‘Cennet Bahçesinin Andelîbi’ni bilmek ne demektir?

Âleme bir kitap nazarıyla bakılırsa şayet, Muhammedi Nûr, o kitabın Kâtibinin kaleminin mürekkebi olur…
Şayet kâinatı büyük bir ağaç kabul edersek Muhammedî Nûr, o ağacın hem çekirdeği hem de meyvesi olur…
Eğer âlemi bir hayat sahibi varlık kabul farz edersek Nûr-ı Muhammedi o canlının ruhu olur…
Şayet kâinatı büyük bir insan olarak tasavvur edersek Muhammedî Nûr, o insanın aklı olur…
Eğer, âlem haşmetli ve şaşalı bir cennet bahçesi olarak hayal edilirse Muhammedî Nûr, o bahçenin andelîbi olacaktır…
Veya kâinatı büyük ve haşmetli bir saray telakki ve kabul edersek Muhammedî Nûr, ‘Ezel ve Ebed Sultanı’nın isim ve sıfatlarının tecellileri ile tezyin edilmiş o sarayın nâzırı, teşrifatçısı, muallimi, mübelliği olacaktır…
‘Muhammedî Nûr’denilince Resul-i Ekrem’in manevî şahsiyeti, elindeki mukaddes hakikatler, en büyük mucizesi olan Kelamullah ve sünnet-i seniyyesi anlaşılmalıdır. Muhammedî Nûr, âdeta İlâhî bir sanduka gibidir; içerisinde iki cihan saadetinin anahtarı, kâinattaki gizli hazineler olan Esmâ-i Hüsnâ’nın şifreleri ve çokça hayırların yegane sebebi olan ‘hikmet’ vardır; hikmetin yanında ‘şecaat’ ve ‘iffet’ de vardır ki bu hasletler ‘istikamet’ binasının rükünleridir. Yine bu mukaddes sandukada insanlık tarihi boyunca bütün akılları meşgul eden ve “Necisin?”, “Nereden geliyorsun?”, “Nereye gidiyorsun?” sorularından oluşan hayret verici muammanın cevapları vardır.
Bu noktada sorulması gereken can alıcı sual ve meselenin mihrak noktası şu olmalı: İnsanlık nasıl ve ne tür bir illete müptelâ olmuş ki Âlemlere Rahmet bir ‘Müjdeci’ye kulaklarını tıkayabilmiştir? Yeri ve yarı velveleye veren, her asırda insanlığın beşte birisini, yeryüzünün yarısını irşad edip kendisine meftûn eden bir ‘mesaj’a beşeriyetin bu asırda lakayt kalmasının sebepleri itinayla ve ihtimamla masaya yatırılmalı ve tahlil edilmeli. Bernard Shaw’ın şu tespitine dünyanın bîgane kalmasının sebebi nedir acaba?
“Ben bu şayan-ı hayret adamı tetkik ettim. Benim telakkime göre O’nu insanlığın kurtarıcısı olarak tanımak lazımdır. Bana kalırsa şayet O’nun gibi bir adam asrî dünyanın idaresini ele alırsa dünyayı sulh ve saadete kavuşturacak bir surette, dünya meselelerini halleder.”
İnsanlık kurtarıcısını tanımıyorsa, suç, mesuliyet ve mükellefiyet kimindir? Küresel aktörlerin mi, yoksa kendilerine karşı çok şefkatli ve düşkün bir peygamber gönderilen ümmetinin mi?
“Bana selam veren hiçbir kimse yoktur ki ben onun selamına cevap verinceye kadar Allah bana ruhumu iade etmesin!” diyen bir Nebî’nin şefkatini idrak edemeyen nevzuhur bir takım zevat, salavatı bile tezyif etme gayretkeşliğine girmiş ve neticede gül koklarken bile salavat okuyan necib ümmet, nasıl olduysa, Efendisinden bahsederken kuru bir ‘Peygamber’ demeyi âdet ediniverdi. Vâ esefa!
Ya Bismark’ın şu beyanatına ne demeli? “Muhammedilerin düşmanları, bu kitabın Muhammed’in zâde-i tab’ı (kendi yazması) olduğunu iddia ediyorlarsa da en mükemmel hatta en mütekâmil bir dimağdan böyle harikanın zuhurunu iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak manasını ifade eder ki bu da ilim ve hikmetle kabil-i telif değildir. Ben şunu iddia ederim ki: Muhammed mümtaz bir kuvvettir. Destigâh-ı Kudret’in böyle ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır. Sana muasir bir vücud olamadığımdan dolayı müteessirim, Ey Muhammed!”
Bu iki misali vermemin sebebi Batılı filozofları medh ü senâ etmek veya onların sözlerinden yola çıkarak Sevgili Peygamberimizi (s.a.) yüceltmek değildir; gayem, bu sözlerdeki derinliğe işaret edip insanlıktaki sığlığa, sathiliğe, vurdumduymazlığa dikkat çekmektir. İnsanın cevheri temiz, pâk ve nûrânidir; insan fıtratı icabı Hakka ve hakikate taraftardır. Bu itibarla ümmet- i Muhammed’in müteyakkız fertlerinin en büyük vazifesi insanlığın küllenmiş cevherini intibaha getirecek vasıtaları bir an evvel elde etmektir.
‘Fesad-ı Ümmet’ diye bir kavram vardır; diğer bir ifadeyle ümmetin bozulması veya ümmetin hayat tarzının peygamberininkinden uzaklaşması. Bunun için İlahi Rahmet, Alemlere Rahmet olarak gönderdiği Resulü’nün diliyle “Ümmetim bozulduğu vakit, kim benim sünnetime sımsıkı yapışırsa ona yüz şehidin ecri vardır” müjdesini ümmetin bozulduğu zamanda bozulmamayı başarabilenler için bildirmiştir. Hayat tarzını ithal alışkanlıklarla süslemeyip her ne pahasına olursa olsun Nebevi hayat tarzını esas kabul edip izzeti de lezzeti de doğru adreste arayanlaradır bu müjde. Taam aç olana verilir, hüsnü elbet bir âşık ister! Açlığını görmeli insanlık, hüsne âşık olacak bir kalp olgunluğuna erişmeli beşer! Ümmet-i Muhammed olarak bu müjdeye nail olmak istiyorsak şayet ‘ricat’ı unutmalı, yeri geldiğinde gemileri yakabilmeliyiz. Onun ümmeti olup, ona ümmet olamamak gibi hazin bir hâlden uzaklaşmanın yegâne yolu “Varlıkta ve darlıkta, sağlıkta ve hastalıkta, nefsin hoşuna gitse de gitmese de hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmeden” Resulullah’a (s.a.) biat etmek ve sahabeler gibi “Ya Resulallah! Biz İsrailoğulları’nın Musa’ya dediği gibi: ‘Git Rabbinle beraber savaş!’ demeyeceğiz, Sen deryaya da girsen arkandan geleceğiz” diyebilmektir.
Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam efendimize karşı muhabbet ve itaati artırmanın yolu hiç şüphesiz onu iyi bilmekten geçiyor. Peki “Onu iyi bilmek!” ne demektir? Hazreti Peygamberin (s.a.) hayatını bilmek O’nu gerçekten bilmek demek midir? Kanaatimce değil! Peygamberini bilmek, Peygamberinin kim olduğunu veya O’nun hayat hikâyesini bilmekten ibaret değildir sadece. Belki “O’nu iyi bilmek”, O’nu, O’na “Habibim!” diyen Âlemlerin Rabbi’nin bildiği ve bildirdiği gibi bilmek ve Kâinatın Sultanı’nın O’na “Bildir!” dediklerini bilmekten geçer. Onun ahlâkını bilmek Kur’an’ı bilmekten geçer mesela. O’nun nazarının tesirini bilmek sahabelerini bilmekten geçer mesela. “Bir nazar-ı Peygamber eder bedevî-i câhili, bir ârif-i münevver/ Mizan istersen İslâm’dan evvel Ömer, İslâm’dan sonra Ömer” mısraları buna güzel bir delildir. Onun icraatlarının haşmetini görmek elindeki mukaddes reçete olan Furkan’ı iyi bilmekten geçer mesela. Ve hakeza…
Elbette Fahr-i Âlem Efendimizin hayatını bilmek çok kıymetlidir. Fakat Onun hayatını bilmekten daha kıymetli olan Onun o muhteşem hayatı yaşamasına vesile olan İlâhî sırrı idrak etmektir.
Bu meyanda mevcut siyerlerin bir yönüyle eksik kaldığını veya sadece siyer okumakla Sevgili Efendimizi tanıyabilmenin mümkün olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Bediüzzaman Hazretleri’nin bu meseleye dair izahı hem ufuk açıcı hem de orijinaldir; okuyalım: “…O Zât-ı Mübarek’in tamam-ı mahiyeti ve hakikat-ı kemâlânı, siyer ve tarihe geçen beşerî ahval ve etvâra sığışmaz. Mesela: Hazret-i Cebrail ve Mikâil, iki muhafız yaver hükmünde Gazve-i Bedir’de yanında bulunan bir Zât-ı Mübareki; çarşı içinde, bedevi bir Arabla at mübayaasında münazaa etmek, bir tek şâhid olan Huzeyfe’yi şahid göstermekle görünen etvâr içinde sığışmaz. İşte yanlış gitmemek için; her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibariyle işitilen evsâf-ı âdiye içinde başını kaldırıp, hakiki mahiyetine ve mertebe-i risâlette durmuş nûrânî şahsiyet-i maneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şübheye düşer.” (Zülfikar, Osmanlıca Esas Nüsha, s.155)
Yukarıdaki yüksek sırrı anlamak için ise şu misali de dikkatle mütalaa etmek gerekecek: “Mesela bir hurma çekirdeği var. O hurma çekirdeği toprak altına konup açılarak koca meyvedar bir ağaç oldu. Hem gittikçe tevessü’ eder, büyür. Veya tavus kuşunun bir yumurtası vardı. O yumurtaya hararet verildi, bir tavus civcivi çıktı. Sonra tam mükemmel, her tarafı kudretten yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu oldu. Hem gittikçe daha büyür ve güzelleşir.
Şimdi o çekirdek ve o yumurtaya ait sıfatlar, haller var. İçinde incecik maddeler var. Hem ondan hâsıl olan ağaç ve kuşun da o çekirdek ve yumurtanın âdi küçük keyfiyet ve vaziyetlere nispeten, büyük ve âli sıfatları ve keyfiyetleri var. Şimdi o çekirdek ve o yumurtanın evsafını, ağaç ve kuşun evsafıyla raptedip bahsetmekte lazım gelir ki; her vakit akl-ı beşer, başını çekirdekten ağaca kaldırıp baksın ve yumurtadan kuşa gözünü tevcih edip dikkat etsin. Ta işittiği evsafı onun aklı kabul edebilsin. Yoksa ‘Bir dirhem çekirdekten bin batman hurma aldım.’ ve ‘Şu yumurta, cevv-i asumanda kuşların sultanıdır.’ dese, tekzib ve inkâra sapacak.
İşte bunun gibi Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam’ın beşeriyeti; o çekirdek, o yumurtaya benzer. Ve vazife-i risaletle parlayan mahiyeti ise, Şecere-i Tubâ gibi ve Cennet’in tayr-ı hümâyunu gibidir. Hem daima tekemmüldedir. Onun için çarşı içinde bir bedevi ile niza eden o zâtı düşündüğü vakit; Refref’e binip Cebrail’i arkada bırakıp, Kab-ı Kavseyn’e koşup giden Zât-ı Nûranîsine, hayal gözünü kaldırıp bakmak lazım gelir. Yoksa ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmaresi inanmayacak.” (age, s. 156)
Dünya, birkaç asırdır büyük ve manevî bir buhran geçiriyor. İnsanlığı ıslah edecek büyüklükte bir tımarhane ise mevcut değil. Ahir zamanın sakinleri, derûnî ihtilaller ve rûhî çıkmazlar içerisinde. Kıyamet kopmadan evvel beşeriyeti tedavi edecek sürekli ve ciddi terapiler yapılmalı. İnsanlığın bedevî, vahşi ve âdetlerine mutaassıp kavimleri medeni milletlere imam yapmış ve yirmi üç senede asırlara sığmayacak bir inkılap ile akıllara muallim, nefislere terbiye edici, kalplere sevgili olan bir Nûrânî Zât’ın (s.a.) Kur’anî irşadına ve muallimliğine ihtiyacı var.
Bizim yani ümmet-i Muhammed’in ise başka kapılarda medet aramaya, başka sofralarda rızık aramaya, başka çeşmelerde susuzluğumuzu gidermeye değil, Âlemlerin Rabbinin Âlemlere Rahmet olarak gönderdiği Sevgili Efendimizin sünnet-i seniyyesine, hayat tarzına, Muhammedî Nûr’a ve bunun haricindeki alışkanlık ve tavırlarımızı hayatımızdan ihraç edebilecek bir cesarete ihtiyacımız var.
Zira “Bugün sizin için dininizi tamamladım.” (Maide Suresi, 3) mealindeki ayet-i kerimenin nazil olması ile yani Şeriat-ı Garra’nın kaideleri ve sünnet-i seniyyenin düsturları tamam ve kemâlini bulduktan sonra dine sokulan, yeniden ihdas edilen şeyler demek olan nebevî hayat tarzını imha ve ifsat ettikleri için merduttur. Sünnetlerin imha edilip yerlerine bidatların ikame edilmesi, dinin yaşanabilir kısmını mümkün olduğunca sınırlandırmak gayesine matuf bir hareket. Yani hayattan dini ihraç etmenin ilk hamlesi veya İslâm medeniyeti yerine batı medeniyetinin ithal edilmek istenmesinin şeytanî altyapısı. Sünnetlere dil uzatmak en az İslâm Aleminde büyük bir öfke ve kızgınlığa sebep olan Batı’da yayınlanan çirkin karikatürler kadar hakaretâmiz ve çirkindir.
Sünnet-i seniyyenin ‘şeair’ dediğimiz bir nevi “içtimai ubudiyet” (veya cemiyet ibadeti) hükmündeki İslâmiyet’in alametleri olan ezan, Kur’an harfleri, sarık, cemaatle namaz ve bunlar gibi sünnetlerin ortadan kaldırılma teşebbüsleri ise bu şeni’ hamlenin en şiddetli ve toplum vicdanını ifsat eden boyutlardaki kısımları. Toplumsal vicdanın bozulması ise İslâm cemiyetinin ölümü demektir. Çünkü İslâm cemiyetinin macunu, âb-ı hayatı ve farklı hususiyetlerdeki insanları birleştirebilecek tek ortak paydası nebevî hayat tarzının vahye dayanan prensipleridir.
Sözü noktalamak salavatla olur; biz dahi kalemimizi salat ile ve kelamımızı selam ile bağlayalım: Ezel sabahından mahşer gününe kadar Muhammed’in gönül çekici varlığına salavat olsun. Milyon salat, milyon selam sana olsun, ey Allah’ın Resulü! Hz. Peygamber’in gül yüzüne salavat getirmek, ölünceye kadar bana farz-ı ayn olsun. Milyon salat, milyon selam sana olsun ey Allah’ın vahyinin emîri! Tevhîd’in Konuşan Delili! Cennet Bahçesi’nin Andelib-i Zişânı!
Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e, onun âl ve ashabına ağaçların yaprakları, denizlerin dalgaları ve yağmurların damlaları sayısınca salat, selam ve bereketler ihsan eyle!
Ali Cihangir İşbilir
Kültür dergisi, Sayı: 3



