmadığını belirtse de bazı Nur talebelerinin layuhti bir risale tasavvuru reaksiyonu kuvvetlendirebiliyor. Üstadın çok güzel biçimde yorumladığı “Dünya, öküz ve balığın üzerindedir.’ hadisi var. 14. Lem’a’da bu hadisin burçlara bakan boyutu olabileceğini de belirtiyor: “Evet, mu’cizü’l-beyan olan lisan-ı Nübüvvete yakışır bir tarzda, gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işareten, bir defa ale’s-sevri demiş. Çünkü küre-i arz, o sualin zamanında Sevr Burcunun misalindeydi. Bir ay sonra yine sorulmuş, ale’l-hût demiş. Çünkü o vakit küre-i arz Hût Burcunun gölgesindeymiş…” Dikkat ederseniz, Bediüzzaman burada Peygamberimizin Dünya’nın seyri esnasında önce Boğa (Sevr) burcuna atıfla “boğanın üzerinde”, bir ay sonra Balık burcuna atıfla “balığın üzerinde” demiş olabileceğini belirtiyor. Burçların sıralamasına baktığımızda önce Balık, sonra Koç ve arkasından Boğa gelir malûmunuz. Ben iletebildiğim kişilere, burada Boğa ile Balık burcunun sırasının hatalı olduğunu belirttim. Ancak aldığım tepki, ne yazık ki olumsuzdu. Âdeta “yazdırılmış olan bir eserde hata olmaz” kabilinden bir tutumla karşılaştım. Ancak daha sonra Bediüzzaman’ın aynı konuyu daha kısa biçimde ele aldığı eski eseri Muhakemat’ı incelediğimde, önce Balık burcunun sonra Boğa burcunun geçtiğini gördüm. Yani orada doğru sıralama var. Demek ki beşer olarak hata edilebilir. Buradan yayıncılara seslenmiş olalım, Lem’âlardaki kısma bir dipnot düşülerek, boğa-balık sıralamasındaki hata tashih edilmeli.   

Bir başka örnek de İkinci Dünya Savaşı’ndan verilebilir. Bediüzzaman Kastamonu Lâhikasında, “Hazret-i İsa Aleyhisselam Deccal ile mücadelesi zamanında, Hazret-i İsa Aleyhisselam onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıncı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücudça o derece Deccal’ın heykeli Hazret-i İsa’dan büyüktür, diye mealinde rivayet var.” ifadelerinden hareketle, hadislerde Hazret-i İsa’nın Deccal’den vücutça çok daha küçük tasvir edilmesini tevil ederken, konuyu İkinci Dünya Savaşı ile irtibatlandırarak şöyle bir ifade kullanıyor: “Eğer Küre-i Arz’ın dört kıt’aları içinde en küçüğü olan Avrupa’nın ve bu kıt’anın da dörtte biri olmayan bir hükûmetin memleketi (Almanya’yı kastediyor); ekser Asya, Afrika, Amerika, Avusturalya’ya karşı galibane harb ederek Hazret-i İsa’nın vekaletini dava eden bir devletle (İtalya’yı kastediyor) beraber dine istinad edip çok müstebidane olan dinsizlik cereyanlarına karşı semavî paraşütlerle muharebe ve mücadele eden o hükûmet ile ötekilerin şahs-ı manevîleri insan suretine girse; ceridelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuvvetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev’inden o manevî şahıslar dahi rûy-i zemin ceridesinde, bu asır sahifesinde birer insan suretinde tersim ve tasvirleri gibi temessül etseler; aynen ve tam tamına hadîs-i şerifin mu’cizane ihbar-ı gaybî nev’inden beyan ettiği hâdise-i âhirzamanın müteaddid manalarından tam bir manası çıkıyor. Hattâ şahs-ı İsa’nın (a.s.) semavattan nüzulü işaretiyle bir mana-yı işarîsi olarak, Hazret-i İsa’yı (a.s.) temsil ederek ve namına hareket eden bir taife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyarelerle, paraşütlerle semadan bir bela-yı semavî gibi nüzul ettiriyor, düşmanların arkasına indiriyor. Hazret-i İsa’nın nüzulünün maddeten bir misalini gösteriyor.” Geçmişte komünizm belasının insanlık için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu eskiler bilir. Bununla birlikte, Rusya’nın karşısında olduğu için Almanya ve İtalya tarafını Hz. İsa’nın tarafına nispet etmenin ve uçak ve paraşütlerle gökten inen askerler ile Hz. İsa’nın gökten inişi arasında bağlantı kurmanın doğru bir yorum olmadığını düşünüyorum. İkinci Dünya Savaşı, dini nedenlerden çok ekonomik ve siyasi saiklerle başlamış olan ideolojilerin ve ulus devletlerin dünyayı yeniden paylaşma savaşı. Kaldı ki, sonunda Almanya ve İtalya yeniliyor. Hz. İsa’nın Deccali mağlup etmesi gerekliliği ile uyuşmuyor. Zaten Üstad bu tevilden vazgeçmiş olmalı ki, başka bahislerde savaş esnasında Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa olan üzüntüsünden bahsediyor.

Demek ilhamı fiilen vahiy gibi görenler de şirk olarak görenler de hata ediyor.

Kesinlikle… Dengeli bir yorumda buluşmamız gerekiyor. Mesnevi de Risale-i Nur da bizim hikmet kaynaklarımız. Diğer kitaplardan farklı bir güzelliği olduğunu objektif bir gözle okuyan tasdik edecektir. Çağlar üstü hüviyete kavuşmaları da bunu gösteriyor. Ancak, bunları vahiy gibi görmemeli, içinde küçük-büyük hata olabileceğini de kabul edebilmeliyiz.

Kaynakça:

TDV İslam Ansiklopesi, https://islamansiklopedisi.org.tr

https://sorularlarisale.com/

Source link

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu