Kültür - Sanat

Âkil isen her şeyin mânâsına meylet

A.Haluk Dursun hoca merhum, “Gençlerde ne yok”, “Gençlerde ne olmalı” başlıklı yazısında; “Barajlardaki su seviyesini, buğday rekoltesini, fındık taban fiyatlarını, bu sene gelen turist sayısını, en çok hangi filmin izlendiğini, en fazla hangi kitabın sattığını, hangi müzenin gezildiğini, arkeolojik kazılarda neler bulunduğunu, nerenin nesinin meşhur olduğunu merak edin” diyordu. Daha bunları çoğaltabiliriz mesela bir üniversite talebesine sorsak; Hangi köşe yazarını takip ettiğiniz, tavsiye edeceğiniz bir kitap, en son ne okuduğunuz, İpekböcekçiliği nasıl bir şeydir, İstanbul Türkçesi ne demektir, Niyazi Mısri nerelidir? İbn’ül Arabi’nin kabri nerededir?

Haluk hoca “Aman ne olacaksanız olun sakın; “sıradan ve sürüden” olmayın! diyerek hitama erdiriyordu yazısını. Hz. Yunus; “Yok yere geçirdim günü ah nideyim ömrüm seni / Seninle olmadım ganî âh nideyim ömrüm seni” diyor. Bizim gençlerimizin de en verimli çağında, sıradan sürüden bilgilerle geçen zamanı heder oluyor gibi. Merhum Cemil Meriç de Aydın olan maruz kalmaz, tercih eder” “Aydınların aydınlatamadığı halkı, soytarılar aldatır” diyor. Yazının başlığı olan Âkil isen her şeyin mânâsına meylet” cümlesini Kilisli Rıfat Bilge’nin tercüme ettiği Bostan ve Gülistan’dan aldık.

Kolaycılık, yüzeysellik modern çağın hastalığı haline geldi. Nasıl olsa sosyal medyada kaynağı belli olmayan, gençlerimizi klişe dediğimiz sürüye katacak bilgiler var. Önümüze gelen bir bilginin bir haberin arka planını, derinliğini anlamaya çalışmayan meraksız gençlere çok rastlıyoruz. Ne söylesen “aynen” diyorlar, aşık olmayı bilmiyorlar, nerede kaldı Aslı ile Kerem? Şunu okuyun bunu dinleyin, şu şiiri ezberleyin deyince de “sınavlarımız var vaktimiz yok” diyorlar. Cumhurbaşkanlığımızca ödül verilen sanat ve edebiyat üstatlarının dahi, sadece adını duymuştuk diyorlar.

Süleyman Çobanoğlu’nun en son çıkan Kök Ekin kitabında da buna benzer serzenişlere de rastladık:

“Türkiye gibi bir ülke, kısa devre yapması an meselesi olan böylesi bir olumsuz enerjiyle yaşamını daha fazla sürdüremez. Bu noktadan dönemezsek toplumumuza yön verecek bileşenleri yeniden tanımlayıp üretemezsek, Türkiye’yi ateşe yakın tutmuş olacağız. Sürüler, bir çoban, onun kavalı, köpeği ve eşeğiyle yönetilebilir. Oysa toplumlar, uluslar, kendi varlığını sürekli kılacak ve kendisini savunacak yapılar kurmak zorundadır” 

“Kendisini savunacak yapılar. En çok da kendisine karşı.”Kapitol’u kazlar bekler,” demişti Cemil Meriç. Beklenmeyen, korunmayan ve savunulmayan bir kapitol, işgal edilmiş bir arsadan başka nitelik taşımaz; bir ülke de öyle. Doğruyu söyleyecek, doğruya çağıracak, yanlışın yanlış olduğunu anlatacak, bilim ve bilgiye dayanan, kurallı yasalı, donanımlı ve yetkin kümeler. Aksi durumda, ne çobanın insafı ne birbirine sokulmuş yere bakan koyunların rahatlık ve tatmin duygusu boynumuzu bıçaktan kurtarabilir. Çünkü ulus, herşeyden önce, kendisine bir yön çizme ve başkasının gösterdiği yönü reddetme yeteneğine sahip toplumdur. Türkiye güdülemez, güdülürse ona artık Türkiye denemez”

Kitabı elimize alıp şöyle bir içindekiler kısmının başlıklarına bakalım dedik. Başlıklar da ilgi çekici; Dede Korkut: Ejderhayı Öldürmek Üzerine, Kaşgarlı Mahmut: Düşünce Düşünenler ya da Bitimsiz Sözlük, Nasrettin Hoca: Çölde Homolongoloslar ya da Eşeğe Ters Binmek Üzerine, Köroğlu: Kırat’ın Ayağı, Kırmızı Halı ya da Bir Edebiyat Yaratmak Üzerine, Bağışla Geç Günahından, Kara Oğuz ve Hacivat’ın Sevgili Köpeği, Bir Neo- Osmanlı Arketipi: Halet Efendi…

***

Gökgörmedik başlıklı hoş bir yazısından biraz perdeyi aralayalım:

“Türkçede “gök” derseniz “kök” de demiş olursunuz. Ne “sema”da, ne “sky”  da, ne “asman” da bu genlik bu genişlik, bu derinlik vardır. Tanrısal gök.

Göğe çıkmak için Farisi’nin “nerdüvan”ını alıp merdiven edeli beri, “gök”e yeterince yükselemiyoruz gibi. “Erçin” dermişiz merdivene, erdiren, erçin. Yazınımızda, söylencemizde en sevdiğimiz kuşlardan birine “göğerçin” demişiz örneğin: Güvercin. Göğe eren, göğe çıkan/çıkartan, bir tür aracı, elçi. İşte şimdi Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu toprağına neden bir güvercin olarak konduğunu, Azrail’in Deli Dumrul’a neden bir güvercin olarak göründüğünü kavradık. Göğe bakan Türk, göğe ağan göğerçini hep çok sevdi. Muştunun kuşu.”

Korkulası kuşlardan çoğu beni yemedi

Ben çünkü hiç kirazın en irisi olmadım

*

Gittim tenim bitinde, gövdem otundan emin

Orlarda neler gördüm bildirisi olmadım

*

Hatta durmuş beklerdi tam onsekiz Süleyman,

Ben Tanrı’nın izniyle hiçbirisi olmadım              (hüdayinabit)                       

Çobanoğlu’nun bu kitapta, “Bağışla Geç Günahından” başlıklı yazısı da bizi Cenab-ı Yunus’a götürüyor;

Ey beni dervîş bilen nem ola dervîş benim

Dervîşlik yaylasında hareketim kış benim

*

Dervîş adın edindim dervîş donun donandım

Yola bakdım utandım hep işim yanlış benim

*

Hırkam tâcım gözlerim fâsid işler işlerim

Her yanımdan gizlerim binbir fâsid iş benim

*

Yoldan haber sorarlar eydürem inanırlar

Kalbim sâfî sanırlar vay ne düşvâr iş benim

*

İçerime bakarsan buçuk pulluk nesne yok

Taşramın kavgasından âlemler dolmuş benim

*

Yûnus eydür yârenler ey gerçeğim erenler

Bu yolda olan hâller Allah’a kalmış benim

“Yer ve gök, kurt ve kuş Yunus’u dinliyor. Biz, bize kalan sayfalarını okuyoruz Yunus’un; onlar suya verilmiş, yele salınmış sayfalarını.

O ilahi anda, yarı aralık iki çift yaşlı gözde hem o saygılı ürpermeyi hem de gururlu bir sahiplik duygusunu seyrediyorum. O gözlerin söylediği şey çok açık: “Yunus bizimdir. Ve değil mi ki Yunus bizimdir, şu yalan dünyaya en büyük armağanı biz vermiş, görklü Tanrı’ya en içten biz yakarmışızdır. Yoksuluz; mürekkep yalamamış, mektep medrese görmemiş, kente inmemiş, çokluk içinde olmamışız. Ama değil mi ki Yunus bizimdir, şu kara yeryüzünde bizden varsılı yoktur!” Dağ başında bitmiş olmak eksiklik midir? Veysel’in dediği gibi “Benden âlâ çiçek var mı?!”

*** 

Karacaoğlan der ki yârin yâr ise

Ağyâr ile muhabbeti yoğ ise

*

Atım sende küheylanlık var ise

Gece yâr koynunda yatalım atım…

“Derler ki Köroğlu’nun babası Yusuf, Kırat’ı eğitirken, Ruşen Ali’ye bütün avluyu iyice sulamasını buyurmuş. Çamur balçık olana kadar hem de. Kırat tavlasından çıkarılıp avluda koşturulmuş. Günlerce tekrarlanmış bu eğitim. Seyis Yusuf her defasında Kırat’ın ayaklarına ne kadar çamur bulaştığını ince ince sormuş oğluna. İğne ucu kadar çamur bulaşığı olsa, tayı ahıra geri yollamış. Nihayet bir gün gelmiş, Köroğlu o çamur denizine dönmüş avluda dörtnala koşan Kırat’ın ayağında hiç çamur görmemiş. Bunu duyan Yusuf, o saat yargısını vermiş: “Tamamdır Ruşen Ali, bu artık senin atın Kırat’tır.

Kırat’ın ayakları yere değmedi çünkü o “doğaüstü” bir attı. Kırat öyle seçkin, öyle soylu, öyle başkaydı ki yere ait olamazdı.

Başında bekleyecek

Öldüğünde sen atın

Küt küt toynak sesleri

Olmadığı dek yakın

*

Ve terinin kokusu

Erlik, dirlik, güzellik

Öldüğünde sen atın

Alnında bir üzerlik

*

Süslenmiş, semizlenmiş

Hazır göğe ağmaya

Kız zülfünden iki tel

Anadan ekşi maya       (tamgalar)

Şair, nasir, gamgüsar Çobanoğlu’nun “Bir Ahenk Edelim” adlı şiiri de ezberlemeye değer:

Bir âhenk edelim ey amcazâde

Dünyayı bu gece sâki diye yaz

Uzun dağlar olsun boynu kirazlı

Bahsetmiş ruhsatı fakî diye yaz

Çalıp söyleyelim hay paldır küldür

Hesaba kuvvet ki dünya üç gündür

İçmesiz zifafsız acip düğündür

Haktan gayrı var mı bâkî diye yaz

Metelik vermeyip işbu faniye

Hürmet et kalbinde susan sabîye

Fil girse affet de züccaciyeye

Kuş gönlü kıranı şakî diye yaz

Süleyman Çobanoğlu kültür havzası nöbetini eserleriyle, filmleriyle tutuyor adeta. Şair, yazar, senarist, program yapımcısı ve hatta oyuncu olarak da tanıyoruz. Kılıç Günü, Sakarya Fırat, Kızıl Elma, Savaşçı, Dokuz Oğuz… dizilerinin senaristi. Hüdayinabit, Tamgalar, Şiirler Çağla, Yobazlığa övgü, Aşk ile Hain Kardeş adlı eserleri var. 

Tamgalar adlı kitabında balık, tarlakuşu, at, köpek, koyun, kaz, geyik, kedi başlıklı şiirleri de var. Salavatla okuduğumuz Kedi başlıklı şiirini de iktibas ediyoruz:

KEDİ

Derler ki; Peygamber secdegâhına

Bir zehirli yılan ağdı da durdu

Tevekkül eyledi Fahr-i Kâinat

Gün eğilir gibi rükua vardı

Ansızın bir kedi kutlu pâyine

Sürünerek geçti gözü yılanda

Şimşekçe atıldı hiç tereddütsüz

Yılanı kaptı da gitti bir anda

Selamı verdikte Allah elçisi

Seyredip hayvanın hulk u huyunu

Mübarek eliyle sığazladılar

Muzaffer kedinin ipek tüyünü

Buyurdu: ey mahluk Hak Tâ’la sana

Çocuktan maada keder vermesin

Asaletin sürsün gitsin dibelek

Elim değen sırtın yere gelmesin!

Genç ve ilginç yazarlarımızdan Ömer Faruk Dönmez hocanın da sitayişle bahsettiği Süleyman Çobanoğlu’na; kuş gönlü kıranların azalmasına, ülkemizde ahenk ve huzurun artmasına, gayretlerinin devamı temennisiyle şükranlar sunar, daha pek çok güzide eserler vermesini ümit ve arzu ederiz.

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
All Pages