Süleyman Ragıp Yazıcılar: Yaşamak anlama çabasıdır

Sizin tabiriniz ile “dergici” olarak tanıdığımız Süleyman Ragıp Yazıcılar meslekî kimliği dışında sizce kimdir, kendinizi kısaca tanımlar mısınız?
İlk defa katıldığım bazı toplantılarda, kendimi tanıtırken “Yüreğinde tarifsiz acılar, Süleyman Ragıp Yazıcılar” diyerek söze girmişliğim vâkidir. Bu sözlerimi garipseyenler kadar tatlı tebessümle karşılayanlar da olurdu. Evet, doğrusu hem biraz latife olsun diye hem de birkaç noktadan hakikati göstermesi niyetiyle zaman zaman böyle tanıtırım kendimi. Kısaca açayım meramımı.
Yaşamak anlama çabasıdır, kırka merdiven dayadığım şu zamanlarda, kendimi yeteri kadar tanıdığımı söyleyebilir miyim, emin değilim. Allah nasip etti, bunca sene yaşatıldım, yer ve gök arasında olan bitenleri izledim. Türlü tecelliler arasında bir o yana bir bu yana savruluyoruz. Güzel gölgeliklerim var kendimce, onların altında serinlemeye çabalıyorum. O gölgeliklerden biri hüsnü zanlarım, diğeri sade inancımdır. Hâsılı, Süleyman Ragıp Yazıcılar, hüsnü zanlarının altında, sade bir inançla, hürmet ikliminde, mana peşinde, hayrete ve hikmete talip bir şekilde ömür sürmeye çalışan bir garip kuldur.
Üniversitede İletişim Fakültesi’ni seçmenizde etkili olan bir kişi/olay/durum olmuş muydu? Bu alanda okumamış olsaydınız hangi alanı seçerdiniz?
Medyaya dair ilgim hep olmuştu, gazetecilik, dergicilik, televizyonculuk gibi meslekleri de sanırım en büyük abimizin etkisinde kalarak yakından takip ederdim. Gazetelerde yazı yazar, ajanslar kurardı abim. Üniversite tercihlerimde, yetiştiğim o iklimin cazibesine kapıldım büyük bir ihtimalle. Kendi kabiliyetlerim de özellikle kalem ve kelam noktasında az çok filizlenmiş gibiydi, medyanın çeşitli dallarında iş imkânı bulabilirim ümidiyle İletişim Fakültesi’ne girmek nasip olmuştu.
Eğer o alanda okumasaydım, Psikoloji alanında lisans okumayı, sonrasında da devam edip Psikiyatr olarak hayat sürmeyi dilerdim sanırım. İnsanların dertlerini hafifletmek her daim ilgi alanıma giriyor, bu niyete en uygun mesleklerden biri bu olurdu gibi.
Anneniz ile bağınızın ne kadar kuvvetli olduğunu az çok biliyoruz. Size kazandırdığı veya ondan örnek alarak yaşamınızın her anında etkisini hissettiğiniz bir davranış, alışkanlık var mıydı? Var ise bizlere biraz bahseder misiniz?
Ah, annemin hatırasına ne söylesem az. O vefakâr insan, babamız erken yaşta rahmetli olduktan sonra biz beş çocuğu büyütebilmek için gerçekten de destansı bir mücadele göstermiş. Rabbimiz başımızdan eksik etmesin, yetmişini devirdi şu an annem, bendeniz onu düşününce bile duygulanıyorum, ağlamaklı oluyorum, iyi niyeti, cömertliği, fedakârlığı ve sabrı karşısında tarifsiz hislere kapılıyorum. Annem bize sözle çok şey anlatmadı, lakin onun özü neler söyledi neler…
Tevazu nedir, en çok onda gördük… Norveç’ten Türkiye’ye gelişiyle, Allah yolunda hicretin, teslimiyet ve tevekkülün en güzel numunesi oldu bizler için. Karşılıksız sevginin, çağlayan merhametin, gönül harlayan şefkatin aziz temsilcisidir annem. O bizim için cennet kapısı, o bizim için bereket kaynağı, o bizim için ulvilikler ocağı.
Aile algısının değişmeye ve dönüşmeye başladığı bir dönemde, iki evlat babası olarak ebeveyn/çocuk ilişkisinin temel kriterleri sizce nasıl olmalı?
Rabbim bize iki erkek yavru bahşetti. Hikmet Kerem şu an on üç, Eymen Vefa on iki yaşında. Bebekliklerinden beri onlara bazı üçlemeler ezberletirim. Önce bir soru sorarım, sonra onlar da cevap verir. Meşhur sorumuz şudur: Hayattaki en önemli üç şey nedir? Verdikleri cevap şu şekildedir: Sevgi, saygı, iman.
Evet, çocuklarla ilişkimizde temelimiz hep sevgi olsun istiyorum. Allah sevgi bahşetmiş ezelden bize, nasıl sevmeyiz o masum yavruları. Sevginin yanına saygı da koyabilirsek tadından yenmez esasında hayat. Bu her zaman mümkün olur mu, bunu her zaman başarabilir miyiz, zor mesele. Bizler ebeveynler olarak gayret edeceğiz, inşallah iyi örnek olacağız, başka yolu yok.
Bir de “iman” meselesi var ki çok ama çok mühim. İman, yani göklerle temas, Allah’la irtibat, sonsuzluğa açılan kapı, Peygamber’in aziz yolu, ahlâkın kemali. İman meselesi öyle ulvi bir mesele ki bütün faziletler imanın içinde yer alıyor. Bu manada, bir baba olarak, yavrularıma güzel ahlâktan başka miras bırakamayacağımı iyi biliyorum. İnşallah onların ahlâklı büyümesi için ben de ahlâklı bir insan olmaya çalışacağım hayatım boyunca hatalarımı azaltmaya uğraşacağım. Çünkü biliyorum ki anlattıklarımızdan daha çok yaşadıklarımız tesir edecek onlara, sözümüzden daha çok hâlimiz etkileyecek temiz sinelerini.
Bir konuşmanızda “Mana alıp, mana satıyoruz.” şeklinde bahsetmiştiniz. Sizce iyiliğin manası nedir? Neden iyilik yapmalıyız?
Allah güzeldir, güzeli sever. İyilik yerin ve göğün direğidir, iyilik bizi öteler ötesine ulaştıracak olan en anlamlı vesiledir. Kur’an’ı Kerim’de yaratılış hikmetlerimize vurgu yapılır, bunlardan biri de “hangimizin daha güzel ameller, davranışlar sergileyeceği” hususudur. Yani bizler şu sınırlı ömrümüzde, en güzel niyetlerin, sözlerin, amellerin peşinde bir iyilik yarışı yapıyoruz demektir. Bu anlamda, iyilik olmazsa olmazımızdır. İslam sosyal ibadetleri ferdî ibadetlerden üstün kılmıştır, buradaki incelik de iyiliğin halka halka tüm mahlûkatı kuşatması gerektiğinden dolayıdır. Yani bir Müslüman sadece kendine Müslüman olduğunda ilahi güzellikler tam manasıyla tecelli etmemiş oluyor, yeryüzü kâmil olarak bahara eremiyor. İşte bu yüzden, Allah ömür verdikçe iyiliğin peşinde bir ömürle süslemek zorundayız hayatlarımızı. Yüzleri güldürdüğümüz, dertleri dindirdiğimiz, yaralara merhem olduğumuz oranda insanlık ve İslamlığımız tamam olacaktır. Rabbimiz bizi iyiliklerde yarışan, paslaşan ve dayanışan kullarından eylesin, âmin.
Neden dergicilik? GENÇ Dergi’nin hikâyesinden ve gayesinden bizlere kısaca bahseder misiniz?
Benim için bir baht meselesidir dergicilik. Çocukluğumdan beri dergilerin bol olduğu bir evde büyüdüm. Kendim de henüz onlu yaşlarıma varmadan yazmaya heves ettim. Kimi zaman dergilerde, kimi zaman kendi hazırladığımız broşürlerde bir şeyler üretmenin zevkine vardım.
Sonrasında, sanırım 2003 senesinde, Mehmet Lütfi Arslan Abimle tanıştım. O bizim için bir büyük usta idi, GENÇ Dergi’yi çıkarmaya başladığında yanında stajyer olarak yer almak kısmet oldu. Yani neredeyse yirmi senedir dergiciliğin içinde bizzat aktif olarak yer almamın baş vesilesi Mehmet Lütfi Arslan Abimizin kaderinden bir pay almaktır. Çünkü biz onu çok sevdik, hâliyle hâllenmeye, fikirleriyle büyümeye gayret ettik. Onun peşinde olmak, bizi bugünkü dergicilik tecrübemizle buluşturdu. GENÇ Dergi bir “dert” dergisi olarak yayın hayatına başladı. 2006 senesinde, gençlere sıradan dertlere veda etmeyi teklif etti, ulvi dertlerle kuşanmaya var mısınız diye sordu. Bir anlamda büyük bir “dert çağrısı” ile yola çıkıldı. Bendeniz de henüz yirmili yaşlarımın başındayken bu çağrıya koşa koşa kulak verdim, Yazı İşleri’nin içinde yer almak kısmet oldu. GENÇ Dergi şu an on yedinci senesinde nasibim oymuş ki bugün editörlüğünü yürütüyorum.
Hayatın içinden hayata doğmaktır gayemiz. Güzel sözün aracılığını yapmaya, sözü güzel söylemeye gayret ediyoruz. Kırktan fazla kıymetli yazarın katkılarıyla, her ay çiçek gibi bir dergi hazırlamanın derdindeyiz. İnsanları seviyoruz, Rabbimizi seviyoruz, dinimizi seviyoruz, yaratılanı seviyoruz. Bu yüzden de GENÇ Dergi’yi özenle, hürmetle ve hikmetle çıkarmaya gayret ediyoruz.
Sivil toplum kuruluşlarında çalışmak isteyen Müslüman gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Kastınız eğer profesyonel manada derneklerde, vakıflarda bulunmak ise genç kardeşlerime şu hatırlatmalarda bulunabilirim.
Her nereye giderseniz gidin, nerede bulunursanız bulunun, işin başı niyettir. Bu yüzden, hangi kuruma ne niyetle gittiğinizi iyice tahlil edin, niyetinizde bir noksanlık, eksiklik görürseniz, öncelikli olarak bu noktayı güzelleştirmekle uğraşın. Çünkü insanın niyeti âdeta hayatı oluyor, niyetlerimize göre bir ömür şekilleniyor. Eğer niyetlerimizi güçlü, berrak, temiz ve iyi kılabilirsek Allah’ın izni ile sonraki aşamalar çok daha bereketli olacaktır.
Şu an Türkiye’de gençlerin bizzat aktif yer alabileceği birçok sivil toplum kuruluşu var. Klasik vakıfçılık ve dernekçilik zamanla değişime de uğradı, gelişti. Yani yeni nesil dernekler, vakıflar söz konusu. Bu anlamda, herkes meşrebine, kabiliyetine, ilgisine göre bir kurum seçme noktasında daha zengin imkânlarla karşı karşıya. Tavsiyem, gerçekten hem kendinize bir şeyler katacağınız hem de kurumu geliştirip güzelleştireceğiniz işlere öncelik vermenizdir. Yani hem kurumlarımız büyüsün hem de insan kaynağımız kendini sürekli tazelesin, yenilesin.
Değerinizin bilinmediği, mutsuz olduğunuz, kendinizi kıymetsiz hissettiğiniz mekânlarda çokça uzun durmamanız lehinize olacaktır. İnsan bu âlemde huzurla çalışıp koşturduğunda mutlu olur, aksi takdirde olumsuz duygu ve düşünceler kalbi rahatsız eder, hayatı sevimsiz kılar. Bu noktada, salih insanları, salih toplulukları öncelemekte fayda var, çünkü ömürlerimiz kısa, vakit çok değerli, sınırsız tecrübe imkânımız yok, mümkünler arasından en iyi kurumları seçmek için azami gayret göstermeliyiz.
“Az para alayım ama mutlu çalışayım” diye düşünenler olacaktır, zaten Türkiye’deki vakıfçılık ve dernekçilik genelde böyle düşünen insanlar sayesinde bugünlere gelmiştir, onların hepsine tebessümle hürmet eder, muhabbetlerimi sunarım. Lakin insanız, bazen maddi anlamda daha büyük beklentilere de gireriz, işte o vakitler STK’larda koşturan insanlar biraz ikilemde kalıyor, ne yapacağını tam bilemiyor. Kimi yöneticilerine küsüp çalışmalardaki heyecanını kaybediyor, kimi “benden daha fazla bir şey beklemeyin” edasına bürünüyor, kimi dedikodu ile günlerini geçiriyor. Böyle arafta kalma durumlarında, ehil insanlarla istişare edip yeni başlangıçlar yapmak faydalı olacaktır kanaatindeyim. Çünkü Allah büyüktür, siz yeter ki koşmak isteyin, bin bir kapı açacaktır önünüzde.
Tabii STK’ların en üst yöneticilerine, mütevellilerine, sponsorlarına da biraz sitem edelim bu noktada, çünkü aslında Türkiye’nin gönüllü gücü en büyük değerimizdir. Vakıflarda ve derneklerde koşturan profesyonel insanların imkânlarını çoğaltmak aslında yeryüzünü imar ve ihya etmenin en kestirme yollarından biridir. Çalışanları arafta bırakmayan, onlara değerli olduklarını hissettiren, çeşitli imkânlarla önlerini açan, aşkla koşmaları hususunda azami gayret gösteren üst yöneticilere selam olsun…
Aynı dönemde yaşamak istediğiniz bir âlim şahsiyet?
Doğrusu Prof. Dr. Yaşar Kandemir gibi bir ilim insanıyla aynı dönemde yaşadığım için bahtiyarım, kendisini sadece Allah için seviyorum, Peygamber Efendimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) olan sevgisinden dolayı hâli ve eserleri beni benden alıyor, Allah ömrünü güzelliklerle süslesin, amin.
Diğer hususta da sanırım cevabım şu olurdu, sahabe efendilerimiz arasından Abdullah b. Mesud (Radiyallahu Anh) ile birlikte olmayı çok arzu ederdim, onun ilimden istifade etmeyi, gayretine şahitlikte bulunmayı, iman aşkını yakından görmeyi, mücadelesini izlemeyi ne çok isterdim. Özellikle Kur’an okuyuşunu taklit edebilmeyi arzu ederdim.
En sevdiğiniz ve kendinize sürekli hatırlattığınız bir ayet?
Allah’ın kitabı öyle güzel ki ayetler arasında seçim yapmak çok zor. Çünkü her dönem, Rabbimiz sanki ihtiyacımız olan ayeti dilimize pelesenk ediyor, bizi kendisine hayran bırakıyor. Ama yine de aralarından birini seçecek olsaydım, sanırım şu ikisini öncelerdim.
“İman edip salih ameller işleyenler var ya, Rahman olan Allah onlar için gönüllerde bir sevgi yaratacaktır.”[1]
“Allah’a verdiğiniz sözü/ ahdi az bir bedele değişmeyin. Eğer bilirseniz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.”[2]
Kalem mi, kelam mı?
İkisi arasında ayrım yapmam çok zor, çünkü Rabbim nasip etti bizi hem kalem ehli hem de kelam sahibi kıldı. Yani hem yazmayı çok seviyorum hem de bol bol konuşma yapmak kısmet oluyor. Bu noktada yazmak çok heyecan verici, büyüleyici. Lakin sözde de büyük bir tesir gücü var.
İnsan madem kulaktan sulanıyor, biz sözümüzü de güçlü kılmalıyız, sohbetimiz gönüller açmalı, konuşmalarımız hikmetle taçlanmalı, konferanslarımız bereketle neticelenmeli. Hâsılı, kalem ve kelam birlikte olduğunda ne de güzel oluyor, bizdeki tecelli bu şekilde, Rabbim bahtımızı açık etsin, amin.
Gençlerle yapmaktan hoşlandığınız aktivite?
Mesela bir genç kardeşim samimi şekilde derdini paylaştığında dünyalar benim oluyor. Hele yarasına merhem olabilirsem benden daha mutlusu olamaz o vakit. Allah imkân ve zaman genişliği verirse, birebir ilişkiler hususunda daima gayretli olmayı dilerim. Çünkü hepimiz küçük dokunuşların eseriyiz, bizler de bilgimizi, tecrübemizi bizden küçük kardeşlerimizle yalnız Allah için paylaşırsak hem bize hem muhatabımıza rahmet olacaktır. Bir de, genç kardeşlerimle yolculukları çok seviyorum. Bir aracın içine dört kişi binip yola düştüğümüzde içim çiçekleniyor, hayat daha anlamlı hale geliyor. Çünkü yol ne çok sürpriz tecelliye gebedir, anlatmak zor. Yollar kalpleri yakınlaştırıyor, yollar insanın görgüsünü artıyor. Allah ömür verdikçe genç kardeşlerimle yollara düşmek isterim.
Okumaktan keyif aldığınız bir şair ve şiiri?
Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin şiirlerinin yer aldığı Dîvân, hayatımın en anlamlı kitapları arasında ilk sıralarda yer alıyor. Hatta şöyle söyleyeyim, hemen yatağımın yanında, o şirin ve minik baskılı hâliyle arz-ı endam ediyor daima. Bir el uzatacak mesafede durmasını, böyle pıt pıt, alıp alıp okumayı önemsiyorum. Neden çok seviyorum, maddeler hâlinde özetleyeyim:
Hem sabahları hem de akşamları, insanı zinde tutuyor hazretin eşsiz sözleri. Sabah kalktığımda ayrı bir dirilik, gece yatmadan önce farklı bir derinlik devşiriyorum şiirlerden.
İstanbul’da ziyaretçisi çok bol olan iki ulu zât vardır; Avrupa yakasında Ebû Eyyûb El-Ensâri Hazretleri, Anadolu yakasında Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri. Her iki türbe de âşıkların, dervişlerin, gariplerin, yanıkların daimi ziyaretgâhıdır. Bu dîvân vesilesiyle, Aziz Mahmuh Hüdayi Hazretleri’nin nasıl bir hayat yaşadığını, Allah-insan-varlık arasında ilişkilere nasıl ince bir yerden yorumlar getirdiğini daha iyi anlıyorum. Bir nevi, şiirlerin aynasında Anadolu’yu mayalayan asil ve asıl ruhu kavramaya çalışıyorum.
Varlığın darlığı büyük, dünyanın karanlığı çok. Buralı değiliz belli, ebedî huzuru arıyoruz, gönlümüz ötelere namzet. Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, öyle bir yerden sesleniyor ki insana, samimi bir kalple kendisine kulak verince kanatlanıp uçmamak, mutluluktan coşmamak elde değil. İnci misali dizdiği satırlar, gönlü olanı yeşertmek ve dünyayı güzelleştirmekle vazifeli âdeta.
Güzel söz söylemek ve sözü güzel söylemek, büyük meziyetlerdendir. Hüdayi Hazretleri, lafız ve mana olarak çok güçlü şiirler ikram etmiş bizlere. Hem “edebî zevki” hem de “ebedî derdi” büyük ustalıkla cem etmeyi başarabilmiş, derin manaları ve bir ömre bedel hayat düsturlarını suyun akışı gibi berrak bir şekilde dizelere serpiştirmiş. Hazret adeta, kişiyi Allah’a götürecek yolda güzel kelimeleri bir burak misali hizmetimize sunmuş.
Dünya imtihan diyarı, kâh zorlukla, kâh savruluşla, kâh irade kaybı ile karşı karşıya kalıyoruz. Ne zaman hazretin şiirlerine azıcık bir göz gezdirsem, “mazhar-ı zât olduğunu unutma” uyarısında bulunuyor, “Aklı olan anlar bunu dünya misafirhanedir / bâki safâ tahsiline sa’y etmeyen divanedir.” telkini yapıyor. Hüdayî Dîvânı bir bakıma, ayartıcısı çok şu âlemde, kişiye güvenilir bir yol gösterici, yön tarif edici oluyor. Bu anlamda, devrindeki padişahlara dahi yol göstermiş olan Hüdayi Hazretleri’nin arkadaşlığı pek kıymetlidir.
Haşyetin kalp büyüten zevki, hayretin eşsiz güzelliği, hürmetin sonsuz asilliği, ilahi aşkın coşkusu, hikmetin tarifsiz olgunluğu ve var olmanın şükürden aciz bırakan sevinci… Bunların hepsi fazlasıyla mevcut Hüdayi Dîvânı’nda. Gönüller sultanı Hüdayi Hazretleri, öyle bir kıvamda ve yakarış hâlinde ki, insanı edeple O’nun eşiğine yüz sürmeye, acilen aşkla Hakk’ın kapısına koşmaya davet ediyor.
Şiir şuura yolculuktur. Büyük ârif ve âlim Hüdayi Hazretleri, şiirlerindeki hiçlik esintileriyle ve mütevazılığın gölgesinde, ilahi aşkın yanık bülbüllerinden biri olarak gök kubbeyi içli içli inletmeye devam ediyor. Dilerim dîvânı vesilesiyle hâlinden hâller, aşkından küller dokunur yüreğimize.
Hüdâyî’yi sen erişdir murâda
Senindir çünki hükm arz ü semâda
Efendi dahli yok gayrın arada
Ne verdinse odur dahi nemiz var

Ziyaret etmekten huzur bulduğunuz bir mekân neresidir?
Şeyh Devati Hazretleri’nin türbesinin olduğu yer, kendi adıma Üsküdar’daki “mana üniversitesidir” benim için. Şundan dolayı: Üniversite hayatımın üç senesini, oradaki çay ocağında çeşitli okumalarla, tefekkürle, hoş sohbetle geçirdiğimi söyleyebilirim. Ayrı bir huzuru, bereketi, ilhamı, derinliği vardır o mekânın. Meczuplarıyla, fakirleriyle, cemaatiyle gönlümün en mutena yerinde saklıdır hatırası.
Şeyh Devati Hazretleri’nin türbesinin girişinde, mermer kitabeler vardır. Birinde, Tuhfetü’s-sûfiyyîn isimli kitabından bir alıntı yazılıdır. “Mana talebi” terkibini ilk orada görmüştüm, etkilemişti beni ve ondan sonra daha sık kullanır oldum mana kelimesini. Hatta bir şiirimde, şu şekilde ifade ettim bu dileğimi:
“Mana talebim var erenlerden
Gariplerin duası sermayem
Yol soruyorum bilenlerden
Vuslatsız bitmesin hikâyem”
İkra Harmancı
İstanbul Medeniyet Üniversitesi • PSİKOLOJİ
Hüma dergisi, Sayı: 21



